Erdal Çil

Tarih: 29.11.2025 18:03

KALEM DUR DERSE

Facebook Twitter Linked-in

Kendisinden razı olduğum eşyalarımın başında gelir kalemim ancak bu sefer belki de ilk defa direndi. Yazmayalım, dur dedi. İfade edemememden, cümlelerimin yetersiz kalabileceğinden, isimleri eksik bırakabileceğimden bahsederek elimde durmak istemedi. İlk defa olunca ben de bıraktım, anlamaya çalıştım. Zaten bütün iş de bunda saklı değil miydi? Anlamaya çalışmak!

Epeydir onsuz kalmamış, onsuz düşünmemiştim. Zorlanmadım değil ama en çok da zihnimde uçuşan kelebeklerden rahatsız oldum. Daha çok uçuşuyorlar, sağa sola çarpıp duruyorlardı. Yazmamam onların bir çeşit hapis kalması gibi olmuştu. Bu sefer de kalem duramadı yerinde.

Özür dileyerek başla dedi. Sonra evvela görevi başında şehit olanlara rahmetle, yakınlarına sabırla başla diyerek hatırlatmasını yaptı.

Canım kalemim! Senden nasıl razı olmam ki?

Evet öncelikle bu hafta veya 24 Kasım olduğu için yazmıyorum. Bu yüce mesleğe gerçekten kendini adamış o yüce gönüllü insanları bu kadar yazı içinde, bu kadar yoğun gündem içinde unutmayalım; vefamızın ebedi olduğunu belirtmek için yazalım istedim.

Evden adımlarımı ilk attığım zamandan beri hayatıma girmiş, şekillendirmiş, dokunmuş o kadar öğretmenlerim oldu ki…Gerçekten isim isim yıllar geçse de hiç unutmadığım, unutamayacağım öğretmenlerim. İlkokul öğretmenimin yerinin sizde de olduğu gibi bendeki yeri de çok farklı. Sonra farklı derslere giren farklı öğretmenlerle geçen yıllar ve burada da unutulmaz isimler. Resim ödevini yapmış okula getirmiştim ancak henüz derse girmeden oyun sırasında itişip kakışmalarımızdan yapmış olduğum resim zarar görüp yırtılmış ve öğretmenime sunamamıştım. Sınıfta tek ödevini getirmeyen olmuş, herkesin gözü önünde yediğim azardan dolayı bir sonraki tarih dersine bile tam anlamıyla dikkatimi verememiştim. Tarih hocamız sert mizaçlı ve sınıfta herkesin korktuğu bir hoca olmasına rağmen benim derse giremeyip, ilgisiz kalmamın farkına varan Ali Fuat Hoca ders sırasında yanıma gelip ayağa kaldırmış ve yıllardır hiç unutmadığım şu sözlerle diriltmişti beni. “Dersimiz tarih ve tarih, düştüğü yerden kalkan kahramanlarla dolu. Neden canının sıkıldığını sormayacağım ama ayağa kalkmasını bil.”

Henüz orta birinci sınıftaydım ve o mesleğinin son yıllarındaki Ali Fuat Hoca sayesinde ayağa kalktım, onun sayesinde özellikle tarih derslerini sevdiğim gibi tarihe olan ilgim de artmıştı. Sonra İstanbul şivesi konuşmaları ve zarafetiyle Türkçe hocası Sema Hanım, Matematikçi Nezaket Hanım, coğrafyacı Nuri Hoca, Almancacı Güler Hoca derken birdenbire renklerin kararıp siyah beyaza dönüştüğü lise yıllarım. Artık bir derslerini veren, derslerini anlatan hocalarımız vardı bir de savundukları ideolojileri bizi dayatmaya çalışan hocalarımız. Bu ikinci gruptakilere hoca demek ne kadar doğru bilmiyorum ama bizlerde aradıkları artık derslerine gösterdiğimiz ilgi değil, fikirlerine gösterdiğimiz ilgiydi. Fikirlerine yakın olanlara yaptıkları sınavların soru ve cevaplarını bile verdikleri yetmezmiş gibi kendilerinden olmayanlara ötekileştirmenin ne olduğunu bize ilk onlar çok acı tecrübelerle öğretmişlerdi. İyi ve kötü öğretmen tanımlamasını ilk, lise yıllarında kullanır olmuştuk ve sonrasında da hep kötü örnekleri olsa da iyi ve saygı duyduğumuz hocalar da hiç eksilmemişti hayatımızdan.

Sonra zorunlu eğitimlerimizi tamamlayıp sosyal hayatın içine daldığımız yıllarda, çevremde hep iyi öğretmenlerimin olmasına elimden geldiğince dikkat ettim. Sürekli öğrenmek, dinlemek ve okumak artık hayatımın en önemli parçası olmuştu. İyi öğretmenler, iyi öğrenen; öğrendiklerini en iyi şekilde ve paylaşmanın ulviliğine inanarak yapanlardı. Hizmette sınır tanımayan, verme işini mesai saatleriyle sınırlamayan, anlattıkları gibi yazmaya da vakit ayırabilen, öğrendikleri, öğrettikleri gibi yaşayıp güzel yaşamayı içselleştirmeyi başarabilen, izden gitmekten ziyade iz açabilen, öğretme işini sadece soru çözmeyle sınırlamayıp, sorun çözebilme yeteneği de kazandıran sayısız öğretmen girdi hayatıma. Adları Osman’dı, Namık’tı, İsmail’di, Ziya’ ydı, Serap’tı, Gülayşe’ydi, Aysun’du, Mustafa’ydı, Hasan’dı. Sebahat, Yılmaz, Ülkü, Kenan, Celile, Nail, Münevver, Tahir, Emine, Şerife, Adnan, Bülent, Ali, Nebahat, İdris ve başta yaptığım özre sadık kalarak isimlerini sayamayacağım niceleri.

Hayatım biraz olsun renklendiyse ve tat alabiliyorsam hayattan, biraz da onlar yüzündendir. Bu kadar öğrenip bu kadar dertlenmeme sebep de onlar olsalar bile ayakta kalmamın sebebi de büyük ölçüde onlar. Dünyanın mutluluk aranan bir yerden ziyade bir imtihan yeri olduğundan hareketle derdimi, derdi olanları hep sevdiğim gibi derdi ülke, derdi insanlık olan öğretmenleri de hep sevdim ve seveceğim.    

Hayatınızda öğretmenleriniz hep olsun. Öğrenmekten bıkmayın, yorulmayın. Zira ölüm, yaşlanınca değil, öğrenmeyi bırakınca başlıyor.

Üzerimde emeği olan, bugün halen yanımda olup bana öğretmekten yılmayan, tanımasam bile ülkemin ışıldamasına katkı sağlayan bütün öğretmenlerimi saygıyla selamlıyor, ellerinden hürmetle öpüyorum.

                                                                                                                                    Erdal ÇİL


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —