Ramazan Selçuk

Tarih: 06.07.2025 02:50

Ahmet Davutoğlu’nun Yunanistan’da Ne İşi Var?

Facebook Twitter Linked-in

Bir uluslararası ilişkiler talebesi olarak, Ahmet Davutoğlu’nun geçtiğimiz günlerde Atina’da gerçekleşen ‘Economist Impact Zirvesi’ndeki İngilizce konuşmasını kelime kelime, cümle cümle çevirmeye çalıştım. Her satırı tekrar tekrar okudum. Onu sadece ne söylediğiyle değil, nasıl söylediğiyle, neyi ima ettiğiyle, hangi fikri evrenden seslendiğiyle de anlamaya çalıştım. Çünkü bu konuşmanın yalnızca kısa vadeli bir siyasetçinin güncel meseleler hakkındaki görüşleri değil; bir entelektüelin, bir tarihçinin ve bir sivil vicdanın çağımıza dair tanıklığı olduğuna inanıyorum.

Davutoğlu’nun konuşması, her şeyden önce yerle bir olan bir dünyada hala ayakta durmaya çalışan normatif bir duruşun izlerini taşıyor. Bu konuşmada uluslararası ilişkilerin krizinden, Türk-Yunan ilişkilerine; Gazze’deki insanlık dramından Avrupa’nın ahlaki liderlik boşluğuna kadar uzanan geniş bir anlatı haritası var. Fakat bu harita sadece olaylara değil, o olayların gerisinde yatan ilkelere, değerlere, zihniyet yapılarına dokunuyor. En çok da, kaybolmuş bir küresel etik zeminin yeniden inşa edilip edilemeyeceği sorusu etrafında şekilleniyor.

Konuşmanın daha ilk cümlelerinde Davutoğlu’nun kavramsal bir çerçeve kurduğunu görüyoruz. “Bölge izole bir yer değildir” diyor. “Bölge, küresel çevrenin yukarıdan, ulusal çevrenin aşağıdan bir uzantısıdır.” Bu cümle, klasik realizmin ya da konvansiyonel jeopolitiğin sınırlarını aşan bir bölgesel tahayyül öneriyor. Ulusal, bölgesel ve küresel düzeyler birbirinden bağımsız değil; birbiriyle kesişen, birbirine değen, birbirini etkileyen boyutlar. Bu, özellikle Orta Doğu gibi her yerel çatışmanın küresel sonuçlar doğurduğu bir coğrafyada son derece isabetli bir tespit.

Davutoğlu’nun konuşmasındaki en kritik teorik ayrım, “polemikçi taktikçiler” ile “vizyoner stratejistler” arasındaki fark üzerine kurulu. Bu ayrım salt kişilik farkı değil; siyaset anlayışının, liderlik felsefesinin, hatta zaman algısının farkı. Polemikçi taktikçi bugünü kazanır ama yarını kaybeder; vizyoner stratejist belki bugünü kaybeder ama tarihi, geleceği kazanır. Bu yaklaşım, liderliği seçmen memnuniyetine indirgemeyen, geleceğin hakemliğine önem veren bir siyasal ahlak önerisidir. Ki bu ahlak, konuşmanın bütününe sinmiş bir ana damar gibi okunabilir.

Normlar sistemine dair yaptığı analiz ise hayli çarpıcıdır. Davutoğlu’na göre bugün dünyada üç unsur -ortak ilkeler/normlar, kurumsal yapılar ve bilge liderlik- ciddi biçimde zayıflamış durumdadır. Oysa bu üç unsur, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal uluslararası düzenin temel sütunlarıydı. Davutoğlu bu düzene eleştirel bir noktadan değil, o düzenin çöküşüne adeta yas tutan bir noktadan yaklaşıyor. Onun temel meselesi, insanlığın evrensel değerlerini temsil eden kurumsal yapıların çöküşüdür. Ve bu çöküş en açık biçimde Gazze’de yaşanan soykırım trajedisiyle ortaya çıkmaktadır.

Konuşmanın belki de en dramatik bölümü, Gazze’ye dair söyledikleriyle örülüyor. Davutoğlu burada sadece siyasi bir pozisyon almıyor; açık bir insanlık çağrısı da yapıyor. İsrail eski Savunma Bakanının “insan hayvanlarla savaşıyoruz” ifadesine dikkat çekerek, meselenin bir dinler ya da halklar çatışması değil, insanlık onurunun yok sayılması olduğunu vurguluyor. “Gazze bir Filistin meselesi değildir!” diyor. “Gazze, insanlığın vicdan testidir.” Buradaki “eşit insan” vurgusu, sadece Orta Doğu’daki taraflar için değil, dünya kamuoyu için de geçerli. Barışın önkoşulu, ötekinin insanlığını tanımaktır. Aksi takdirde hiçbir diplomatik süreç kalıcı barış üretemez.

İran nükleer programı meselesine dair söyledikleri ise stratejik vizyon ile insani kaygıyı nasıl birleştirdiğinin bir örneği. 2010’daki arabuluculuk girişimini hatırlatırken, Türkiye’nin bölgede sadece bir aktör değil, aynı zamanda bir denge unsuru olarak hareket etme kapasitesine işaret ediyor. Fakat esas dikkat çekici olan, bu örneği ABD’nin tek taraflı müdahale anlayışına karşı eleştiri olarak kullanmasıdır. “Eğer siz bir müttefikiniz olan Türkiye’yi haberdar etmeden İran’daki nükleer tesise saldırırsanız, bu sadece bir güvenlik açığı değil, aynı zamanda müttefiklik hukukunun da ihlalidir.” İşte bu cümle, günümüz NATO yapısının sadece askeri değil, ahlaki meşruiyet sorunu yaşadığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyar.

Bu noktadan sonra konuşmanın odak noktası, Türk-Yunan ilişkilerine kayıyor. Davutoğlu burada özellikle 2010-2013 arasındaki ortak kabine toplantıları, imzalanan 47 anlaşma ve “komşularla sıfır sorun” doktrini üzerinden geçmiş deneyimlere referans veriyor. Bu referansların amacı nostaljik bir özlem değil; geleceğe dair bir umut önerisi. “İki yılda 47 anlaşma imzaladık, oysa 90 yılda sadece 35 anlaşma yapılmıştı” derken, iş birliğinin mümkünlüğüne dikkat çekiyor. Bu “mümkünlük” vurgusu önemli. Çünkü Davutoğlu, Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan her krizin alternatifsiz olmadığını savunuyor. İki tarafın da “ulusal pozisyonları” yüksek sesle tekrar etmek yerine empati ve diyalogla sorunları çözebileceğini öne sürüyor.

Davutoğlu’nun, 12 mil meselesi ve Kıbrıs sorunu gibi tartışmalı başlıklarda da diplomatik üslubunu koruyarak açık pozisyon alması dikkat çekici. Bir yandan “Yunanistan’ın 12 mil talebi uygulanırsa, bir Türk gemisi İstanbul’dan İzmir’e bile gidemez” diyerek Türkiye’nin endişelerini dile getiriyor; öte yandan “Yunanistan talebini askıya alır ve tekrar değerlendirmeye tabi tutarsa, Türkiye de casus belli (savaş nedeni) kararını gözden geçirir” diyerek somut çözüm önerisi sunuyor. Bu, çatışma yerine müzakereyi öneren, karşı tarafın da çıkarlarını gözeten bir diplomasinin örneğidir.

Konuşmanın Avrupa’ya ilişkin bölümü ise, bir “liderlik boşluğu” analizidir. Davutoğlu, bugünün Avrupa’sının yalnızca teknik bir birlik değil, ahlaki bir pusula olması gerektiğini savunuyor. Özellikle ABD’nin tahmin edilemez politikaları karşısında Avrupa’nın “normatif merkez” rolünü üstlenmesi gerektiğini öne sürüyor. Bu çağrı, sadece AB kurumlarına değil; Avrupa’nın entelektüel ve siyasal geleneğine yönelik bir hatırlatmadır. Davutoğlu’na göre Avrupa, 20. yüzyılın ikinci yarısında demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi değerlerin taşıyıcısıydı.

Konuşmanın sonunda ise esaslı bir ilkeler seti sunuluyor: istikrar, öngörülebilirlik ve kapsayıcılık. Bu üç kavram, Davutoğlu’nun tüm konuşması boyunca savunduğu “normatif siyaset” vizyonunun tabiri caizse anahtar kelimeleridir. Tahmin edilemezliğe karşı öngörülebilirlik, dışlayıcılığa karşı kapsayıcılık, kargaşaya karşı istikrar… Bu üçü, yalnızca dış politika ilkesi değil; aynı zamanda bir siyasal medeniyet vizyonudur. “Gazze’de binlerce yıldır yaşayan insanlara ‘orayı tatil köyü yapacağız, çıkın gidin’ diyemezsiniz” derken sadece bir politikayı değil, o politikanın ardındaki insanlık dışı zihniyeti hedef alır. Bu yönüyle konuşma, normatif bir vicdan çağrısı niteliği taşımaktadır.

Sonuç olarak, Ahmet Davutoğlu’nun Atina’daki konuşması, bugünün küresel krizlerine karşı geliştirilmiş kapsamlı bir siyasal ve etik vizyon önerisidir. Konuşmanın gücü, sadece içerdiği somut çözüm önerilerinde değil; aynı zamanda ahlaki tutarlılığında, entelektüel derinliğinde ve insani samimiyetindedir. Bir yüksek lisans talebesi olarak bu konuşmayı kelime kelime analiz ederken şunu fark ettim: Uluslararası ilişkiler sadece güç oyunlarından ibaret değildir. Aynı zamanda bir değerler mücadelesidir. Davutoğlu’nun önerdiği vizyon, bu mücadelede insanlığı önceleyen, normları yeniden inşa etmeye çalışan bir yaklaşımı temsil ediyor.

Bu konuşma belki de hiçbir somut politik sonucu doğurmayacak. Belki medya gündeminde olması gerektiği kadar yer almayacak. Ama bu konuşma, kendi içinde tutarlı, kendi içinde ahlaki, kendi içinde tarihsel bir duruştur. Ve tam da bu nedenle, gelecek kuşaklar için anlamlı bir iz bırakacaktır. Çünkü bazen sözün gücü, etkisinden değil, ‘içtenliğinden’ gelir. Davutoğlu bu konuşmasında yalnızca bir lider değil, bir tanık, bir arabulucu, bir insan olarak konuşmuştur. Ve belki de insanlık tam da böyle seslere, böyle zihinlere, böyle vicdanlara bugün her zamankinden daha fazla muhtaçtır.

Bu yüzdendir ki Ahmet Davutoğlu’nun bu gibi toplantıların olduğu yerlerde çok işi var. İçimizden iyiliğe çağıran, sağduyuyu öğütleyen kimselerin bulunması çok önemli. Eminim ki hariciyemiz de bu gibi toplantıları dikkatle ve rikkatle takip ediyordur.

 

ramazanslcuk@gmail.com


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —