Bir zamanlar dünya ölçeğinde dış gelişmeler yaşanırken, Türkiye'de ise 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ekseni doğrultusunda pek suya sabuna dokunulmayan içe kapanık bir dış politika izlenmiştir hep. Hatta bu politikaya destekliyecek suni uluşçuluk faaliyetleride bu işin tuzu ve biberi olmuştur.
Malum bir zamanlar izlenen ulusçu-ulusal politikalarla içte ve dışta barış rüzgârları esti mi dersiniz? Ne mümkün, ulusalcılığın slogancılıktan öte içi boş bir balon olduğu ortaya çıkıp ülkemiz etnik, mezhebi, meşrebi ve ideolojik kavgalara sahne oldu. Oysaki ulusalcılık tabanın sesine kulak vermeyi gerektirirdi. Ama gel gör ki; bizde tam tersi bir uygulamayla tavanın sesine kulak vermek ulusalcılık olarak addedilmiştir hep. Peki, tavanın sesine kulak verildi de ne oldu, çağdaşlık kılıfı altında halka dayatılan elbise bir türlü dikiş tutmadı. Hem nasıl dikiş tutsun ki, bir kere insanımıza giydirilmeye çalışılan elbisenin dar geldiği o kadar kendini belli etmişti ki, 2002 sonrası hükümetin bir umutla kardeşlik projesi adı altında yürüttüğü onca çözüm çabaları bile bu dikiş tutamaması yüzünden bir anda çözüm süreci gümbürtüye gidiverdi. Hakeza birilerinin ‘Milli Birlik Kardeşlik Projeleri’nden çok fena halde canı sıkılmış oldukları o kadar net açıktı ki, “Madem sizler Batıdan ithal ettiğimiz elbiseyi giymek istemiyorsunuz, o halde bizde sizin yerli kardeşlik projesine yönelik elbiseleri giydirmeyiz” türünden bir mesajla çözüm sürecini baltalamak için ellerinden gelen tüm kozları oynamaktan geri durmadılar. Örnek mi? İşte Gezi kalkışması, İşte 17-25 Aralık Paralel Devlet Darbe Girişimi rezaleti, İşte 2015 Kasım seçimleri öncesinde gerçekleşen Suruç katliamı, İşte Ankara Tren Garı canlı bomba hadiseleri bunun en can alıcı örneklerini teşkil etmekte zaten. Hem kaldı ki Türkiye’de ne zaman etnik meseleleri çözme noktasında bir irade ortaya konulmaya kalkışılsa bir bakıyorsun çözüm süreci bir şekilde bu tür hadiselerle bir anda rafa kalkabiliyor. Keza icabında buzdolabında beklemeye de alınabiliyor. Dış ve iç mihraklar şunu çok iyi biliyorlar ki, bu doğurgan topraklarda yeniden kardeşlik projesi neşet bulduğunda Özal’ın muştuladığı o “21. yüzyıl Türk asrı olacak” sözü bir hayal değil tam tamına hakikatin tâ kendisi olacaktır. Dolayısıyla iç ve dış mihraklar bizim asla ve kat’a iri ve diri olmamızı istemezler.
Peki ya, şu dış mihrakların kendileri aralarındaki ilişkileri hangi düzlemde ilerlemekte? Bu soruya cevaben ‘Al gülüm ver gülüm’ çerçevesinde devam eden bir ilişki düzeninin varlığı söz konusudur dersek yeridir. Bakmayın siz onların öyle, Hiristiyan ittifakı bir görünüm vermelerine, kazın ayağı hiçte öyle değil, habire Ortadoğu bölgesinde pastadan pay alabilmek uğruna birbirleri arasında çıkar çatışması içerisine girmiş durumdalardır. Her ne kadar bu kıyasıya rekabet içerisinde kendi aralarında yaşanan çıkar kavgalarını pek dışa yansıtmasalar da uluslararası arenadaki yoğun diplomasi trafiğinden bunu anlamak pekâlâ mümkün. İlginçtir kendi aralarında cereyan eden bu çıkar kavgaları içerisinde nasıl oluyorsa bu arada Türkiye’ye de zaman ayırıp bizim içinde kendi kendilerine rol biçip bunun adı: asla kendi haline bırakılmaması, daima gözönünde ve mercek altında tutulması gereken bir formatta kalması rolüdür. Besbelli ki, Türkiye’nin bu formatta kalmasında karar kılınması kendi etkin gücünden dolayı değil, bilakis engin tarihi birikimiyle Ortadoğu’da tek potansiyel denge unsuru bir ülke olma özelliğinin yanı sıra aynı zamanda stratejik geçiş yolları üzerinde köprü konumunda bir ülke olmamızdır. Nitekim böylesi bir engin tarihi birikime, jeopolitik ve stratejik öneme haiz böylesi cennet vatan ülkemizin uluslararası arenada hiçbir zaman es geçilecek bir ülke olmayacağı çok açık. İşte bu gerçeklerden hareketle Ortadoğu’ya saldıkları istihbarat ağları vasıtasıyla kendi aralarında ki rekabetlerinde tek mutabık kaldıkları ortak payda: Türkiye üzerinden gerçekleşecek bir takım hesap ve çıkar ilişkisidir. Derken kendi aralarında seyreden çıkar ilişkisine dayalı kurguladıkları düzeni korumak adına zaman zaman bize ayağınızı denk alın dercesine “ülkenizde terör çıkarırız” tehdidiyle gözdağı verip ayar çekebiliyorlar da. Bakmayın siz öyle NATO’da müttefik devlet oluşumuza, asıl bakmamız gereken husus terör hadiselerinin arka planında hangi çıkar ilişkiler ağıyla üzerimizde ne gibi dolapların çevrildiği noktasına odaklanmamız çok mühim bir husustur.
Hele ki şöyle 90’lı yıllara uzanıp o günlerin genel fotoğrafına bir baktığımızda ülkemiz o günden bugüne sadece ekonomik pazar kavgası veren ülkelerin güç gösterisi rekabetine sahne olmamış, ayrıca PKK terör örgütüyle de başımızın ağrıtıldığına şahit olduk. Sadece başımız ağrıtılsa yine gam yemeyiz, hakkımızda PKK kartıyla adeta “al bunla oyalan ve debelen” denilmiştir adeta. Ve halen bu kovalamaca oyun devam ediyor da. Öyle ya, madem bu oyun halen devam ediyor, o halde şu an önümüzde iki kavşak noktası var; ya yeniden kardeş olup birlik ve dirliğimizin gereklerini yerine getireceğiz ya da birbirimizin kuyusunu kazıyıp terörsüz Türkiye hedefinden uzak iç meselelerimizle debelenmek olacaktır. Hiç kuşkusuz bizim tarihi tecrübemiz kardeş olmaktan yana bir tavır ortaya koymayı gerektirir.
Bakınız, Demirperde ülkeleri ne zaman ki bağımsızlıklarına kavuşup değişimin gereklerini yerine getirmekle gelişme trendine girdiler, işte o gün bugündür gerçek anlamda bağımsız ülke olduklarının farkına vardılar. Düşünsenize Macaristan bağımsız ülke konuma gelir gelmez Avrupa Birliğine girme aşamalarından mesafe kat edip üyeliği gerçekleşir de. Hele bir zamanların Nazi Almanya’sı nasıl derseniz, artık o da Naziliğin tam aksi istikametinde dünya ölçeğinde demokrasinin merkezi görünümü veren bir Almanya olmanın eşiğine gelmiş durumda. Üstelik hem Almanya hem de Japonya I. ve II. Dünya savaşlarının toz duman ağır harabeleri altından çıkmasını bilip süper güçlerle yarışır duruma gelebildiler de. Malum Osmanlı sonrası çiçeği burnunda yeni kurulan Türkiye’miz ise m I. ve II. Dünya savaşlarının toz duman ağır harabeleri altından çıkacak hamleyi yapamayınca ister istemez süper güçlerin gerisinde yerimizde sayar olduk. Maalesef ülkemizin yerinde sayar olmasına neden olan ana etken unsur her on yılda bir askeri darbelerle ayar çekilir olmasıdır. O darbe yıllarını yaşayanlar çok iyi bilir ki, sürekli içte ve dışta balans ayarı çekilmeye maruz kalan Türkiye’nin ne mümkündür ki üzerindeki tüm vesayet zincirlerini kırmadan çağlar üzerinde sıçrama hamlesi yapabilmiş olsun. Dolayısıyla geçmişte birileri kalkıp da darbe dönemlerinde geri kalışımızı sırf günah keçisi olarak siyasilerin beceriksizliklerine bağlaması doğru bir tespit değil, geri kalışımızda en büyük vebal taşıyan ana etken unsur hiç kuşkusuz vesayet odaklarına bel bağlanılmasıdır.
Evet, gerçek şu ki; silahların gölgesinde yıllardır bizi yalanlarla, talanlarla, kurusıkı laflarla kandırmaya çalışarak bugünlere gelindi. Neyse ki Türkiye’de her on yılda yapılan darbelere rağmen zamanla eski Türkiye olmaktan hızla uzaklaşıp 1953 yılı itibariyle Adnan Menderes iktidarıyla kabuğunu kırıp kendi dönüşümünün ilk adımlarını atarken, tarihler 1999 yılını gösterdiğinde ise adeta kozasından yeni çıkan kelebek misali bu kez ikinci değişim ve dönüşümüne kanat çırpmış olur. Hele ki 12 Eylül 1980 askeri darbe sonrası keser döndü sap döndü misali Turgut Özal iktidara gelmesiyle birlikte içine kapanık halden dışa dönük adımlar ataraktan ülkemizin değişim ve dönüşümünü belli bir noktaya taşıyabilmiştir. Dahası Özal’ın iktidara gelmesiyle en azından nefes alacak derecede çağ atlamış olduk. Ancak ne var ki Özal sonrası değişim dönüşüm hamleleri postmodern darbelerle akamete uğratılır.Tâ ki vesayet odaklarının muhtar bile olamazsın dedikleri Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasağı kalkıp iktidara gelme şansını yakalar, işte ancak o zaman yeni bir nefes daha alır hale gelmiş olduk. İyi ki de 2002 sonrası iktidara gelen hükümetin Kopenhag kriterlerini büyük bir ustalıkla koz olarak kullanmasını iyi bildi de bu sayede yeniden değişim ve dönüşüm rüzgârlarının yeşerdiğine şahit oluverdik. Derken uzun bir aradan sonra ülkemizin ufkunu karartan bütün kara bulutların dağıtılmasının akabinde artık bundan böyle aydınlık yarınlarımızın bizim olacağına dair ümidimiz daha da artmış oldu. Hiç kuşkusuz bu ümidimizin artmasında en büyük katkı pay sahibi Tayyip Erdoğan’dan başkası değildi elbet. Nitekim hem Başbakanlığı döneminde hem de Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde Rabia işaretiyle bu ülke hepimizin diyerekten adım adım ülkemizi içe kapanık kabuğundan çıkarıp ezilenlerin gür sesi, suskun dünyanın hür sesi, gücünü milletten alan, milyonların umut ışığı, zalimlerin korkulu rüyası ve anaların duasında mazlumların sırdaşı olarak adından söz ettiren bir dünya lideri oldu da. Kelimenin tam anlamıyla böylesi gücünü milletten alan bir liderle sessiz dönüşüm denen çağın sessiz devrimi gerçekleşir bile. Ama sanmayın ki, bu söz konusu sessiz devrim bir çırpıda gerçekleşiverdi, tam aksine köprünün altında çok sular akıp nice badireler atlattıktan sonra ancak o zaman sessiz devrim dönüşümü gerçekleşebildi. Tabii bu süreç içerisinde karanlık iç ve dış güçler hiçbir zaman da boş durmadılar. Tıpkı 28 Şubat sürecinde yaşanılan illegal faaliyet içerisine giren BÇG (Batı Çalışma Grubu) vasıtasıyla postmodern darbe yapmaya kalkıştıysalar, Tayyip Erdoğan döneminde de CÇG (Cumhuriyet Çalışma Grubu), DHKP-C, PKK, DAİŞ ve Paralel İhanet Çetesi gibi grupların apart olarak kullanılmasıyla da 27 Nisan 2007 e-muhtırası, Gezi olayları, 17-25 Aralık Hükümete Darbe Girişimi ve 7 Haziran 2015 seçimlerin akabinde yeniden sahneye konan terör hadiseleriyle çözüm sürecini baltalamaya yönelik ayar çekme denemeleri hiç hız kesmemiştir. Neyse ki Tayyip Erdoğan’ın gerek Başbakanlığı döneminde gerekse Cumhurbaşkanlığı döneminde Yeni Yüzyıl Türkiye sevdası davasında kararlılık sergilemesi, Hakkın aşığı Halkın adamı bir mizaca sahip olması tüm bu oyunları bozmaya ziyadesiyle yetmiştir.
Düşünsenize Türkiye kırk yılı aşkındır PKK baş belasıyla oyalandırılıp çağlar üzerinden sıçramamızın önüne geçilmeye çalışılmıştır hep. Hele bilhassa Saddam’ın devriliş sonrası o günkü konjonktürden istifade bir takım Kürt gruplarının Kuzey Irak’ta koridor açmaya çalıştığı bilinen bir vaka. Hadi bu neyse de Kandil’den habire Türkiye’ye gözdağı verir misyon yüklenmeleri gözlerden kaçmaz da. Her ne kadar 2002 sonrası milletin büyük bir teveccühü ile iktidara gelen Tayyip Erdoğan’ın bu meselenin çözümü noktasında silahlı grupların dağdan ovaya inmeleri yönünde elinden gelen tüm çabayı gösterse de maalesef bu mesele hendek kazma hadiseleriyle birlikte akamete uğratılmıştır. Devletimiz 2025 yılı itibariyle de bu meseleyi terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda yeniden ele alıp örgütün kendini feshetmesini sağlayıp çözüme kavuşturma adımlarını atmış durumdadır.
Peki ya, 2002 öncesi Türkiye’sinde durum vaziyet nasıldı acaba? Bu soruyu sorduk ama aslında vicdan sahibi her insan o yılları hatırlamak bile istemez, yine de biz gelecek nesillerin bilmesi açısından o yılları hatırlatmakta fayda var. Değim yerindeyse o yıllar tam bir felaket yıllarıydı. Öyle ki halka tepeden bakan ve halkın değerlerini hiçe sayıp gücünü darbe yapma heveslisi Baasçı varı asker-sivil bürokrasisinin ağırlığından alan bir takım vesayetçi zihniyet yüzünden halk olan bitenler karşısında sırra kadem basmış bir hal vaziyete bürünmüştü. İşte bu noktada Mahir Kaynak, PKK’nın eylemleri karşısında halkın bu sesiz tavrını: “Halk bir dağ kadar sessizdir. Halktan duyduğumuz ses, sizin vereceğiniz bir sesin yankısıdır” şeklinde dile getirmiştir.
Gerçekten de halk bir dağ kadar sessiz duruş sergilemiştir. Neden acaba derseniz, bir kere olan biten her şey ortada gayet açık ve netti. O yıllarda halkın gözünün içine baka baka bir avuç halktan kopuk vesayet zincirinin halkasına eklemlenmiş zihniyetin postallarınca “İrtica PKK'dan daha tehlikelidir” denilip aba altından sopa gösterilebilmiştir. Elbette ki suni irtica tehlikesi adı altında uydurulan bu tür gerekçelerle yapay ulus inşa etme girişimleri karşısında halkın bir dağ kadar sessiz duruş sergilemesine şaşmamak gerekir. Zira eski Türkiye kodlarında halkımızla olan ilişkilerini hep jandarma dipçiği aracılığıyla yürütmüşlerdir. Öyle ya, sen jandarma dipçiği ile halkı korkutup yok sayarsınız, gün gelir halkta onları yok sayar. Dolayısıyla bu durumda halka sitem etmek kimin haddine. Meğer halkın bu son derece deruni sükût halinde vermek istediği ince anlam “Her ne kadar yumuşak başlı olsak da uysal koyun da değiliz” mesajıdır, tabii anlayana. Nitekim onca yoğun medya bombardımanı arasında halk yeri geldiğinde sandıkta yumuşak koyun olmadığını her halükarda göstermesini bilmişte.
Evet, böylesi bir duruş kimi çevrelerin canını sıkmış olsa da korkunun ecele faydası yoktu, o yıllarda bir noktadan sonra sükût hali zorunluluktu, dahası ‘Ya sabır’ demek gerekti. İster bunun adına fırtınadan önce sessizlik densin ister umursamazlık densin hiç fark etmez sonuçta günü gelip şartlar oluştuğunda “Sözde, Kararda Milletindir” gerçeği vuku bulurda. İşte sabrın sonu selamettir böyle bir şeydir.
Anlaşılan o ki, 2002 öncesi PKK’nın işlediği cinayetler karşısında halkımızı sokağa çekememeye neden olan asıl etken unsur kimi çevrelerin kendilerini halkın efendisi görüp habire senaryo peşinden koşmalarıdır. Onlar senaryo peşinden koşadursunlar, bir kere her şeyden önce onların hesap edemedikleri bir ince haslet vardı ki, o da halkın yüreğinde saklı feraset ve basiret hissidir. Bu bir anlamda perde arkasında neler olabileceğini sezdirecek tasavvufi kültür hissidir. İyi ki de bu kültür var, feraset ve basiret yanımız olmasa vay halimize, ömür boyu sloganların ve vesayet zincirinin esiri kalabilirdik. Şayet bize gösterilen nesnenin görünen yüzüyle karar kılsaydık toplum mühendisliği projelerinin oyuncağı ya da maşası olacaktık. Zaten halk olarak bize izlettirilen filimleri izleye izleye bir hayli yorulup artık yeter gayri diyecek noktaya geldik bile. Derken Türkiye üzerinde oynanan her oyunun perde arkasında yer alan bir takım zinde aktörlerin tezgâhı olabileceğini kavrar olduk. Dahası her izlediğimiz filim ve senaryolar bize şunu gösteriyordu ki; kırılgan bir fay hattı üzerinde konuşlanmış ülkemizde bizi birbirimize kırdırmak için mevzi almış durumdalar. Yetmedi bizi terörle hizaya getirmek için metropollere sızıp canlı kalkan olabiliyorlar. Tüm olup bitenleri birde tasavvufi kültür penceremizden baktığımızda tasavvufun bize kazandırdığı feraset ve basiret yanımızla çok rahatlıkla görebiliyor ve olayları okuyabiliyoruz da.
Evet, Horasan Erenleri bu topraklarda bizlere sadece bilinenleri değil bilinmeyenleri de aşılamış. Ve bu aşı tuttu da. Dahası bu aşılanmayla birlikte perde arkasında ne dolapların çevrilebileceğinin idrak edecek seviyeye de gelebildik. İcabında tasavvufun öğrettiği o hâl lisanı ile yıllardır bize üst perdeden bakan zihniyete karşı ‘Sükûtumuzdan alamayan ne sohbetimizden ne de kelamımızdan alabilir ’ mesajını vermişiz de. Tâ ki bu sessiz çığlık 2002 Kasım seçimlerine kadar sürmüşte. Öyle ki; bu yıla kadar hor görülmüşlüğün, adam yerine konulmamanın sessiz çığlığını koruyup birbirimize kız verip kız aldığımız, omuz omuza cepheden cepheye koşup birlikte seferber olduğumuz Türk, Kürt, Laz, Çerkez demeden tüm kardeşlerimizle aramıza ayrılık tohumlarının ekildiğinin muhasebesini yaptığımızda, emaneti ehli olana teslim etmesini bilmişiz de. İşte emaneti Tayyip Erdoğana teslim edene kadar ki zaman diliminde milletçe ‘Kahrolsun PKK’ sözleriyle başlayan sloganlara eşlik etmemenin şifreleri bu derin muhasebemizde saklıdır.
Evet, milletçe dağda üç beş çapulcu diye bize lanse ettikleri PKK şer örgütünün kırk yılı aşkındır üstesinden gelinememesine hep şaşa kalmıştık. Öyle ya madem üç beş çapulcu deniliyor, o halde niye haddi bildirilemiyor. Hadi bu neyse de, bir zamanlar şu Özel Tim Harekâtının asli görevinin dışında masa başı işlerinde görevlendirilmesine ne demeli, peki ya şu Türkiye için birinci tehdit PKK değil, irtica tehlikesi olduğunu deklare edenlere ne demeli. Hadi şimdi gel de tüm bu olup bitenler karşısında canımız sıkılmasın, hem de bal gibi sıkılır. Hatta bu arada canımız sıkkın halde “Bu vatanın Kuva-i Milliyecileri hep biz mi olacağız, biraz da seçkin ve elitist kesimin çocukları mücadele versin” türünden sessiz mesaj vermiş olduk ta. Belli ki halk olarak kullanacağımız tek silahımız var, o da yıllardır derin sinemizde kor ateş halde tuttuğumuz koca bir dağ kadar sessiz Yunusi duruşumuzdur. Yani dikleşmeden dik duruştur bu. Aynı zamanda bu duruşumuzda verilmek istenen mesaj “Onların topu, tankı, silahı varsa bizimde bir ben var birde benden içeri diyebileceğimiz tercih hakkı kullanacağımız seçim sandığımız var” mesajıdır. Nitekim bu mesajın yansımasını kimi zaman halkın ‘Yeter Artık Söz Milletindir’ diyen Menderes’i iktidara taşımasında görürüz, kimi zaman halkın ’21. Asır Türk Asrı Olacak’ diyen Özal'ı iktidara taşımasında görürüz, kimi zaman da ‘Sözde, Karar da Milletindir’ diyen Tayyip Erdoğan'ı üç dönem iktidara taşımasında görürüz.
Şayet sandıktan halkla hemhal olacak böylesi liderleri iş başına getiremeseydik Türkiye üzerinde oynanan oyunları kolay kolay atlatamayabilirdik. Mesela bu oynanan oyunlardan en dikkat çekeni hiç kuşkusuz Hrant Dink cinayetidir. Maalesef işlenen bu cinayetle Türkiye uluslararası alanda köşeye sıkıştırmak hedeflenmiştir. Allah’tan Hrant Dink'in cenazesi içi boş sloganlara geçit vermeyecek şekilde uğurlandı da sahneye konmak istenen Ermeni Türk çatışması oyunu suya düşmüş oldu. Hele şükür ki Türkiye’de artık 1980 öncesinde yaşadığımız sağ-sol benzeri ayrılıkçı sahneler pek yaşamıyoruz. Besbelli ki terör hadiselerinden epey ders çıkarmışız ki, icabında oyuna karşı sessiz duruşumuzla oyun kurabiliyoruz. Hem kaldı ki; bu topraklarda tarihten bugüne Türk’üyle, Laz’ıyla, Kürt’üyle, Çerkez’iyle, Arnavut’u, Boşnağı ve Romen’i ile harmanlanmışız zaten, asla ayrımız gayrımız yoktur. Dolayısıyla zinde güçler boşa uğraşmasınlar bu coğrafyada bir daha kolay kolay ayrılık gayrilik tohumları neşvünema bulmayacaktır. Hem nasıl neşvünema bulsun ki, bir kere Türkiye geçmişte yaşadığı sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ve Laik-anti laik gibi ikilemlerden epey ders almış gözüküyor. O yıllarda iyi niyet hissimizden olsa gerek ‘Oyun içinde bir oyun var’, ya da ‘Bu işte bir hinlik var’ türünden bir öngörü hesabı yapamasak ta, sonuçta tüm yaşadıklarımız bir oyunun göstergesiydi. Dahası iç ve dış güçlerin beklentilerini karşılamak için bilinçli ya da bilinçsiz yapılan suni ayırımlar olduğunu geçte olsa fark ettik.
Evet, halk olarak artık bu ayrımların parçası durumuna düşürülmek istendiğimizin farkındayız. Zaten şimdiye kadar oynanan oyunlar bize gösteriyor ki; suni ayırımlar yüzünden Türkiye’nin hamle yapmasının önüne geçilmek istenmiştir. Neyse ki, artık karşımızda günden güne büyüyen ve büyük projelere imza atan bir Türkiye var. Tabii böyle bir Türkiye tablosu Milletimizi sevindirirken, birilerinin de dümen suyuna çomak sokmakta. Dahası Türkiye dünyada söz sahibi olup ağırlığını koydukça zinde güçlerde boş durmayacaktır, bu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Olsun pekte önemi yoktur. Hani dedik ya, ümitsizliğe kapılmaya hiçte gerek yoktur, onların bir hesabı varsa, Allah'ın da elbet değişmez bir hesabı vardır.
Velhasıl-ı kelam; bir görünen gerçekler var, birde görünmeyen gerçekler. Görünen gerçekler bunalıma düştüğümüzde bağrımızdan Menderes, Özal ve Erdoğan gibi adından söz ettirebilecek liderleri çıkarabilme basiretimizdir, görünmeyen gerçekler ise “Bir ben var birde benden içeri” diyen Yunusu duruşumuzdur. Bakalım yaşadığımız sürece daha neler göreceğiz. Umulur ki Mevla, Levh-i Mahfuz’da hakkımızda güzel olanı yazmıştır.
Vesselam.