Sitenin solunda giydirme reklamı denemesidir
Sitenin sağında bir giydirme reklam
Selim Gürbüzer
Köşe Yazarı
Selim Gürbüzer
 

Işık Mucizesi

         Işık saniyede 300.000 kilometrelik bir hızla yol kat eden bir mucize-i rabbaniyedir. Öyle ki 300.000 kilometrelik hızı 60 rakamıyla çarptığımızda ışığın dakikada kat ettiği mesafeyi buluruz. Çıkan sonucu da 6 rakımıyla çarparsak bu kez ışığın 1 saatlik kat ettiği mesafeyi buluruz.  Ve bu çıkan rakamı da 24 rakamıyla çarptığımızda ışığın bir günlük kat ettiği mesafeyi hesaplamış oluruz. Hakeza bu çıkan sonucu da 365 rakamıyla çarptığımızda ise 9.460.800.000.000 kilometrelik ışık yılına denk düşen mesafeyi ölçümünü tespit etmiş oluruz.           İşte görüyorsunuz yukarıda çarparaktan belirlenen bu ışık hızı ölçüm değerleri bizim bildiğimiz türden ölçümlerden farklı bir ölçüm değerleridir. Nitekim bizim bildiğimiz ölçüm değerlerinden başka mesela herhangi bir kumaşı rahatlıkla metre ile ölçebilirken söz konusu ışık olunca bu iş değişmekte, yani  bu demektir ki ışığın bir saniyede kat ettiği mesafe hiçte sanıldığı gibi kolay ölçülememektedir. Mesela astronotlar bu yüzden o bizim alışık olduğumuz kilometre, metre, santimetre ve milimetre cinsi gibi ölçüm birimlerin dışında ışık hızını ışık birimiyle ifade etmekteler zaten. Derken bu ölçü birimi sayesinde ışık hızıyla dünyamıza ulaşan güneş enerjisinden ancak iki milyarda bir oranından istifade edildiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Üstelik bu istifade noktasında büyük oranda aslan payını bitkiler doğrudan hücrelerinde absorbe etmek suretiyle kullanmaktalar. Dikkat edin absorbe dedik,  zira tabiatta yaratılmışlar içerisinde bitkilerin dışında güneş ışığını absorbe edecek kabiliyete haiz şimdiye kadar hiçbir canlı ve cansız varlığa pek rastlanılmamıştır. Bu öyle bir yetenek ki,  bir bakıyorsun bakteri tabiatında kamçılı ökaryotların bir cinsi Euglena türü bir hücreli canlılar bile yapısında bulunan klorofil sayesinde güneş enerjisini doğrudan kullanıp yeni hücreler üretebilme yeteneğini ortaya koyabiliyor. Madem öyle ışığın bitkiler üzerinde oynadığı önemli rolü üzerinde iyiden iyiye tefekkür edip bu arada bizde kararmış gönlümüzü ışıklandırma yeteneğini kazanabiliriz pekâlâ.  Tefekkür edelim ki, ışığın nimet boyutunu da idrak edip şükretme kabiliyetini de edinmiş olalım. Hem nasıl şükretmeyelim ki, baksanıza ışık sayesinde tüm yediğimiz besinlerin kaynağı bitkilere dayanmaktadır. Öyle ki bitkiler ışığı fotosentez yoluyla en iyi şekilde değerlendirip organik madde imal etme nimetiyle bizi buluşturup bu sayede ziyafet sofrasından yararlanmış oluruz. Bitkiler fotosentezle sadece ziyafet sofrası mı sunmaktalar, hiç kuşkusuz bunun yanı sıra ürettiği oksijenle nefes almamızı da sağlamaktalar.  Bu yüzden Allah’a ne kadar şükretsek azdır.         Fotosentez mucizesi         Bitkiler kökleriyle emdikleri su ve havadan aldıkları karbondioksiti (CO2’i) güneş ışığının devreye girmesiyle birlikte bünyesinde bulunan klorofil maddesiyle özümlemek suretiyle dünyada ki tüm şeker fabrikalarına taş çıkartacak derecede ilk evvela glikoz, sonra nişasta ve daha sonra da birtakım kimyasal bileşiklere dönüştürmektedir. Bu olay ilk bakışta teorik olarak basit gibi görünse de, aslında kazın ayağı hiçte öyle değil, bilakis kimyagerler bitki içerisinde cereyan eden bu asimilasyon olayı karşısında hayretler içerisinde dona kalmasına yetecek derecede çok yönlü komplike reaksiyonları bağrında taşımaktadır. Madem gıdalandığımız bitkiler bu denli maharet sahibi varlıklar o halde hem bilim adamları hem de bizler böylesi gıda fabrikalarımıza yaratan Yüce Allah’ı  ‘fikir-zikir-şükür’ ekseninde her daim anıp tabiat okumalarına derinlik katmak gerekir.  Ki, bu noktada bir şeker pancarı yaprağının her santimetre kare yüzeyinin fotosentez maharetiyle günde 1 mg glikoz ürettiğini okuma yazma bilmeyen bir insana söylediğimizde bunun ne anlama geldiğini bilmese bile “Amenna saddak” deyip hemen Allah’a sığındığını görmekteyiz. Hele birde bitkinin tamamını hesaba kattığımızda ortaya çıkacak rakamı bir düşünün,  şimdi gel de bu durumda Allah’a şükretmemek ne mümkün.  Hele Yüce Allah’ın halk ettiği güneş ışığının şiddetine bakar mısınız,  hem bitkinin toprak üstü kısmında organ teşekkülünün oluşumunu etkilemekte hem de bitkinin iç bünyesini oluşturan doku ve hücrelerin farklılaşması gibi bir dizi metabolik faaliyetlere etki yapmakta. Kelimenin tam anlamıyla ışık şiddeti bitkinin hem içine hem de dışına etki yapmakta.   Bu demektir ki ışığın gücü kendisinde değil etkisinde gizli. Nitekim ışığın bitki üzerinde ki etkisi belli bir zaman dilimi içerisinde gelişim evresiyle kendini gösterir ki,  bitkilerde ki bu gelişim evresi (süreci)   fotoperiyodizm olarak karşılık bulur.  Bir başka ifadeyle fotoperiyodizm bitkilerde filizlenme, büyüme, tropizm, metabolik faaliyet gibi bir dizi olayların tamamını kapsayan bir süreçtir. Böylece bitkinin doğuşundan gelişimine, gelişiminden meyve verme sürecine gelen fotoperiyod takvimine baktığımızda 1 kilogram glikozun üretimi için tüketilmesi gereken enerjinin 4.66 kilovat saatlik (kwh) güçte bir enerji olduğunu görürüz.  Bir de bunu total bazda düşündüğümüzde tüketilecek olan total enerjinin bitkinin kendisi de buna dâhil olmak üzere tüm hayvan ve insanların yemesinden tutunda her nefes alışverişine ve solunumuna ziyadesiyle yetecek derecede büyük bir enerji dolaşımı söz konusudur. İyi ki de bu enerji dolaşımı varda bu sayede tüm canlıların inorganik ve organik ihtiyaçları bitkilerin ürettikleri hammadde kaynağı sayesinde giderilmiş olmakta.          Enerji dolaşımı bitkinin iç dünyasında cereyan ettiği gibi dış âleminde de cereyan etmekte.  Öyle ki bitkilerden elde edilen gıdaların herhangi bir canlının sindirim sistemi içerisinde oksijenle yakılıp solunumla oksitlenmesi ve akabinde karbondioksit olarak atmosfere transfer edilme hadisesi enerji dolaşımının en can alıcı yönünü ortaya koyar ki, bu enerji dolaşımı fotosentez mucizesi olarak karşılık bulur.  İyi ki de karbon yerinde çivili kalıp sabitlenmiyor, aksi halde yerinde kıpırdamaz bir halde tükenişe geçen karbondioksitin feryatlarıyla yer gök inlemiş olacaktı. Tabii karbondioksitin imdat feryatları aynı zamanda tüm canlı cansız varlıklarında tükeniş feryadı olacaktı. Allah’a şükürler olsun ki, Yüce Mevla’mız karbonu hava içerisinde az bir oranda tutup depoladığı gibi fotosentezle oksidiyonla ve bir takım kimyasal reaksiyonlar neticesinde açığa çıkan karbondioksit gazını da tabiattaki karbon çevrimine tabii tutmuştur. Şayet tabiatta karbon döngüsü olmasaydı zaman içerisinde havadaki karbondioksitin (CO2’in) azalmasıyla birlikte tüm canlılar ölümle burun buruna geleceklerdi. Anlaşılan o ki, canlılar âleminde sadece insanoğlunun kendi payına düşen atmosfere bıraktığı yıllık karbondioksit miktarı takriben 140 milyon tonu bulmaktadır. Keza hayvanlar ve azotu toprağa bağlayan bakteriler ise yılda 24.000 milyon ton kadar bırakarak katkıda bulunmaktalar. Birde bunlardan ayrı olarak Yüce Allah’ın lütfu keremiyle toprağın derinliklerinde muhafaza altına alınan turbo, kömür, petrol ve doğal gaz gibi rezervlerin tuttukları karbon kaynağıda yedek depo olarak bekletilmektedir. Görüldüğü üzere hayat her yönüyle bir yardımlaşma olarak yüzünü göstermekte. Böylece gözü görmez,  sağır dilsiz sandığımız nice envai türlü varlıklarla,  gözü gören, işiten insan ve hayvanların adeta el ele gönül gönüle vermeleriyle oluşan karbon dengesi kendi mecrasında akıp gittiğini görmekteyiz. İşte “Gönül yanması” diyebileceğimiz bu işbirliği neticesinde  “Ben yanmayım da kim yansın” dercesine atmosferde 700 milyar ton karbondioksit birikmektedir.  Gönül yanması iyi hoşta insanoğlu bir yandan da bilinçsizce yeraltında depo edilen karbonu hoyratça kullanmakla bu işbirliğine gölge düşürmektedir. Şayet bu çevre hassasiyetinde umursamazlık ve bilinçsizlik devam ederse maazallah karbon denge ayarlarının altüst olmasıyla birlikte hayatın durma noktasına gelebileceğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz.            Işık doğudan doğar            Evet, ışık doğudan doğup batıya doğru uzanmakta. Hatta ışık batıya uzanmakla kalmayıp, ısı ve su (H2O) faktörünün tam aksine tüm yeryüzüne nispeten yeknesak olarak dağılmıştır. Yani her canlı kendine düşen hissesini almakta. Dolayısıyla yeryüzünde ışık noksanlığından ötürü bitkilerin yetişemediği herhangi bir yer hemen hemen yok gibidir. Hatta bazı bitkilerin yıldızlardan aldığı bir takım sinyallerle gelişmelerini tamamladığı artık bir sır değil. Şu halde ışığın özellikle küçük sahalarda bitkilerin yayılışında çok etkin bir unsur olduğunu söyleyebiliriz. Fakat geniş alanlarda etkili olmadıkları da bir başka gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.           Kutup bölgelerinde vejetasyon eksikliğine neden olan etken faktör enlem boyutuyla alakalı kutup gecelerinin hüküm sürmesidir. Yani vejatasyon eksikliğine neden olan ışık faktöründen ziyade sıcaklık şartlarının uygun olmamasından kaynaklı bir durumdur.  Malum üzerinde güneşin etkisi ziyadesiyle egemen olduğu bölgelerde bölgeler de ise tamamen farklı bir flora hâkimdir. Ancak buralarda da hızlı sanayileşmenin önümüze koyduğu gerek hava kirliliği gerekse küresel boyutta fabrika bacalarından tütsüyen dumanlar, yoğun trafikle birlikte arabalardan çıkan eksoz dumanları ve akaryakıt gazlarının yeryüzünden atmosfere doğru ısı dengesini tersine döndürecek  (inversiyon) bir tehlikeli iklim şartlarının oluşabileceği bir süreç söz konusudur.  Öyle ki küresel ısınma denen hadise bir zamanlara tertemiz dünyamızı kararsız hale getirmiştir. Tabii çevre duyarlılığından yoksun sanayileşmeye bu şekilde adım atılırsa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki.  Artık bu noktadan sonra bize ancak züğürt tesellisi babından kararlı dünyamızı kararsız hale getirenler utansın demek düşer, zaten bundan başka elimizden bir şey gelmez de.         Güneş ışığının bileşimi       Bakmayın siz öyle güneşin sanki enerjisi hiç tükenmeyecekmişçesine tüm evreni ışığıyla aydınlattığına,  oysaki dışı seni yakar içi misali elbette ki güneş enerjisi de tükenecektir.  Güneş enerjisi her şeye rağmen yine de 15–20 milyon derecelik sıcaklığı ile tüm cümle âleme ışık olmak için kendi iç âleminde dip kısmından yukarı çıkan dev hortumlar eşliğinde derin derin yanaraktan kıyamet saati gelinceye dek yaratılış gayesi doğrultusunda misyonunu devam ettireceği muhakkak.  Nitekim güneş bulunduğu noktadan milyonlarca kilometre dışarılara doğru kazan misali fokur fokur kaynayaraktan müthiş bir alev bombardımanıyla tüm âlemi selamlamak için vardır. Belli ki bu selamlama sıradan bir selamlama değil,  bilakis birtakım termonükleer reaksiyonlar eşliğinde 564 milyon ton hidrojen gazının 560 milyon ton helyum gazına dönüşmesiyle ortaya çıkan ve kendi etrafında pervane olmuş gezegenlere de ışık saçan bir enerji selamıdır bu. Ki, güneşin bu selamlamasıyla toplam enerjiden 4 milyon ton olan kısmı uzay sathına ışık ve radyasyon olarak yayılıp süzülürken diğer arta kalan 2 milyarda bir kısmı da dünyaya gönderilmek için vardır. Yani bu demektir ki, güneşin tek bir selamı bile dünyanın bağrında yaşayan tüm anlı cansız varlığa yetecek derecede pay edilmiş durumda.  Özellikle tek bir selamlamayla gelen bu ışığın  % 45’i 400 –750 mikro litre dalga boyları arasında konumlanan görünen ışınlar olup, diğerleri farklı bant dalga boylarında yer alan ışınlardır. Şöyle ki; güneş ışınları atmosferin termosfer tabakasının bitim noktası veya uzayla komşu olan ekzosferden başlayan yolculuğunu diğer katmanlara geçtiğinde de ziyası süzülerekten yol almakta. Bilim adamları işte bu süzülen ışınları mercek altına alıp incelediklerinde atmosferde ki kısa dalga boylu ışınların uzun dalga boylu ışınlara göre daha baskın bir şekilde absorbe edildiğini tespit etmişlerdir. Hatta tespit ettikleri bu absorbe ışınların maksimum enerji miktarının atmosferin en üst sınırında 470 mikrolitre dalga boyuna tekabül eden mavi ışınların ta kendisi ışınlar olduğunu tespit etmişlerdir.    Bilim adamları bunla da kalmayıp atmosferde % 21 oranlarında bulunan oksijenin bizatihi güneşten gelen mor ötesi ışınları (kısa boylu ültraviyole ışınları) absorbe ettiklerini ortaya koymuşlardır.  Böylece ortaya konan bu bilgiler ışığında üst atmosferde ayrışan iki atomluk oksijen molekülüyle yine ortamda bulunan bir atomluk oksijenin bir araya gelmesiyle birlikte ozon (O3)  molekülünü oluşturduklarını ortaya koymuşlardır.  İşte atmosferde oluşan bu gaz molekülü hepimizin bildiği üzere güneşten gelen zararlı ışınları (ultraviyole ışınları)  adeta yutup aynı zamanda bertaraf edebilecek nitelikte olan ozon tabakasından başkası değildir elbet.  Ancak ne var ki, burada da bilinçsiz sanayileşmenin hamlelerinin neden olduğu çevre kirlilikleri hayat kurtarıcımız diyebileceğimiz ozon tabakasının incelmesine yol açıp böylece incelmeye yüz tutan ozon tabakasının güneşten gelen uzun dalgalı ışınların etkisiyle delineceği noktasında alarm vereceği bilinen bir gerçekliktir.                       Öyle anlaşılıyor ki, güneşin kısa dalga boylu ışınların etkisine giren oksijenin ayrışması demek,  aynı zamanda ortamda bir başka oksijenle reaksiyona girmesiyle birlikte hayat kurtarıcı diye addettiğimiz ozon molekülünün oluşması demektir. Ve oluşan bu ozon döngüsü devam edip dururda.  Bu tıpkı bir amibin bölünüp çoğalmasında olduğu gibi ozonda kendi iç parçalanmasını gerçekleştirme esnasında güneşin uzun dalga boylu ışınlarının etkisine maruz kalmasıyla birlikte ayrışan parçaların yeniden ozon moleküllerine dönüşmesi hadisesidir bu. İyi ki de ozon molekülleri kendini yenilemekteler, bu sayede hem güneş ışığının mor ötesi zararlı ışınlarından absorbe edici kabiliyetleri sayesinde korunmuş oluruz hem de dünya hayatımızda her daim gök kubbe de koruyucu tabakamız olmaktalar.  Nitekim Allah Teâlâ (c.c)  bu hususta “Gökyüzünü de korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise hala bundaki delilleri inkâr ederler” (Enbiya, 32) diye beyan buyurarak bu misyonuna işaret etmekte zaten.        Bilindiği üzere evrende her varlık kendine özgü elektro manyetik radyasyon diye tabir edilen bir ışın yaymaktadır. Şayet maddenin ısısı yeterli bir seviyeye ulaşmışsa tıpkı demirin akkor haldeki etrafa ışık neşretmesi olayında olduğu gibi karşımıza görünen ışık olarak çıkacaktır. Malumunuz ısının düşmesi halinde ışıma frekansı azalacağından gözle görülemeyen ışınlar olarak bilinen kızıl ötesi radyasyon dalgalarına indirgenmekte. Nitekim yukarıda belirttiğimiz üzere güneşten yayılan radyasyonun (ışımanın) önce uzaya pay edilip sonrada geriye kalan iki milyarda birinin de atmosferde bir takım işlemler eşliğinde süzülerekten dünyamıza ulaştırılaraktan ihtiyacımız karşılanmakta. Atmosferde güneş ışınlarının işlendiği şundan besbellidir ki, bir bakıyorsun yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının dik veya yayınık oluşuna göre farklı dalga boylara ayrılıp gözümüzün bunlar içerisinden sadece 0,4–0,7 mikron aralığındaki tayfta olan cisimleri görebileceğini müşahede etmekteyiz. Yani bu bant aralığı dışındaki ışınları makroskobik olarak biz göremeyiz. Nitekim güneş ışınları gözümüze beyaz görünmekle beraber gerçekte bir prizma ya da yağmur sonrası hava içerisinde su damlacıkları içerisinden geçtiklerinde ancak 7 tayf halde renk kuşağına ayrıldığını görebilmekteyiz.  Özellikle gökkuşağı şeklinde ayrılan bu renkler arasında yeşil ve mavi renkler göz sağlığına iyi gelip ruhumuzu dinlendiriyor da dersek yeridir. Kaldı ki bilim adamları güneş ışınlarını sadece yedi renk tayf üzerine değil en ince ayrıntılarıyla iyice analiz ettiklerinde mordan kırmızıya kadar tutunda daha pek çok bir dizi sıralanmış değişik dalga boylarında ki ışık titreşimlerinin varlığını da tespit etmişlerdir.  Mesela tespit ettikleri ışık titreşimlerinden bilhassa 0,4 mikron altındakilerin kısa dalga boylarda olanların yakıcı ve öldürücü olduğunu, enerjice yüksek olanların ise mor ötesi denen ultraviyole ışınları olduğunu da ortaya koymuşlardır.  Ve bu arada ışık tayflarından ayrı olarak röntgen ışınları denen X ışınları ve gama ışınlarının da minimum dalga boylarında olduğunu tespit etmişlerdir. Bu demektir ki elektromanyetik radyo dalgalarında olduğu gibi metallerden ve beton engellerden geçebilecek türden 0,7 mikron üzeri dalga boylarına sahip ışınlarla karşı karşıyayız demektir. Ki; bu ışınlar yaklaşık bir iğne başı büyüklüğünde ve aynı zamanda görünür ışıktan daha uzun dalga boyunda kızıl ötesi ışınlar olarak adından (infrared veya infraruj)  söz ettirmektedir. Öyle ki söz konusu ışınları electromagnetic spektrum üzerinde dik düşürdüğümüzde renk spektrumunun sarı renge büründüğünü, yayınık bir şekilde düşürüldüğünde de kırmızı renge büründüğü gözlemlenmiştir.  Bitkiler üzerine düşen ışınların durumuna baktığımızda ise mesela ormanlarda gölge yapan ağaçların özellikle ışınların kısa dalga boylu olanlarını absorbe ettikleri gözlemlenmiştir. Yaprakları gölgede kalmayıp güneşte kalanlar da hem nitelik hem de nicelik bakımdan farklı ışınlara maruz kaldığı gözlemlenmiştir,  Bir diğer ışık tayflarından ayrı olarak değerlendireceğimiz ışınlar ise yeşil ve koyu kırmızı ışınlar olup bu tür ışınların enerji spektrumu maksimum 550 – 710 nm dalga boyu seviyelerde seyrettiği gözlemlenmiştir.      Işığın renklere ayrılması        Işık tayfları üzerinde yapılan renk analiz çalışmalarıyla uzun dalga boyunda gözle görülebilen ışınların ince bir su tabakasından geçirildiğinde suyun renksiz bir görünüm aldığı gözlemlenirken kalın su tabakasından geçirildiğinde ise suyun mavi renkte görünüm aldığı belirlenmiştir. Hakeza ışığın bitkinin klorofili ile insanın gözü üzerinde ki absorpsiyon spektrumunun da 0,4–0,7 mikron aralığında görünen ışınlara denk düştüğü tespit edilmiştir. Böylece tespit edilen bu aralık aynı zamanda bize fotosentez için gerekli olan enerjinin de bu dalga boyu aralıkta gerçekleştiğini göstergesidir.  Ancak tespit edilen bu dalga boylarında insan gözü daha çok sarımsı yeşil ışınlar için hassasiyet gösterirken bitkilerde ışığı emmekle vazifeli klorofil ise sarımsı yeşil ışınları daha az miktarlarda absorbe ettiği gözlemlenmiştir. Kırmızı ve mavi ışınları ise tam aksine daha fazla miktarlarda absorbe ettiği gözlemlenmiştir. Mesela öyle bakteri türleri vardır ki bitki hücreleri ile hayvan hücreleri arasında geçit teşkil etmeleri hasebiyle, yani bünyelerinde klorofil maddesi bulundurmalarından dolayı kırmızı ötesi ışınlara daha duyarlı oldukları belirlenmiştir.  Hatta bitiki ile hayvan arasında geçit teşkil eden bu tip canlı protoplazmaların yapısında öyle de bir takım protein partikülleri de vardır ki,  tıpkı klorofilde olduğu gibi bunlarda ultraviyole ışınları absorbe etmekle mahirdirler.          Had diyelim ki klorofili,  protein partiküllerini anladık ta,  peki ya, şu bitkilerde karotin maddesi ne demeli?  Doğrusu karotin maddesi hakkında fotosentez olayında oynadığı rol tam açıklık kazanmamakla beraber muhtemeldir ki ışık enerjisini klorofile taşıdığı yönünde bir işlevi söz konusudur.  Ayrıca karotinin kısa dalga boylu mavi ışınlarından tutunda ultraviyole ışınları da buna dâhil daha bir dizi ışınları absorbe ettiği bilinen bir gerçekliktir. Derken bu işlevi sayede yüksek dozda ki ultraviyole ışınları bitkiler üzerinde oluşturacağı zararlar bertaraf edilebiliyor.  Yani hücre zarları bir noktada kısa dalga boylu ışınları absorbe ederek plazmayı ultraviyole ışınların zararlarından korumuş oluyorlar.         Işığın bitkilerin gelişimi üzerinde oluşturduğu etki         Malumunuz tüm bitkiler hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri için minimal seviyelerde bile olsa ışık şiddetine maruz kalmaları gerekir. Ki,  maruz kalınabilecek ışık şiddeti bitkinin yetişme ortamının şartlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Bu değişiklik az veya çok ölçüde ışığın şiddet derecesini gösterir.  Genellikle çiçek ve meyvelerin oluşumu için gereken minimal ışık değeri vejetatif organların gelişmesine bağlı olarak kullanılan ışığın 2 misli olduğu belirlenmiştir. Bu arada gelişmişlikten söz etmişken orman altı vejetasyonda (ormanın gölgesinde) yetişen yeni çimlenmiş bitkilerin devamlı açlıkla mücadele halinde olduklarını belirtmekte fayda vardır.  Yine de bu şartlar altında anlık ya da eser miktarda bir ışık şiddetine maruz kaldıklarında hayatlarını sürdürebildikleri gözlemlenmiştir.  Anlaşılan o ki orman altı bitkilerin minimal ışık isteği  %1 değer olarak belirlenirken tropik bölge ormanlarında bu miktar % 0,3’e kadar düştüğü belirlenmiştir.  Keza heterotrof ve ilkel bitkilerin ışık isteğinin  %1’in altında bir değerlerde seyrettiği gözlenirken eğreltilerin ve yosunların çoğunda ışık isteğinin %1’den % 0,2 arasında değiştiği gözlenmiştir. İlkel bitkilerde ışık isteğinin az olmasının sebebi malum hücrelerinin klorofille dopdolu olması veya klorofilsiz kısımlarında madde üretimine ihtiyaçlarının olmamasından kaynaklanan bir durumdur. Dolayısıyla birçok cyanophyceae türlerini ıslak bölgelerde 3,5 mm derinliklerde hayatiyetlerini sürdürdüklerini görmek pekâlâ mümkün. Orman altı vejetasyonun ışık durumu ise mevsime göre farklılıklar arzetmektedir. Nitekim ilkbaharda ağaçlar yaprak vermeden önce çiçek açıp meyva verdikleri gözlemlenmiştir. Ayrıca ışık birçok ağaçların tomurcuklarının açılmasına da tesir etmekte. Ancak şu da var ki kayın ağacının tomurcukları sırf ışıkta açılabildikleri halde kaktüs tomurcuklarının açılmasında ışık tam tersi geriletici etki yaptığı gözlemlenmiştir.         Işığın çimlenmeye etkisi                    Işığın etkisi kendi gücünde derler ya,  gerçekten de ışık en bariz bir şekilde daha çok bitkilerin çimlenmesinde tesirini göstermektedir. Tabii bunun istisni durumları da söz konusu,  öyle ki ışık bazı tohumların çimlenmesini tetiklerken, bazılarında tam tersi bir durum oluşturmakta. Mesela flatine bitkilerinin tohumları senelerce karanlıkta çimlenmeden kalabiliyorlar. Şayet sözkonusu bitki tohumu 11–18 gün ışıkta kalırsa çimlenme %100’e bile tamamlanabiliyor. Nigella sativanın tohumları ise aydınlıktan ziyade karanlık ortamda daha gür bir şekilde çimlenmekteler.        Bu arada çimlenme yalnız ışık şiddetine bağlı bir değer olmayıp aynı zamanda ışığın cinsine bağlı bir değer olarakta kendini gösterebiliyor. Mesela Dcrenella, Heteromolla bitkisinin karayosunu sadece beyaz ışıkta çimlenme eğilim gösterirken Tortella bitkisi de kırmızı ışıkta çimlenme eğiliminde olduğunu gösterir.        Ekolojik bakımdan ışığın tesiri                     Ekolojik bakımdan ışığın bitkilere olan tesiri iki şekilde incelenmekle beraber ışığın bitkilerin gelişimi üzerinde tesiri daha çok karbondioksit asimilasyonu şeklinde kendini göstermektedir. Bu yüzden yüksek dağ ortamlarında yetişen bitkiler genellikle hep kısa bodur (intermodüllü) halde, sert yapraklı,  parlak ve renkli çiçekli olarak görünüm sergilerler. Besbelli ki bu bitkilerde gelişme periyodu kısa olduğundan internodyumları sürekli olarak kısa kalmaktadır. Keza bu bitkilerin ışık isteği de farklılık arz etmekte.  Nitekim ova bitkileri daha az ışık şiddetinde asimilasyonu gerçekleştirdikleri halde dağ bitkilerinde bu ışık miktarı asimilasyona yetmeyebiliyor.          Işık şiddeti bitkilerin yetişme yerinde istifade edebildikleri gün ışığının tümüne oranlayarak hesaplanmaktadır. Mesela gölgesiz yerde yetişen bir bitki için bu değer 1 olarak kabul edildiğinde 1/3 ışık isteği gün ışığının tamamının 1/3’üne karşılık gelen bir değer olarak hesaplandığı görülecektir.                 Işık isteklerine göre bitkiler üç ekolojik gruba ayrılırlar:         -Güneş bitkileri,         -Yetişme yeri olarak hem güneş hem gölgeyi tercih eden bitkiler,         -Gölge bitkileri.        Güneş Bitkileri         Bilhassa güneş gören bitkilerin gelişimi için ışık olmazsa olmaz şart mesabesinde etken bir unsurdur. Nitekim bu tür bitkilerin yüzü hep ışığa doğru olacak şekilde büyüdükleri belirlenmiştir. Zaten güneşte bu bitkilerin ışık isteğini % 100 olarak karşılar da. Dahası ışık sever diyebileceğimiz bu tür bitkiler tamamen açık ve alçak bitki türünden gruplar olup doğrudan doğruya güneşle özdeşleşmiş bitkilerdir.  Peki özdeşleşme iyi hoşta,  güneş ışınlarının zararlı etiklerinden nasıl korunuyorlar dediğimizde bir bakıyorsun bilhassa öğlen saatlerinde zararlı ışınların etkisinden korunmak için yapraklarını profil (görüntü) konumda tuttuklarını görüyoruz.  Malum,  profil konumda yaprakların her iki yüzeyi de aynı yapıda olup daha çok yayınık ışınlardan istifade etmektedirler. Sadece yapraklar mı, hiç kuşkusuz bitkiye yeşil rengini veren ve aynı zamanda asimilasyonda aktif rol oynayan klorofil hücreleri de profil pozisyonu almaktadırlar.        Hem güneş hem de gölgeyi tercih eden bitkiler        Bunlarda maksimal ışık isteği  %100, minimal isteği ise bitki türünden türüne değişen değerler şiddetinde tezahür etmekte. Hatta minimal nokta çiçeklilerde steril olanlara göre daha yüksek değerler de olduğu gözlenmiştir. Örneğin Hedera Helix (sarmaşık)  bitkinin çiçeğinde ışık şiddeti isteği %100–22 civarlara tekabül ederken, sterilite bölümlerinde minumum ışık şiddet isteği  %2 olduğu görülmüştür. Keza Senecio vulgaris bitkinin ışık isteği  %100-2 civarlarda seyrederken domuz ayrığı olarak bilinen Dactylis glomeratanın ışık isteği ise   %100-2 civarlarda seyretmektedir.        Gölge bitkileri        Gölge bitkilerin ışık isteği tam olarak yüzde yüz olarak gerçekleşmez. Tabii bu demek değildir ki yüzde yüz istifade edemiyorlar diye gölge bitkileri asla yetişmez, oysaki değil gölge bitkileri neredeyse karanlığa mahkûm bir halde daha henüz filizlenmeye yüz tutmuş öyle bitki türleri var ki saniyenin binde ikisinden daha fazla sürmeyen anlık bir flaş ışıkta bile gelişim gösterdikleri gözlenmiştir.  Derken bu tür bitkiler hem iyi şartlarda yetişen bitkilerle rekabet etmekten kaçınaraktan kendi gelişimine odaklanmakta hem de fazlaca güneş altında buharlaşmaya meydan vermemek için su bilânçolarını dengede tutmuş olurlar. İşte bu tür özelliklerinden dolayı kendilerinden nemcil anlamında higromorf bitkiler olarak adından söz ettirmiş olurlar. Kaldı ki mutedil, sıcak ve kurak iklimlerde yetişen bitkilerde gerektiğinde buharlaşmaya karşı gölgelenme refleksi göstererekten su bilançosunu dengesini tutma eğilimi gösterebiliyorlar.            Işığın karbondioksit asimilasyonuna olan etkisi         Fotosentez olayı isminden de anlaşıldığı üzere ışığın bitki içerinde pigment içeren kromatofor hücre grupları tarafından absorbe edilip sentezlenmesi sayesinde asimilasyon gerçekleşmektedir.  Hiç kuşkusuz bu pigment hücre grupları arasında en dikkat çekeni klorofil maddesidir. Hem nasıl dikkat çekmesin ki, baksanıza bilhassa yaprakların iç gözeneklerinde konumlanmış bu söz konusu klorofil maddeleri güneşten gelen ışığı kendi iç mekanizmalarında özümleyip fotosentezin gerçekleşmesinde başrol oyuncu oldukları gibi değim yerindeyse bitkilerin üretici ağababaları olarak da adından söz ettirmektedirler.         Peki, alg bitkilerinde durum vaziyet nasıldır acaba? Hele bilhassa oksijenli bakterilerin bulunduğu ortama yeşil bir alg konulup üzerine ışık gönderildiğinde bakterilerin en fazla kırmızı ve mavi ışınların olduğu yerlerde toplandıkları belirlenmiştir. Bu demektir ki alg bitkilerin bulunduğu bölgelerde oksijenin daha fazla birikeceği, dolayısıyla fotosentez olayının da bundan ötürü buralarda daha yüksek seviyelerde gerçekleşeceği sonucu ortaya çıkar.  Nitekim bakterilerle bu doğrultuda yapılan elde edilen sonuçlar Engelmann deneyi ile ispatlanmış gözüküyor da.    Ve yapılan bu deneylerle fotosentez olayının en fazla tesir ettiği alanlarda spektrofotometre ile yapılan renk ölçümlerinden elde edilen veriler bize klorofilin emilim miktarının maksimum kırmızı ışık dalga boyu spektrum aralığında konumlandığını göstermekte. İster istemez bu durumda mavi ışınlar aynı ölçekte absorbe edilse de fotosentezde rolü kırmızı dalga boyundaki gibi etkin olmayacaktır.  Bilindiği üzere bu noktada sadece karotin maddesi kısa boy dalga boyundaki mavi ve mor ışınlara duyarlılık gösterip absorbe etmekte.  Öyle anlaşılıyor ki bu alanlarda söz sahibi konumda olan, yani fotosentez için gerekli olan ışık tayfı klorofilin bizatihi kendisi olmaktadır. Hatta bir bakmışsın klorofil maddesi icabında kendi kendine de yetmeyip  “klorofil a” ve “klorofil b” şeklinde farklı kategorilerle de sahne alabiliyor.          Klorofil a ve klorofil b’nin spektrum absorbsiyon değerleri genelde birbirine yakın duran ikili ikizler şeklinde gerçekleşmekte. Tek başlarına kala kaldıklarında ise mesela klorofil a’nın güneşten gelen ışığı absorbe etmesiyle birlikte derhal enerjik durum kazanaraktan aktif konuma geçebiliyor.  İşte minimal düzeyde de olsa bu söz konusu kazanılan enerji birimi bilim adamlarınca ışık parçacıkları temsil anlamında kuantum veya foton olarak tanımlanır. Nitekim bir kuantum enerjisi Erg (E) cinsinden 12403/ dalga boyu formülüyle hesaplandığında dalga boyu küçüldükçe enerjinin artığı görülecektir. Şu halde mavi ışınlar enerjice kırmızıdan daha zengin olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki; absorbe edilen kuantum ya tekrar kuantum olarak iade edilir, ya ısı enerjisine çevrilir ya da fotokimyevi reaksiyonlar için kullanılmakta.  Peki, bunlar arasında hangisi fotosentez için işe yarar diyorsanız elbette ki fotosentezde rol oynayan bu sonuncu durumdur. Çünkü fotosentez olayı genel olarak ışık şiddetiyle paralel olarak artış kaydetmekte. Ancak bu artış bir yere kadar elbet, o sınıra dayandığında ister istemez fotosentez hadisesi durağanlaşıp stabil kala kalacaktır.  Yani bu demektir ki doyum noktasında fotosentez için kullanılan karbondioksit ile solunumla üretilen karbondioksit miktarının birbirine eşitleneceği hızda bir eşik noktası oluşur ki,  işte bu eşik nokta birçok bilim dalında kompensasyon noktası olarak ifade edilir.  Ancak bu söz konusu kompensasyon nokta gölge bitkilerinde çok düşük değerlerdedir. Işık bitkilerinde ve gölgeye dayanıklı bitkilerde kompensasyon noktasının farklı olması ise solunum şiddetine bağlı olan bir durumdan kaynaklanır. Bilhassa gölgeye dayanıklı bitkilerin yapraklarında stoma sayısının azlığı nedeniyle gaz alışverişlerin de azalmalar nüksedip ister istemez solunumları da buna paralel zayıf seyredecektir. Nitekim gölge bitkilerinde fotosentez olayının vuku bulması için gerekli olan ışık şiddeti miktarı güneş bitkilerinin negatif karbondioksit bilânçosunu belirleyen noktasından başlaması bunu teyit ediyor. Demek ki ışık şartları müsait olsa bile karbondioksit asimilasyonu gölge bitkilerinde belirli standart limitlerin dışına çıkamamaktadır.        Asimilasyon için kullanılan karbondioksit ile solunumda meydana gelen karbondioksit arasında ki farka net asimilasyon denmektedir. Net asimilasyon şiddetine neden olan faktörler ışık şiddeti, ısınma derecesi ve havadaki karbondioksit miktarıyla belirlenmektedir.  olmaktadır. Nitekim bitkilerde asimilasyon faaliyeti bu faktörlere bağlı olarak değişip mesela 500 kilogramağırlığında ki bir ağacın asimilasyonla takriben 250 kg karbon içerdiği belirlenmiştir. Üstelik bu miktardaki karbonu ancak 12 milyon metre küplük havayı absorbe ederekten üretilebiliyor. Keza ısı faktörü de asimilasyonda en önemli etken faktörlerden olup, asimilasyonla temperatür arasındaki ilişki bağının optimal eğri üzerindeki değerlerden görebiliyoruz da.  Önemine binaen grafikteki izlediği eğrilere baktığımızda temperatür yükseldikçe asimilasyonunda o ölçüde artış kaydettiğini görürüz. Ancak yukarıda da dedik ya, bu artış bir yere kadardır,  belirli bir noktadan sonra yani temperatür optimal seviyelere ulaştıktan sonra asimilasyonun durağanlık göstermesi kaçınılmazdır. Yeniden asimilasyonun start alması için mutlaka mevcut sıcaklığın minimum seviyelerde ki sıcaklığa inmesi gerekmektedir.        Değişik iklim bölgelerine dağılmış olan muhtelif türden bitkilerin sıcaklık değişimlerinin minimum, maksimum ve optimum sıcaklık değerlerinin farklılık arz ettiği gözlemlenmiştir.  Mesela bulunduğumuz coğrafyamızın enlem boylarındaki bölgelerde konumlanmış bitkilerin optimal sıcaklık değerlerinin 20-30 santigrat derecelerde seyrederken maksimum değerlerin ise 35-50 santigrat derecelerde seyrettiği gözlemlenmiştir. İşte bu ve buna benzer verilerden hareketle uygun değer değerlere sahip bir bitkinin organik madde üretiminin düşük temperatürde ve az ışık şiddetinde gerçekleştiği görülmüştür. Ayrıca temperatür yükseldikçe fotosenteze nispeten solunumun daha fazla hızlı artış kaydettiği,  kompensasyon noktasının daha hızlı bir şekilde eşitlendiği gözlemlenmiştir.    Şu bir gerçek yüksek sıcaklık şartlarda gelişme kaydeden bitkilerde solunum hadisesinin daha yüksek tempoda seyretmesi demek bu tür bitkilerin aynı zamanda minimal ışık seviyelerde bile asimilasyon maddelerin hemen hepsini tüketeceği demektir. Zira ortada solunum için harcanan enerji söz konusudur.  Dolayısıyla stok organik madde üretimi ancak kuvvetli bir ışık şiddeti ile mümkün hale gelmektedir. Bir başka ifadeyle soğuk bölge bitkileri ekseriyetle zayıf ışık şiddetinde asimilasyon yapabildiklerinden madde üretimine geçebilmeleri için  %10 ışık şiddeti onlar için yeterli sayılmaktadır. Böylece her sıcaklık temperatürü için net asimilasyon ışık ihtiyacı farklı olduğu ortaya çıkar.           Karbondioksitin asimilasyona olan etkisi        Yukarıda üçüncü faktör olarak nitelendirdiğimiz karbondioksitin fire vermeksizin asimilasyona doğrudan etki yaptığı gözlemlenmiştir. Bilindiği üzere atmosferdeki karbondioksit oranı   % 00,03 düşük değerlerde seyretmesine rağmen tüm yeşil bitkilerin fotosentezi için yeterli olabiliyor,  ancak yine de bu oran kritik bir eşik nokta sayılır. Neyse ki karbondioksit her türlü yanma hadiseleriyle ortaya çıkabilecek türden bir gaz (mesela kömür karbon demek, yani oksijenle yanarak karbondioksit olmakta) olması hasebiyle bu kritik eşik yeryüzünden atmosfere yükselen karbon gazlarıyla telafi edilebiliyor.  Bu yüzden karbondioksitin tükenmesi şimdilik mümkün gözükmemektedir.  Hem kaldı ki karbondioksit tabiata tutunmada inatçı bir gaz olduğunu birbirine sıkı sıkıya birleşik halde bağlanışıyla ağırlığını ortaya koymakta. Ama bu demek değildir ki birbirine sıkı sıkıya bağlanıyorlar diye hiç ayrılmayacak gibiler,  malum ayırıcı ve ayrıştırıcı bir takım işlemler içinde bitki yaprakları devreye girerekten üstesinden gelinmekte. Öyle ki yapraklar bu inatçı karbondioksiti büyük bir ustalıkla güneş ışığı altında rahatlıkla karbon ve oksijene ayrıştırabiliyorlar da. Yine bir bakıyorsun odun denen nesnenin bizatihi kendisi oksijen, hidrojen ve karbondan müteşekkil ormanlardan elde edilen bir ürün olması hasebiyle onu bir yandan yakma esnasında karbonla oksijen birleşip duman halinde karbondioksit oluştururken, diğer yandan yanma esnasında hidrojenle oksijen birleştiğinde su buharı oluşturduğu görülür. Ne diyelim işte görüyorsunuz gerek birleştirme gerekse gerekse ayrıştırma denen hadiselerin arka planında belli ki ilahi kanunlarla kodlu olan bir programın şifreleri söz konusudur. Hiç kuşkusuz bu noktada insanoğluna düşen bu şifreleri çözüp tabiat okumalarını anlamlandırmak olmalıdır.  Hele bir insan tabiat okumalarımıza derinlik kattıkça tabiatta cereyan eden her türlü yanma olayları karşısında karbondioksit miktarının artış kaydettiğini gördükçe madde üretiminin de buna paralel olarak artış kaydedeceğini ve bu artışın   % 00,1 yoğunluktaki bir artış oranına tekabül eden bir hat halinde ilerlediğini fark etmiş olacaktır. Şayet bu karbondioksit yoğunluğu % 1’leri aşacak şekilde ilerleme kaydederse bu durumda insanoğlu bu kez karbondioksitin faydasından çok zarar vericiliğini kara kara düşünür olacaktır. İnsanoğlu nasıl kara kara düşünüyor olmasın ki, baksanıza çağımızda hızlı sanayileşmeyle birlikte karbondioksitinde buna paralel olarak daha şimdiden karbon monoksit hale dönüşerekten çevre kirliliğine ve zehirlenmeye sebebiyet teşkil ettiğini bilmeyen yoktur dersek yeridir. Hakeza karbondioksit sadece çevremizde değil bilhassa toprağın 20 cm üstü kısımlarında difüzyon yoluyla yayılıp birikerekten de etkisini gösterebiliyor. Yetmedi karbondioksit bileşenleri bir bakıyorsun toprakta yaşayan birtakım mikroorganizmalar ve bitki kökleri tarafından da dışarı salınabiliyor.  Malumunuz bu arada hem insanlar hem de hayvanlar boş durmayıp habire oksijen emip solunum yoluyla her nefes alışverişinde dışarıya karbondioksit çıkarmak suretiyle salınıma bilfiil katkı da sunmaktalar. Ancak insanın bu noktada hayvandan tek farkı tabiatın sadece belli bir alanında değil tabiatın hemen hemen her değişik noktalarında ve alanlarında mesken tutaraktan karbondioksitle her daim muhatap kalmasıdır.  Nasıl mı?  İnsanoğlu mesela mesleği icabı bir bakıyorsun taş fırında yanan bir ocağın körüğünü soluduğu gibi solarken de karbondioksiti akciğerine almış oluyor.  Hayvan öyle değil, ya merasında otlayarak gün geçirmekte ya da ahırında kalaraktan karbon kirliliği ile doğrudan içli dışlı olmaktan kendini arındırabiliyor.         Karbondioksit asimilasyon miktar tayini         Bilindiği üzere belirli bir zaman biriminde yaprak yüzeyinin absorbe edebileceği karbondioksit miktarı asimilasyon şiddeti olarak tarif edilir. Nitekim karbondioksit miktar tayini 1 desimetre karelik bir alanda miligram cinsinden hesap edilmektedir. Hatta bu hesaba yaprağın birim yüzey alanı da dâhildir. Derken yapılan hesaplamalarla bir yaprağın saat veya dakika cinsinden asimilasyon şiddeti veya günlük asimilasyon eğrileri istatiksel bir biçimde kolayca grafik üzerinde ortaya konulabiliyor. Yine de ortaya veri halde grafiksel ve istatiksel olarak konulan bu hesabın bitkinin madde üretimini belirleyicilik yönünden tek başına kesin bir kıstas sayılmaz, illa ki başka parametrelerin de bir doküman halde ortaya konulup bu hesabı doğrulaması gerekir ki kesin kıstas sayılabilsin.            Her neyse meseleye hesap kitap üzerinden değil de kabul görmüş genel bilgiler yönüyle baktığımız da mesela tabiatta humus bakımdan zengin orman alanlarının bilhassa rüzgârsız geçen gecelerinde havada ki karbondioksit miktarının normalin üç misline çıktığı gözlenmiş bir durumdur. Şüphesiz gözlenen bu durum en çokta gündüz orman altı vejetasyon için çok fayda sağlayan bir durum olarak karşımıza çıkmıştır.  Faydadan çok zararı olan diğer karşılaşacağım durum vaziyet ise deminde vurguladığımız gibi çağımızda hızla sanayileşmeyle birlikte bilhassa endüstri bölgelerinde fabrika bacalarından tüten dumanların havaya karışmasıyla ortaya çıkan karbondioksit miktarının hava kirliği yönünden artış kaydetmesidir. Neyse ki,  2 metreden daha az hızla esen bir rüzgârın sürüklediği karbondioksit ağırlıklı maddelerin difüzyon yoluyla bitki yapraklarının stoma hücrelerince emilimi sayesinde ve akabinde işleme tabi tutması sayesinde karbon kirliliğinin doğrudan insana ve çevreye yapacağı zararları bir nebze olsun dizginlenebiliyor. Hatta bu sayede karbon dengelerinin tamamen sarsılmasının önüne de geçilmiş olunmakta.  Tabii tabiatta aşırı karbondioksit maddesinin birikmesinin ortaya koyduğu olumsuz faktörlerden başka bir diğer başka olumsuz artçı deprem niteliğinde diyebileceğimiz faktörlerde söz konusudur. Nitekim meseleyi yine bitki yaprağının stomaları üzerinden örneklendirecek olursak aşırı su baskınları ya da ağaçları kökünden koparacak şekilde kasırga halde esen rüzgârlar bitkinin havalandırma gözenekleri diyebileceğimiz aynı zamanda bitkide ki gaz değişimini ve terlemeyi kontrol eden stomaların karşısına olumsuz yönde dış faktör olarak çıktığı gibi ayrıca stoma hücrelerinin kendi iç bünyesinde kopan dalgalanmalar ise karşısına iç artçı faktör olarak çıkmakta. Hatta tüm bu artçı etkilenmelere bitkinin gelişim durumu veya bitkinin önceki yaşam öyküsü,    daha gencecik veya daha yaşlıca olması gibi daha pek çok etken faktörleri de ilave edebiliriz.         Bilindiği üzere yapraklar, genellikle üzerlerine doğan güneş ışınları karşısında dik duruş sergilerler. Üstelik dik duruş sergilerken de güneşten gelen kuvvetli ışınların yakıcı veya kavurucu etkisinden korunmak içinde birbirlerine gölgeleyecek şekilde dizilim sergilerler. Doğrusu böyle bir diziliş manzarası karşısında hayretler içerisinde adeta kendimizden geçip dona kalmaktayız. Hayretimiz ve heyecanımız yatıştıktan sonra işin birde muhasebesini yapmaya koyulduğumuzda   “Nasıl oluyor da akıldan yoksun yapraklar böylesi bir dizilişe akıl sır erdiripte birbirlerini gölgelendirebiliyorlar”  şeklinde merakımıza mucib olan sorunun cevabı için ufkumuzu zorlamaktan kendimizi alamıyoruz da. Her neyse biz ufkumuzu ve hafızamızı zorlayıp cevabını araya duralım, oysaki botanikçiler bu işin sırrını bitkinin ışık karşısında gösterdiği bir takım değişik türden yönelme manevralarını fototropizm olarak tanımlayaraktan çoktan çözmüşler bile. Derken bizde bu arada geçte olsa yıllar sonra Nevroz çiçeğinin yüzünü güneşe doğru nasıl doğrulttuğunun sırrını çiçeğin sap kısmının fototropizme uygun donanım sayesinde gerçekleştirdiğini öğrenmiş olduk. Hatta yetmedi bitkilerde fototropizmin sadece güneşe yönelmek için işlev yüklenmediğini, bilhassa çiçeğinin solma noktasında ışıktan korumak içinde sap kısmının tersi istikametinde işlev yüklendiğini de öğrenmiş olduk. Böylece bu söz konusu işlevi sayesinde bitki yaprakları üzerinde ters bir döngü manevrasıyla hem meyve vermekte olan çiçekler tohumlarını aşırı ışıklara maruz kalmasına meydan vermemiş olur hem de tohumlarını toprağın bağrına sağ salim bir şekilde uygun şartlarda yeniden doğmak üzere bırakmış olurlar. Hatta daha da olmadı bitki bu iş için yetişme ortamı bulabileceği duvar aralıkları veya kaya çatlaklarına da sokularaktan yeniden doğuşunu gerçekleştirebiliyor da.  Örnek mi,  işte alp dağlarının yüksek kesimlerinde yetişme ortamı bulan beyaz çiçek olarak bilinen edelvays adlı bitki türü bunun en tipik misalini teşkil eder. Öyle ki bu bitki türü üzerinde ki gümüşi beyaz renkli narin tüyleri sayesinde ışık şiddetinin yan etkilerinden kendini korunaklı kıldığı gibi kendi hal lisaniyle hayatta her daim varım diyebiliyor da.                   Yine bilim adamları tarafından bir kısım yetişme ortamlarından elde edilen verilere baktığımızda bir takım bitkilerde osmotik değerin yükselmesine paralel olarak hidratürünün de düşük seviyelerde seyrettiği bilgisini ediniriz.  Keza nemli ortamlarda yetişen bitkilerin her bir yaprak başına düşen kuru madde miktarının ise kurak bitkilere göre daha az miktarlarda olduğunun bilgisine vakıf oluruz.  Ki, bu durum bitki için bir zaafiyet değil, bilakis kurak bitkilerin üstün becerisine işaret bir durumdur.  Nitekim bu durum kurak bitkilerin asimile ettikleri maddeleri kendi kök sistemi içerisinde depo ettiklerinin bir göstergesi güçlülüktür bu. Böylece kurak bitkiler üstün beceri kabiliyetleriyle önceden ürettikleri besinleri depolamakla bir şekilde kuraklığa karşı hem hazırlıksız yakalanmamış olurlar hem de değim yerindeyse kuraklığa karşı meydan okumuş olurlar.         Malumunuz bitki yaprakları küçücük ve kseromorf yapılı olduklarından özellikle nemli bitki gruplarında kök içi sarfiyatında ekonomik davranış sergiledikleri gözlenmiştir. Bu arada geniş yapraklıların yaprak başına düşen asimile madde miktarı baktığımızda kurak bitki yapraklarına nispeten düşük miktarlarda olmakla birlikte toplam geneline baktığımızda ise hatırı sayılı miktarlarda olduğu görülecektir. Nitekim soğuğun asimilasyon madde miktarına tesiri kuraklığın tesiriyle hemen hemen aynı olduğu gözlemlenmiştir.         Belli bir zaman dilimi içerisinde belli bir yaprak yüzeyi üzerinde gerçekleşen kuru organik madde miktarına o yaprağın verimliliği olarak tarif edilir. Dolayısıyla siz siz olun sakın ola ki yapraktan ne köy olur ne de kasaba deyip bitki yapraklarını hafife almayasınız.  Hele ki yukarıda onca anlatımlardan sonra şunu iyi görelim ki, bikere bir bitki topluluğunun toplamda 1 metre karelik yaprak yüzeyinde 1 saatte 1 kg ağırlığında şeker ürettiği artık bir sır değil gerçeğin ta kendisi bir mucize-i rabbaniyedir. Böylece bu mucize-i rabbaniye sayesinde hafife aldığımız o yapraklar ışığı absorbe etmek suretiyle tüm canlılara meyvesiyle yemişiyle gıda olmaktalar. Hakeza verim ekonomisine de çok büyük katkı sağlamaktalar. Hatta bu noktada tek bir ağaç bile başlı başına verimlilik dersek yeridir. Elbette ki bu verimlilik durduk yere kendiliğinden biranda gerçekleşmiyor, ta milyarlarca uzaklıkta gökkubbe üzerinde gelen ışınların yeryüzü sathına inmesiyle başlayan yıllar süren bir sürecin neticesinde ancak bu verimlilik neşvünema bulmakta. Nasıl ki bir çocuk süt emmeksizin ve emeklemeksizin ayağa kalkıp yürüyemiyorsa aynen öyle de gök kubbede konumlanmış güneş ışığı olmadan bir bitkide tohumlanıp filizlenmeksizin asla ne kök olabilir, ne gövde olabilir ne de dallarıyla budaklarıyla boy verip meyve olabilir. Besbelli ki işin sırrı ışık mucizesinde gizli.                     Vesselam.          
Ekleme Tarihi: 08 Ekim 2021 - Cuma

Işık Mucizesi

         Işık saniyede 300.000 kilometrelik bir hızla yol kat eden bir mucize-i rabbaniyedir. Öyle ki 300.000 kilometrelik hızı 60 rakamıyla çarptığımızda ışığın dakikada kat ettiği mesafeyi buluruz. Çıkan sonucu da 6 rakımıyla çarparsak bu kez ışığın 1 saatlik kat ettiği mesafeyi buluruz.  Ve bu çıkan rakamı da 24 rakamıyla çarptığımızda ışığın bir günlük kat ettiği mesafeyi hesaplamış oluruz. Hakeza bu çıkan sonucu da 365 rakamıyla çarptığımızda ise 9.460.800.000.000 kilometrelik ışık yılına denk düşen mesafeyi ölçümünü tespit etmiş oluruz.

          İşte görüyorsunuz yukarıda çarparaktan belirlenen bu ışık hızı ölçüm değerleri bizim bildiğimiz türden ölçümlerden farklı bir ölçüm değerleridir. Nitekim bizim bildiğimiz ölçüm değerlerinden başka mesela herhangi bir kumaşı rahatlıkla metre ile ölçebilirken söz konusu ışık olunca bu iş değişmekte, yani  bu demektir ki ışığın bir saniyede kat ettiği mesafe hiçte sanıldığı gibi kolay ölçülememektedir. Mesela astronotlar bu yüzden o bizim alışık olduğumuz kilometre, metre, santimetre ve milimetre cinsi gibi ölçüm birimlerin dışında ışık hızını ışık birimiyle ifade etmekteler zaten. Derken bu ölçü birimi sayesinde ışık hızıyla dünyamıza ulaşan güneş enerjisinden ancak iki milyarda bir oranından istifade edildiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Üstelik bu istifade noktasında büyük oranda aslan payını bitkiler doğrudan hücrelerinde absorbe etmek suretiyle kullanmaktalar. Dikkat edin absorbe dedik,  zira tabiatta yaratılmışlar içerisinde bitkilerin dışında güneş ışığını absorbe edecek kabiliyete haiz şimdiye kadar hiçbir canlı ve cansız varlığa pek rastlanılmamıştır. Bu öyle bir yetenek ki,  bir bakıyorsun bakteri tabiatında kamçılı ökaryotların bir cinsi Euglena türü bir hücreli canlılar bile yapısında bulunan klorofil sayesinde güneş enerjisini doğrudan kullanıp yeni hücreler üretebilme yeteneğini ortaya koyabiliyor. Madem öyle ışığın bitkiler üzerinde oynadığı önemli rolü üzerinde iyiden iyiye tefekkür edip bu arada bizde kararmış gönlümüzü ışıklandırma yeteneğini kazanabiliriz pekâlâ.  Tefekkür edelim ki, ışığın nimet boyutunu da idrak edip şükretme kabiliyetini de edinmiş olalım. Hem nasıl şükretmeyelim ki, baksanıza ışık sayesinde tüm yediğimiz besinlerin kaynağı bitkilere dayanmaktadır. Öyle ki bitkiler ışığı fotosentez yoluyla en iyi şekilde değerlendirip organik madde imal etme nimetiyle bizi buluşturup bu sayede ziyafet sofrasından yararlanmış oluruz. Bitkiler fotosentezle sadece ziyafet sofrası mı sunmaktalar, hiç kuşkusuz bunun yanı sıra ürettiği oksijenle nefes almamızı da sağlamaktalar.  Bu yüzden Allah’a ne kadar şükretsek azdır.

        Fotosentez mucizesi

        Bitkiler kökleriyle emdikleri su ve havadan aldıkları karbondioksiti (CO2’i) güneş ışığının devreye girmesiyle birlikte bünyesinde bulunan klorofil maddesiyle özümlemek suretiyle dünyada ki tüm şeker fabrikalarına taş çıkartacak derecede ilk evvela glikoz, sonra nişasta ve daha sonra da birtakım kimyasal bileşiklere dönüştürmektedir. Bu olay ilk bakışta teorik olarak basit gibi görünse de, aslında kazın ayağı hiçte öyle değil, bilakis kimyagerler bitki içerisinde cereyan eden bu asimilasyon olayı karşısında hayretler içerisinde dona kalmasına yetecek derecede çok yönlü komplike reaksiyonları bağrında taşımaktadır. Madem gıdalandığımız bitkiler bu denli maharet sahibi varlıklar o halde hem bilim adamları hem de bizler böylesi gıda fabrikalarımıza yaratan Yüce Allah’ı  ‘fikir-zikir-şükür’ ekseninde her daim anıp tabiat okumalarına derinlik katmak gerekir.  Ki, bu noktada bir şeker pancarı yaprağının her santimetre kare yüzeyinin fotosentez maharetiyle günde 1 mg glikoz ürettiğini okuma yazma bilmeyen bir insana söylediğimizde bunun ne anlama geldiğini bilmese bile “Amenna saddak” deyip hemen Allah’a sığındığını görmekteyiz. Hele birde bitkinin tamamını hesaba kattığımızda ortaya çıkacak rakamı bir düşünün,  şimdi gel de bu durumda Allah’a şükretmemek ne mümkün.  Hele Yüce Allah’ın halk ettiği güneş ışığının şiddetine bakar mısınız,  hem bitkinin toprak üstü kısmında organ teşekkülünün oluşumunu etkilemekte hem de bitkinin iç bünyesini oluşturan doku ve hücrelerin farklılaşması gibi bir dizi metabolik faaliyetlere etki yapmakta. Kelimenin tam anlamıyla ışık şiddeti bitkinin hem içine hem de dışına etki yapmakta.   Bu demektir ki ışığın gücü kendisinde değil etkisinde gizli. Nitekim ışığın bitki üzerinde ki etkisi belli bir zaman dilimi içerisinde gelişim evresiyle kendini gösterir ki,  bitkilerde ki bu gelişim evresi (süreci)   fotoperiyodizm olarak karşılık bulur.  Bir başka ifadeyle fotoperiyodizm bitkilerde filizlenme, büyüme, tropizm, metabolik faaliyet gibi bir dizi olayların tamamını kapsayan bir süreçtir. Böylece bitkinin doğuşundan gelişimine, gelişiminden meyve verme sürecine gelen fotoperiyod takvimine baktığımızda 1 kilogram glikozun üretimi için tüketilmesi gereken enerjinin 4.66 kilovat saatlik (kwh) güçte bir enerji olduğunu görürüz.  Bir de bunu total bazda düşündüğümüzde tüketilecek olan total enerjinin bitkinin kendisi de buna dâhil olmak üzere tüm hayvan ve insanların yemesinden tutunda her nefes alışverişine ve solunumuna ziyadesiyle yetecek derecede büyük bir enerji dolaşımı söz konusudur. İyi ki de bu enerji dolaşımı varda bu sayede tüm canlıların inorganik ve organik ihtiyaçları bitkilerin ürettikleri hammadde kaynağı sayesinde giderilmiş olmakta.

         Enerji dolaşımı bitkinin iç dünyasında cereyan ettiği gibi dış âleminde de cereyan etmekte.  Öyle ki bitkilerden elde edilen gıdaların herhangi bir canlının sindirim sistemi içerisinde oksijenle yakılıp solunumla oksitlenmesi ve akabinde karbondioksit olarak atmosfere transfer edilme hadisesi enerji dolaşımının en can alıcı yönünü ortaya koyar ki, bu enerji dolaşımı fotosentez mucizesi olarak karşılık bulur.  İyi ki de karbon yerinde çivili kalıp sabitlenmiyor, aksi halde yerinde kıpırdamaz bir halde tükenişe geçen karbondioksitin feryatlarıyla yer gök inlemiş olacaktı. Tabii karbondioksitin imdat feryatları aynı zamanda tüm canlı cansız varlıklarında tükeniş feryadı olacaktı. Allah’a şükürler olsun ki, Yüce Mevla’mız karbonu hava içerisinde az bir oranda tutup depoladığı gibi fotosentezle oksidiyonla ve bir takım kimyasal reaksiyonlar neticesinde açığa çıkan karbondioksit gazını da tabiattaki karbon çevrimine tabii tutmuştur. Şayet tabiatta karbon döngüsü olmasaydı zaman içerisinde havadaki karbondioksitin (CO2’in) azalmasıyla birlikte tüm canlılar ölümle burun buruna geleceklerdi. Anlaşılan o ki, canlılar âleminde sadece insanoğlunun kendi payına düşen atmosfere bıraktığı yıllık karbondioksit miktarı takriben 140 milyon tonu bulmaktadır. Keza hayvanlar ve azotu toprağa bağlayan bakteriler ise yılda 24.000 milyon ton kadar bırakarak katkıda bulunmaktalar. Birde bunlardan ayrı olarak Yüce Allah’ın lütfu keremiyle toprağın derinliklerinde muhafaza altına alınan turbo, kömür, petrol ve doğal gaz gibi rezervlerin tuttukları karbon kaynağıda yedek depo olarak bekletilmektedir. Görüldüğü üzere hayat her yönüyle bir yardımlaşma olarak yüzünü göstermekte. Böylece gözü görmez,  sağır dilsiz sandığımız nice envai türlü varlıklarla,  gözü gören, işiten insan ve hayvanların adeta el ele gönül gönüle vermeleriyle oluşan karbon dengesi kendi mecrasında akıp gittiğini görmekteyiz. İşte “Gönül yanması” diyebileceğimiz bu işbirliği neticesinde  “Ben yanmayım da kim yansın” dercesine atmosferde 700 milyar ton karbondioksit birikmektedir.  Gönül yanması iyi hoşta insanoğlu bir yandan da bilinçsizce yeraltında depo edilen karbonu hoyratça kullanmakla bu işbirliğine gölge düşürmektedir. Şayet bu çevre hassasiyetinde umursamazlık ve bilinçsizlik devam ederse maazallah karbon denge ayarlarının altüst olmasıyla birlikte hayatın durma noktasına gelebileceğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

           Işık doğudan doğar

           Evet, ışık doğudan doğup batıya doğru uzanmakta. Hatta ışık batıya uzanmakla kalmayıp, ısı ve su (H2O) faktörünün tam aksine tüm yeryüzüne nispeten yeknesak olarak dağılmıştır. Yani her canlı kendine düşen hissesini almakta. Dolayısıyla yeryüzünde ışık noksanlığından ötürü bitkilerin yetişemediği herhangi bir yer hemen hemen yok gibidir. Hatta bazı bitkilerin yıldızlardan aldığı bir takım sinyallerle gelişmelerini tamamladığı artık bir sır değil. Şu halde ışığın özellikle küçük sahalarda bitkilerin yayılışında çok etkin bir unsur olduğunu söyleyebiliriz. Fakat geniş alanlarda etkili olmadıkları da bir başka gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

          Kutup bölgelerinde vejetasyon eksikliğine neden olan etken faktör enlem boyutuyla alakalı kutup gecelerinin hüküm sürmesidir. Yani vejatasyon eksikliğine neden olan ışık faktöründen ziyade sıcaklık şartlarının uygun olmamasından kaynaklı bir durumdur.  Malum üzerinde güneşin etkisi ziyadesiyle egemen olduğu bölgelerde bölgeler de ise tamamen farklı bir flora hâkimdir. Ancak buralarda da hızlı sanayileşmenin önümüze koyduğu gerek hava kirliliği gerekse küresel boyutta fabrika bacalarından tütsüyen dumanlar, yoğun trafikle birlikte arabalardan çıkan eksoz dumanları ve akaryakıt gazlarının yeryüzünden atmosfere doğru ısı dengesini tersine döndürecek  (inversiyon) bir tehlikeli iklim şartlarının oluşabileceği bir süreç söz konusudur.  Öyle ki küresel ısınma denen hadise bir zamanlara tertemiz dünyamızı kararsız hale getirmiştir. Tabii çevre duyarlılığından yoksun sanayileşmeye bu şekilde adım atılırsa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki.  Artık bu noktadan sonra bize ancak züğürt tesellisi babından kararlı dünyamızı kararsız hale getirenler utansın demek düşer, zaten bundan başka elimizden bir şey gelmez de.  

      Güneş ışığının bileşimi

      Bakmayın siz öyle güneşin sanki enerjisi hiç tükenmeyecekmişçesine tüm evreni ışığıyla aydınlattığına,  oysaki dışı seni yakar içi misali elbette ki güneş enerjisi de tükenecektir.  Güneş enerjisi her şeye rağmen yine de 15–20 milyon derecelik sıcaklığı ile tüm cümle âleme ışık olmak için kendi iç âleminde dip kısmından yukarı çıkan dev hortumlar eşliğinde derin derin yanaraktan kıyamet saati gelinceye dek yaratılış gayesi doğrultusunda misyonunu devam ettireceği muhakkak.  Nitekim güneş bulunduğu noktadan milyonlarca kilometre dışarılara doğru kazan misali fokur fokur kaynayaraktan müthiş bir alev bombardımanıyla tüm âlemi selamlamak için vardır. Belli ki bu selamlama sıradan bir selamlama değil,  bilakis birtakım termonükleer reaksiyonlar eşliğinde 564 milyon ton hidrojen gazının 560 milyon ton helyum gazına dönüşmesiyle ortaya çıkan ve kendi etrafında pervane olmuş gezegenlere de ışık saçan bir enerji selamıdır bu. Ki, güneşin bu selamlamasıyla toplam enerjiden 4 milyon ton olan kısmı uzay sathına ışık ve radyasyon olarak yayılıp süzülürken diğer arta kalan 2 milyarda bir kısmı da dünyaya gönderilmek için vardır. Yani bu demektir ki, güneşin tek bir selamı bile dünyanın bağrında yaşayan tüm anlı cansız varlığa yetecek derecede pay edilmiş durumda.  Özellikle tek bir selamlamayla gelen bu ışığın  % 45’i 400 –750 mikro litre dalga boyları arasında konumlanan görünen ışınlar olup, diğerleri farklı bant dalga boylarında yer alan ışınlardır. Şöyle ki; güneş ışınları atmosferin termosfer tabakasının bitim noktası veya uzayla komşu olan ekzosferden başlayan yolculuğunu diğer katmanlara geçtiğinde de ziyası süzülerekten yol almakta. Bilim adamları işte bu süzülen ışınları mercek altına alıp incelediklerinde atmosferde ki kısa dalga boylu ışınların uzun dalga boylu ışınlara göre daha baskın bir şekilde absorbe edildiğini tespit etmişlerdir. Hatta tespit ettikleri bu absorbe ışınların maksimum enerji miktarının atmosferin en üst sınırında 470 mikrolitre dalga boyuna tekabül eden mavi ışınların ta kendisi ışınlar olduğunu tespit etmişlerdir.    Bilim adamları bunla da kalmayıp atmosferde % 21 oranlarında bulunan oksijenin bizatihi güneşten gelen mor ötesi ışınları (kısa boylu ültraviyole ışınları) absorbe ettiklerini ortaya koymuşlardır.  Böylece ortaya konan bu bilgiler ışığında üst atmosferde ayrışan iki atomluk oksijen molekülüyle yine ortamda bulunan bir atomluk oksijenin bir araya gelmesiyle birlikte ozon (O3)  molekülünü oluşturduklarını ortaya koymuşlardır.  İşte atmosferde oluşan bu gaz molekülü hepimizin bildiği üzere güneşten gelen zararlı ışınları (ultraviyole ışınları)  adeta yutup aynı zamanda bertaraf edebilecek nitelikte olan ozon tabakasından başkası değildir elbet.  Ancak ne var ki, burada da bilinçsiz sanayileşmenin hamlelerinin neden olduğu çevre kirlilikleri hayat kurtarıcımız diyebileceğimiz ozon tabakasının incelmesine yol açıp böylece incelmeye yüz tutan ozon tabakasının güneşten gelen uzun dalgalı ışınların etkisiyle delineceği noktasında alarm vereceği bilinen bir gerçekliktir.         

             Öyle anlaşılıyor ki, güneşin kısa dalga boylu ışınların etkisine giren oksijenin ayrışması demek,  aynı zamanda ortamda bir başka oksijenle reaksiyona girmesiyle birlikte hayat kurtarıcı diye addettiğimiz ozon molekülünün oluşması demektir. Ve oluşan bu ozon döngüsü devam edip dururda.  Bu tıpkı bir amibin bölünüp çoğalmasında olduğu gibi ozonda kendi iç parçalanmasını gerçekleştirme esnasında güneşin uzun dalga boylu ışınlarının etkisine maruz kalmasıyla birlikte ayrışan parçaların yeniden ozon moleküllerine dönüşmesi hadisesidir bu. İyi ki de ozon molekülleri kendini yenilemekteler, bu sayede hem güneş ışığının mor ötesi zararlı ışınlarından absorbe edici kabiliyetleri sayesinde korunmuş oluruz hem de dünya hayatımızda her daim gök kubbe de koruyucu tabakamız olmaktalar.  Nitekim Allah Teâlâ (c.c)  bu hususta “Gökyüzünü de korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise hala bundaki delilleri inkâr ederler” (Enbiya, 32) diye beyan buyurarak bu misyonuna işaret etmekte zaten.

       Bilindiği üzere evrende her varlık kendine özgü elektro manyetik radyasyon diye tabir edilen bir ışın yaymaktadır. Şayet maddenin ısısı yeterli bir seviyeye ulaşmışsa tıpkı demirin akkor haldeki etrafa ışık neşretmesi olayında olduğu gibi karşımıza görünen ışık olarak çıkacaktır. Malumunuz ısının düşmesi halinde ışıma frekansı azalacağından gözle görülemeyen ışınlar olarak bilinen kızıl ötesi radyasyon dalgalarına indirgenmekte. Nitekim yukarıda belirttiğimiz üzere güneşten yayılan radyasyonun (ışımanın) önce uzaya pay edilip sonrada geriye kalan iki milyarda birinin de atmosferde bir takım işlemler eşliğinde süzülerekten dünyamıza ulaştırılaraktan ihtiyacımız karşılanmakta. Atmosferde güneş ışınlarının işlendiği şundan besbellidir ki, bir bakıyorsun yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının dik veya yayınık oluşuna göre farklı dalga boylara ayrılıp gözümüzün bunlar içerisinden sadece 0,4–0,7 mikron aralığındaki tayfta olan cisimleri görebileceğini müşahede etmekteyiz. Yani bu bant aralığı dışındaki ışınları makroskobik olarak biz göremeyiz. Nitekim güneş ışınları gözümüze beyaz görünmekle beraber gerçekte bir prizma ya da yağmur sonrası hava içerisinde su damlacıkları içerisinden geçtiklerinde ancak 7 tayf halde renk kuşağına ayrıldığını görebilmekteyiz.  Özellikle gökkuşağı şeklinde ayrılan bu renkler arasında yeşil ve mavi renkler göz sağlığına iyi gelip ruhumuzu dinlendiriyor da dersek yeridir. Kaldı ki bilim adamları güneş ışınlarını sadece yedi renk tayf üzerine değil en ince ayrıntılarıyla iyice analiz ettiklerinde mordan kırmızıya kadar tutunda daha pek çok bir dizi sıralanmış değişik dalga boylarında ki ışık titreşimlerinin varlığını da tespit etmişlerdir.  Mesela tespit ettikleri ışık titreşimlerinden bilhassa 0,4 mikron altındakilerin kısa dalga boylarda olanların yakıcı ve öldürücü olduğunu, enerjice yüksek olanların ise mor ötesi denen ultraviyole ışınları olduğunu da ortaya koymuşlardır.  Ve bu arada ışık tayflarından ayrı olarak röntgen ışınları denen X ışınları ve gama ışınlarının da minimum dalga boylarında olduğunu tespit etmişlerdir. Bu demektir ki elektromanyetik radyo dalgalarında olduğu gibi metallerden ve beton engellerden geçebilecek türden 0,7 mikron üzeri dalga boylarına sahip ışınlarla karşı karşıyayız demektir. Ki; bu ışınlar yaklaşık bir iğne başı büyüklüğünde ve aynı zamanda görünür ışıktan daha uzun dalga boyunda kızıl ötesi ışınlar olarak adından (infrared veya infraruj)  söz ettirmektedir. Öyle ki söz konusu ışınları electromagnetic spektrum üzerinde dik düşürdüğümüzde renk spektrumunun sarı renge büründüğünü, yayınık bir şekilde düşürüldüğünde de kırmızı renge büründüğü gözlemlenmiştir.  Bitkiler üzerine düşen ışınların durumuna baktığımızda ise mesela ormanlarda gölge yapan ağaçların özellikle ışınların kısa dalga boylu olanlarını absorbe ettikleri gözlemlenmiştir. Yaprakları gölgede kalmayıp güneşte kalanlar da hem nitelik hem de nicelik bakımdan farklı ışınlara maruz kaldığı gözlemlenmiştir,  Bir diğer ışık tayflarından ayrı olarak değerlendireceğimiz ışınlar ise yeşil ve koyu kırmızı ışınlar olup bu tür ışınların enerji spektrumu maksimum 550 – 710 nm dalga boyu seviyelerde seyrettiği gözlemlenmiştir.    

 Işığın renklere ayrılması

       Işık tayfları üzerinde yapılan renk analiz çalışmalarıyla uzun dalga boyunda gözle görülebilen ışınların ince bir su tabakasından geçirildiğinde suyun renksiz bir görünüm aldığı gözlemlenirken kalın su tabakasından geçirildiğinde ise suyun mavi renkte görünüm aldığı belirlenmiştir. Hakeza ışığın bitkinin klorofili ile insanın gözü üzerinde ki absorpsiyon spektrumunun da 0,4–0,7 mikron aralığında görünen ışınlara denk düştüğü tespit edilmiştir. Böylece tespit edilen bu aralık aynı zamanda bize fotosentez için gerekli olan enerjinin de bu dalga boyu aralıkta gerçekleştiğini göstergesidir.  Ancak tespit edilen bu dalga boylarında insan gözü daha çok sarımsı yeşil ışınlar için hassasiyet gösterirken bitkilerde ışığı emmekle vazifeli klorofil ise sarımsı yeşil ışınları daha az miktarlarda absorbe ettiği gözlemlenmiştir. Kırmızı ve mavi ışınları ise tam aksine daha fazla miktarlarda absorbe ettiği gözlemlenmiştir. Mesela öyle bakteri türleri vardır ki bitki hücreleri ile hayvan hücreleri arasında geçit teşkil etmeleri hasebiyle, yani bünyelerinde klorofil maddesi bulundurmalarından dolayı kırmızı ötesi ışınlara daha duyarlı oldukları belirlenmiştir.  Hatta bitiki ile hayvan arasında geçit teşkil eden bu tip canlı protoplazmaların yapısında öyle de bir takım protein partikülleri de vardır ki,  tıpkı klorofilde olduğu gibi bunlarda ultraviyole ışınları absorbe etmekle mahirdirler.

         Had diyelim ki klorofili,  protein partiküllerini anladık ta,  peki ya, şu bitkilerde karotin maddesi ne demeli?  Doğrusu karotin maddesi hakkında fotosentez olayında oynadığı rol tam açıklık kazanmamakla beraber muhtemeldir ki ışık enerjisini klorofile taşıdığı yönünde bir işlevi söz konusudur.  Ayrıca karotinin kısa dalga boylu mavi ışınlarından tutunda ultraviyole ışınları da buna dâhil daha bir dizi ışınları absorbe ettiği bilinen bir gerçekliktir. Derken bu işlevi sayede yüksek dozda ki ultraviyole ışınları bitkiler üzerinde oluşturacağı zararlar bertaraf edilebiliyor.  Yani hücre zarları bir noktada kısa dalga boylu ışınları absorbe ederek plazmayı ultraviyole ışınların zararlarından korumuş oluyorlar.

        Işığın bitkilerin gelişimi üzerinde oluşturduğu etki

        Malumunuz tüm bitkiler hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri için minimal seviyelerde bile olsa ışık şiddetine maruz kalmaları gerekir. Ki,  maruz kalınabilecek ışık şiddeti bitkinin yetişme ortamının şartlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Bu değişiklik az veya çok ölçüde ışığın şiddet derecesini gösterir.  Genellikle çiçek ve meyvelerin oluşumu için gereken minimal ışık değeri vejetatif organların gelişmesine bağlı olarak kullanılan ışığın 2 misli olduğu belirlenmiştir. Bu arada gelişmişlikten söz etmişken orman altı vejetasyonda (ormanın gölgesinde) yetişen yeni çimlenmiş bitkilerin devamlı açlıkla mücadele halinde olduklarını belirtmekte fayda vardır.  Yine de bu şartlar altında anlık ya da eser miktarda bir ışık şiddetine maruz kaldıklarında hayatlarını sürdürebildikleri gözlemlenmiştir.  Anlaşılan o ki orman altı bitkilerin minimal ışık isteği  %1 değer olarak belirlenirken tropik bölge ormanlarında bu miktar % 0,3’e kadar düştüğü belirlenmiştir.  Keza heterotrof ve ilkel bitkilerin ışık isteğinin  %1’in altında bir değerlerde seyrettiği gözlenirken eğreltilerin ve yosunların çoğunda ışık isteğinin %1’den % 0,2 arasında değiştiği gözlenmiştir. İlkel bitkilerde ışık isteğinin az olmasının sebebi malum hücrelerinin klorofille dopdolu olması veya klorofilsiz kısımlarında madde üretimine ihtiyaçlarının olmamasından kaynaklanan bir durumdur. Dolayısıyla birçok cyanophyceae türlerini ıslak bölgelerde 3,5 mm derinliklerde hayatiyetlerini sürdürdüklerini görmek pekâlâ mümkün. Orman altı vejetasyonun ışık durumu ise mevsime göre farklılıklar arzetmektedir. Nitekim ilkbaharda ağaçlar yaprak vermeden önce çiçek açıp meyva verdikleri gözlemlenmiştir. Ayrıca ışık birçok ağaçların tomurcuklarının açılmasına da tesir etmekte. Ancak şu da var ki kayın ağacının tomurcukları sırf ışıkta açılabildikleri halde kaktüs tomurcuklarının açılmasında ışık tam tersi geriletici etki yaptığı gözlemlenmiştir.

        Işığın çimlenmeye etkisi           

        Işığın etkisi kendi gücünde derler ya,  gerçekten de ışık en bariz bir şekilde daha çok bitkilerin çimlenmesinde tesirini göstermektedir. Tabii bunun istisni durumları da söz konusu,  öyle ki ışık bazı tohumların çimlenmesini tetiklerken, bazılarında tam tersi bir durum oluşturmakta. Mesela flatine bitkilerinin tohumları senelerce karanlıkta çimlenmeden kalabiliyorlar. Şayet sözkonusu bitki tohumu 11–18 gün ışıkta kalırsa çimlenme %100’e bile tamamlanabiliyor. Nigella sativanın tohumları ise aydınlıktan ziyade karanlık ortamda daha gür bir şekilde çimlenmekteler.

       Bu arada çimlenme yalnız ışık şiddetine bağlı bir değer olmayıp aynı zamanda ışığın cinsine bağlı bir değer olarakta kendini gösterebiliyor. Mesela Dcrenella, Heteromolla bitkisinin karayosunu sadece beyaz ışıkta çimlenme eğilim gösterirken Tortella bitkisi de kırmızı ışıkta çimlenme eğiliminde olduğunu gösterir.

       Ekolojik bakımdan ışığın tesiri             

       Ekolojik bakımdan ışığın bitkilere olan tesiri iki şekilde incelenmekle beraber ışığın bitkilerin gelişimi üzerinde tesiri daha çok karbondioksit asimilasyonu şeklinde kendini göstermektedir. Bu yüzden yüksek dağ ortamlarında yetişen bitkiler genellikle hep kısa bodur (intermodüllü) halde, sert yapraklı,  parlak ve renkli çiçekli olarak görünüm sergilerler. Besbelli ki bu bitkilerde gelişme periyodu kısa olduğundan internodyumları sürekli olarak kısa kalmaktadır. Keza bu bitkilerin ışık isteği de farklılık arz etmekte.  Nitekim ova bitkileri daha az ışık şiddetinde asimilasyonu gerçekleştirdikleri halde dağ bitkilerinde bu ışık miktarı asimilasyona yetmeyebiliyor.

         Işık şiddeti bitkilerin yetişme yerinde istifade edebildikleri gün ışığının tümüne oranlayarak hesaplanmaktadır. Mesela gölgesiz yerde yetişen bir bitki için bu değer 1 olarak kabul edildiğinde 1/3 ışık isteği gün ışığının tamamının 1/3’üne karşılık gelen bir değer olarak hesaplandığı görülecektir.        

        Işık isteklerine göre bitkiler üç ekolojik gruba ayrılırlar:

        -Güneş bitkileri,

        -Yetişme yeri olarak hem güneş hem gölgeyi tercih eden bitkiler,

        -Gölge bitkileri.

       Güneş Bitkileri

        Bilhassa güneş gören bitkilerin gelişimi için ışık olmazsa olmaz şart mesabesinde etken bir unsurdur. Nitekim bu tür bitkilerin yüzü hep ışığa doğru olacak şekilde büyüdükleri belirlenmiştir. Zaten güneşte bu bitkilerin ışık isteğini % 100 olarak karşılar da. Dahası ışık sever diyebileceğimiz bu tür bitkiler tamamen açık ve alçak bitki türünden gruplar olup doğrudan doğruya güneşle özdeşleşmiş bitkilerdir.  Peki özdeşleşme iyi hoşta,  güneş ışınlarının zararlı etiklerinden nasıl korunuyorlar dediğimizde bir bakıyorsun bilhassa öğlen saatlerinde zararlı ışınların etkisinden korunmak için yapraklarını profil (görüntü) konumda tuttuklarını görüyoruz.  Malum,  profil konumda yaprakların her iki yüzeyi de aynı yapıda olup daha çok yayınık ışınlardan istifade etmektedirler. Sadece yapraklar mı, hiç kuşkusuz bitkiye yeşil rengini veren ve aynı zamanda asimilasyonda aktif rol oynayan klorofil hücreleri de profil pozisyonu almaktadırlar.

       Hem güneş hem de gölgeyi tercih eden bitkiler

       Bunlarda maksimal ışık isteği  %100, minimal isteği ise bitki türünden türüne değişen değerler şiddetinde tezahür etmekte. Hatta minimal nokta çiçeklilerde steril olanlara göre daha yüksek değerler de olduğu gözlenmiştir. Örneğin Hedera Helix (sarmaşık)  bitkinin çiçeğinde ışık şiddeti isteği %100–22 civarlara tekabül ederken, sterilite bölümlerinde minumum ışık şiddet isteği  %2 olduğu görülmüştür. Keza Senecio vulgaris bitkinin ışık isteği  %100-2 civarlarda seyrederken domuz ayrığı olarak bilinen Dactylis glomeratanın ışık isteği ise   %100-2 civarlarda seyretmektedir.

       Gölge bitkileri

       Gölge bitkilerin ışık isteği tam olarak yüzde yüz olarak gerçekleşmez. Tabii bu demek değildir ki yüzde yüz istifade edemiyorlar diye gölge bitkileri asla yetişmez, oysaki değil gölge bitkileri neredeyse karanlığa mahkûm bir halde daha henüz filizlenmeye yüz tutmuş öyle bitki türleri var ki saniyenin binde ikisinden daha fazla sürmeyen anlık bir flaş ışıkta bile gelişim gösterdikleri gözlenmiştir.  Derken bu tür bitkiler hem iyi şartlarda yetişen bitkilerle rekabet etmekten kaçınaraktan kendi gelişimine odaklanmakta hem de fazlaca güneş altında buharlaşmaya meydan vermemek için su bilânçolarını dengede tutmuş olurlar. İşte bu tür özelliklerinden dolayı kendilerinden nemcil anlamında higromorf bitkiler olarak adından söz ettirmiş olurlar. Kaldı ki mutedil, sıcak ve kurak iklimlerde yetişen bitkilerde gerektiğinde buharlaşmaya karşı gölgelenme refleksi göstererekten su bilançosunu dengesini tutma eğilimi gösterebiliyorlar.   

        Işığın karbondioksit asimilasyonuna olan etkisi

        Fotosentez olayı isminden de anlaşıldığı üzere ışığın bitki içerinde pigment içeren kromatofor hücre grupları tarafından absorbe edilip sentezlenmesi sayesinde asimilasyon gerçekleşmektedir.  Hiç kuşkusuz bu pigment hücre grupları arasında en dikkat çekeni klorofil maddesidir. Hem nasıl dikkat çekmesin ki, baksanıza bilhassa yaprakların iç gözeneklerinde konumlanmış bu söz konusu klorofil maddeleri güneşten gelen ışığı kendi iç mekanizmalarında özümleyip fotosentezin gerçekleşmesinde başrol oyuncu oldukları gibi değim yerindeyse bitkilerin üretici ağababaları olarak da adından söz ettirmektedirler.

        Peki, alg bitkilerinde durum vaziyet nasıldır acaba? Hele bilhassa oksijenli bakterilerin bulunduğu ortama yeşil bir alg konulup üzerine ışık gönderildiğinde bakterilerin en fazla kırmızı ve mavi ışınların olduğu yerlerde toplandıkları belirlenmiştir. Bu demektir ki alg bitkilerin bulunduğu bölgelerde oksijenin daha fazla birikeceği, dolayısıyla fotosentez olayının da bundan ötürü buralarda daha yüksek seviyelerde gerçekleşeceği sonucu ortaya çıkar.  Nitekim bakterilerle bu doğrultuda yapılan elde edilen sonuçlar Engelmann deneyi ile ispatlanmış gözüküyor da.    Ve yapılan bu deneylerle fotosentez olayının en fazla tesir ettiği alanlarda spektrofotometre ile yapılan renk ölçümlerinden elde edilen veriler bize klorofilin emilim miktarının maksimum kırmızı ışık dalga boyu spektrum aralığında konumlandığını göstermekte. İster istemez bu durumda mavi ışınlar aynı ölçekte absorbe edilse de fotosentezde rolü kırmızı dalga boyundaki gibi etkin olmayacaktır.  Bilindiği üzere bu noktada sadece karotin maddesi kısa boy dalga boyundaki mavi ve mor ışınlara duyarlılık gösterip absorbe etmekte.  Öyle anlaşılıyor ki bu alanlarda söz sahibi konumda olan, yani fotosentez için gerekli olan ışık tayfı klorofilin bizatihi kendisi olmaktadır. Hatta bir bakmışsın klorofil maddesi icabında kendi kendine de yetmeyip  “klorofil a” ve “klorofil b” şeklinde farklı kategorilerle de sahne alabiliyor.

         Klorofil a ve klorofil b’nin spektrum absorbsiyon değerleri genelde birbirine yakın duran ikili ikizler şeklinde gerçekleşmekte. Tek başlarına kala kaldıklarında ise mesela klorofil a’nın güneşten gelen ışığı absorbe etmesiyle birlikte derhal enerjik durum kazanaraktan aktif konuma geçebiliyor.  İşte minimal düzeyde de olsa bu söz konusu kazanılan enerji birimi bilim adamlarınca ışık parçacıkları temsil anlamında kuantum veya foton olarak tanımlanır. Nitekim bir kuantum enerjisi Erg (E) cinsinden 12403/ dalga boyu formülüyle hesaplandığında dalga boyu küçüldükçe enerjinin artığı görülecektir. Şu halde mavi ışınlar enerjice kırmızıdan daha zengin olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki; absorbe edilen kuantum ya tekrar kuantum olarak iade edilir, ya ısı enerjisine çevrilir ya da fotokimyevi reaksiyonlar için kullanılmakta.  Peki, bunlar arasında hangisi fotosentez için işe yarar diyorsanız elbette ki fotosentezde rol oynayan bu sonuncu durumdur. Çünkü fotosentez olayı genel olarak ışık şiddetiyle paralel olarak artış kaydetmekte. Ancak bu artış bir yere kadar elbet, o sınıra dayandığında ister istemez fotosentez hadisesi durağanlaşıp stabil kala kalacaktır.  Yani bu demektir ki doyum noktasında fotosentez için kullanılan karbondioksit ile solunumla üretilen karbondioksit miktarının birbirine eşitleneceği hızda bir eşik noktası oluşur ki,  işte bu eşik nokta birçok bilim dalında kompensasyon noktası olarak ifade edilir.  Ancak bu söz konusu kompensasyon nokta gölge bitkilerinde çok düşük değerlerdedir. Işık bitkilerinde ve gölgeye dayanıklı bitkilerde kompensasyon noktasının farklı olması ise solunum şiddetine bağlı olan bir durumdan kaynaklanır. Bilhassa gölgeye dayanıklı bitkilerin yapraklarında stoma sayısının azlığı nedeniyle gaz alışverişlerin de azalmalar nüksedip ister istemez solunumları da buna paralel zayıf seyredecektir. Nitekim gölge bitkilerinde fotosentez olayının vuku bulması için gerekli olan ışık şiddeti miktarı güneş bitkilerinin negatif karbondioksit bilânçosunu belirleyen noktasından başlaması bunu teyit ediyor. Demek ki ışık şartları müsait olsa bile karbondioksit asimilasyonu gölge bitkilerinde belirli standart limitlerin dışına çıkamamaktadır.

       Asimilasyon için kullanılan karbondioksit ile solunumda meydana gelen karbondioksit arasında ki farka net asimilasyon denmektedir. Net asimilasyon şiddetine neden olan faktörler ışık şiddeti, ısınma derecesi ve havadaki karbondioksit miktarıyla belirlenmektedir.  olmaktadır. Nitekim bitkilerde asimilasyon faaliyeti bu faktörlere bağlı olarak değişip mesela 500 kilogramağırlığında ki bir ağacın asimilasyonla takriben 250 kg karbon içerdiği belirlenmiştir. Üstelik bu miktardaki karbonu ancak 12 milyon metre küplük havayı absorbe ederekten üretilebiliyor. Keza ısı faktörü de asimilasyonda en önemli etken faktörlerden olup, asimilasyonla temperatür arasındaki ilişki bağının optimal eğri üzerindeki değerlerden görebiliyoruz da.  Önemine binaen grafikteki izlediği eğrilere baktığımızda temperatür yükseldikçe asimilasyonunda o ölçüde artış kaydettiğini görürüz. Ancak yukarıda da dedik ya, bu artış bir yere kadardır,  belirli bir noktadan sonra yani temperatür optimal seviyelere ulaştıktan sonra asimilasyonun durağanlık göstermesi kaçınılmazdır. Yeniden asimilasyonun start alması için mutlaka mevcut sıcaklığın minimum seviyelerde ki sıcaklığa inmesi gerekmektedir.

       Değişik iklim bölgelerine dağılmış olan muhtelif türden bitkilerin sıcaklık değişimlerinin minimum, maksimum ve optimum sıcaklık değerlerinin farklılık arz ettiği gözlemlenmiştir.  Mesela bulunduğumuz coğrafyamızın enlem boylarındaki bölgelerde konumlanmış bitkilerin optimal sıcaklık değerlerinin 20-30 santigrat derecelerde seyrederken maksimum değerlerin ise 35-50 santigrat derecelerde seyrettiği gözlemlenmiştir. İşte bu ve buna benzer verilerden hareketle uygun değer değerlere sahip bir bitkinin organik madde üretiminin düşük temperatürde ve az ışık şiddetinde gerçekleştiği görülmüştür. Ayrıca temperatür yükseldikçe fotosenteze nispeten solunumun daha fazla hızlı artış kaydettiği,  kompensasyon noktasının daha hızlı bir şekilde eşitlendiği gözlemlenmiştir.    Şu bir gerçek yüksek sıcaklık şartlarda gelişme kaydeden bitkilerde solunum hadisesinin daha yüksek tempoda seyretmesi demek bu tür bitkilerin aynı zamanda minimal ışık seviyelerde bile asimilasyon maddelerin hemen hepsini tüketeceği demektir. Zira ortada solunum için harcanan enerji söz konusudur.  Dolayısıyla stok organik madde üretimi ancak kuvvetli bir ışık şiddeti ile mümkün hale gelmektedir. Bir başka ifadeyle soğuk bölge bitkileri ekseriyetle zayıf ışık şiddetinde asimilasyon yapabildiklerinden madde üretimine geçebilmeleri için  %10 ışık şiddeti onlar için yeterli sayılmaktadır. Böylece her sıcaklık temperatürü için net asimilasyon ışık ihtiyacı farklı olduğu ortaya çıkar.    

      Karbondioksitin asimilasyona olan etkisi  

     Yukarıda üçüncü faktör olarak nitelendirdiğimiz karbondioksitin fire vermeksizin asimilasyona doğrudan etki yaptığı gözlemlenmiştir. Bilindiği üzere atmosferdeki karbondioksit oranı   % 00,03 düşük değerlerde seyretmesine rağmen tüm yeşil bitkilerin fotosentezi için yeterli olabiliyor,  ancak yine de bu oran kritik bir eşik nokta sayılır. Neyse ki karbondioksit her türlü yanma hadiseleriyle ortaya çıkabilecek türden bir gaz (mesela kömür karbon demek, yani oksijenle yanarak karbondioksit olmakta) olması hasebiyle bu kritik eşik yeryüzünden atmosfere yükselen karbon gazlarıyla telafi edilebiliyor.  Bu yüzden karbondioksitin tükenmesi şimdilik mümkün gözükmemektedir.  Hem kaldı ki karbondioksit tabiata tutunmada inatçı bir gaz olduğunu birbirine sıkı sıkıya birleşik halde bağlanışıyla ağırlığını ortaya koymakta. Ama bu demek değildir ki birbirine sıkı sıkıya bağlanıyorlar diye hiç ayrılmayacak gibiler,  malum ayırıcı ve ayrıştırıcı bir takım işlemler içinde bitki yaprakları devreye girerekten üstesinden gelinmekte. Öyle ki yapraklar bu inatçı karbondioksiti büyük bir ustalıkla güneş ışığı altında rahatlıkla karbon ve oksijene ayrıştırabiliyorlar da. Yine bir bakıyorsun odun denen nesnenin bizatihi kendisi oksijen, hidrojen ve karbondan müteşekkil ormanlardan elde edilen bir ürün olması hasebiyle onu bir yandan yakma esnasında karbonla oksijen birleşip duman halinde karbondioksit oluştururken, diğer yandan yanma esnasında hidrojenle oksijen birleştiğinde su buharı oluşturduğu görülür. Ne diyelim işte görüyorsunuz gerek birleştirme gerekse gerekse ayrıştırma denen hadiselerin arka planında belli ki ilahi kanunlarla kodlu olan bir programın şifreleri söz konusudur. Hiç kuşkusuz bu noktada insanoğluna düşen bu şifreleri çözüp tabiat okumalarını anlamlandırmak olmalıdır.  Hele bir insan tabiat okumalarımıza derinlik kattıkça tabiatta cereyan eden her türlü yanma olayları karşısında karbondioksit miktarının artış kaydettiğini gördükçe madde üretiminin de buna paralel olarak artış kaydedeceğini ve bu artışın   % 00,1 yoğunluktaki bir artış oranına tekabül eden bir hat halinde ilerlediğini fark etmiş olacaktır. Şayet bu karbondioksit yoğunluğu % 1’leri aşacak şekilde ilerleme kaydederse bu durumda insanoğlu bu kez karbondioksitin faydasından çok zarar vericiliğini kara kara düşünür olacaktır. İnsanoğlu nasıl kara kara düşünüyor olmasın ki, baksanıza çağımızda hızlı sanayileşmeyle birlikte karbondioksitinde buna paralel olarak daha şimdiden karbon monoksit hale dönüşerekten çevre kirliliğine ve zehirlenmeye sebebiyet teşkil ettiğini bilmeyen yoktur dersek yeridir. Hakeza karbondioksit sadece çevremizde değil bilhassa toprağın 20 cm üstü kısımlarında difüzyon yoluyla yayılıp birikerekten de etkisini gösterebiliyor. Yetmedi karbondioksit bileşenleri bir bakıyorsun toprakta yaşayan birtakım mikroorganizmalar ve bitki kökleri tarafından da dışarı salınabiliyor.  Malumunuz bu arada hem insanlar hem de hayvanlar boş durmayıp habire oksijen emip solunum yoluyla her nefes alışverişinde dışarıya karbondioksit çıkarmak suretiyle salınıma bilfiil katkı da sunmaktalar. Ancak insanın bu noktada hayvandan tek farkı tabiatın sadece belli bir alanında değil tabiatın hemen hemen her değişik noktalarında ve alanlarında mesken tutaraktan karbondioksitle her daim muhatap kalmasıdır.  Nasıl mı?  İnsanoğlu mesela mesleği icabı bir bakıyorsun taş fırında yanan bir ocağın körüğünü soluduğu gibi solarken de karbondioksiti akciğerine almış oluyor.  Hayvan öyle değil, ya merasında otlayarak gün geçirmekte ya da ahırında kalaraktan karbon kirliliği ile doğrudan içli dışlı olmaktan kendini arındırabiliyor.

        Karbondioksit asimilasyon miktar tayini

        Bilindiği üzere belirli bir zaman biriminde yaprak yüzeyinin absorbe edebileceği karbondioksit miktarı asimilasyon şiddeti olarak tarif edilir. Nitekim karbondioksit miktar tayini 1 desimetre karelik bir alanda miligram cinsinden hesap edilmektedir. Hatta bu hesaba yaprağın birim yüzey alanı da dâhildir. Derken yapılan hesaplamalarla bir yaprağın saat veya dakika cinsinden asimilasyon şiddeti veya günlük asimilasyon eğrileri istatiksel bir biçimde kolayca grafik üzerinde ortaya konulabiliyor. Yine de ortaya veri halde grafiksel ve istatiksel olarak konulan bu hesabın bitkinin madde üretimini belirleyicilik yönünden tek başına kesin bir kıstas sayılmaz, illa ki başka parametrelerin de bir doküman halde ortaya konulup bu hesabı doğrulaması gerekir ki kesin kıstas sayılabilsin. 

          Her neyse meseleye hesap kitap üzerinden değil de kabul görmüş genel bilgiler yönüyle baktığımız da mesela tabiatta humus bakımdan zengin orman alanlarının bilhassa rüzgârsız geçen gecelerinde havada ki karbondioksit miktarının normalin üç misline çıktığı gözlenmiş bir durumdur. Şüphesiz gözlenen bu durum en çokta gündüz orman altı vejetasyon için çok fayda sağlayan bir durum olarak karşımıza çıkmıştır.  Faydadan çok zararı olan diğer karşılaşacağım durum vaziyet ise deminde vurguladığımız gibi çağımızda hızla sanayileşmeyle birlikte bilhassa endüstri bölgelerinde fabrika bacalarından tüten dumanların havaya karışmasıyla ortaya çıkan karbondioksit miktarının hava kirliği yönünden artış kaydetmesidir. Neyse ki,  2 metreden daha az hızla esen bir rüzgârın sürüklediği karbondioksit ağırlıklı maddelerin difüzyon yoluyla bitki yapraklarının stoma hücrelerince emilimi sayesinde ve akabinde işleme tabi tutması sayesinde karbon kirliliğinin doğrudan insana ve çevreye yapacağı zararları bir nebze olsun dizginlenebiliyor. Hatta bu sayede karbon dengelerinin tamamen sarsılmasının önüne de geçilmiş olunmakta.  Tabii tabiatta aşırı karbondioksit maddesinin birikmesinin ortaya koyduğu olumsuz faktörlerden başka bir diğer başka olumsuz artçı deprem niteliğinde diyebileceğimiz faktörlerde söz konusudur. Nitekim meseleyi yine bitki yaprağının stomaları üzerinden örneklendirecek olursak aşırı su baskınları ya da ağaçları kökünden koparacak şekilde kasırga halde esen rüzgârlar bitkinin havalandırma gözenekleri diyebileceğimiz aynı zamanda bitkide ki gaz değişimini ve terlemeyi kontrol eden stomaların karşısına olumsuz yönde dış faktör olarak çıktığı gibi ayrıca stoma hücrelerinin kendi iç bünyesinde kopan dalgalanmalar ise karşısına iç artçı faktör olarak çıkmakta. Hatta tüm bu artçı etkilenmelere bitkinin gelişim durumu veya bitkinin önceki yaşam öyküsü,    daha gencecik veya daha yaşlıca olması gibi daha pek çok etken faktörleri de ilave edebiliriz.

        Bilindiği üzere yapraklar, genellikle üzerlerine doğan güneş ışınları karşısında dik duruş sergilerler. Üstelik dik duruş sergilerken de güneşten gelen kuvvetli ışınların yakıcı veya kavurucu etkisinden korunmak içinde birbirlerine gölgeleyecek şekilde dizilim sergilerler. Doğrusu böyle bir diziliş manzarası karşısında hayretler içerisinde adeta kendimizden geçip dona kalmaktayız. Hayretimiz ve heyecanımız yatıştıktan sonra işin birde muhasebesini yapmaya koyulduğumuzda   “Nasıl oluyor da akıldan yoksun yapraklar böylesi bir dizilişe akıl sır erdiripte birbirlerini gölgelendirebiliyorlar”  şeklinde merakımıza mucib olan sorunun cevabı için ufkumuzu zorlamaktan kendimizi alamıyoruz da. Her neyse biz ufkumuzu ve hafızamızı zorlayıp cevabını araya duralım, oysaki botanikçiler bu işin sırrını bitkinin ışık karşısında gösterdiği bir takım değişik türden yönelme manevralarını fototropizm olarak tanımlayaraktan çoktan çözmüşler bile. Derken bizde bu arada geçte olsa yıllar sonra Nevroz çiçeğinin yüzünü güneşe doğru nasıl doğrulttuğunun sırrını çiçeğin sap kısmının fototropizme uygun donanım sayesinde gerçekleştirdiğini öğrenmiş olduk. Hatta yetmedi bitkilerde fototropizmin sadece güneşe yönelmek için işlev yüklenmediğini, bilhassa çiçeğinin solma noktasında ışıktan korumak içinde sap kısmının tersi istikametinde işlev yüklendiğini de öğrenmiş olduk. Böylece bu söz konusu işlevi sayesinde bitki yaprakları üzerinde ters bir döngü manevrasıyla hem meyve vermekte olan çiçekler tohumlarını aşırı ışıklara maruz kalmasına meydan vermemiş olur hem de tohumlarını toprağın bağrına sağ salim bir şekilde uygun şartlarda yeniden doğmak üzere bırakmış olurlar. Hatta daha da olmadı bitki bu iş için yetişme ortamı bulabileceği duvar aralıkları veya kaya çatlaklarına da sokularaktan yeniden doğuşunu gerçekleştirebiliyor da.  Örnek mi,  işte alp dağlarının yüksek kesimlerinde yetişme ortamı bulan beyaz çiçek olarak bilinen edelvays adlı bitki türü bunun en tipik misalini teşkil eder. Öyle ki bu bitki türü üzerinde ki gümüşi beyaz renkli narin tüyleri sayesinde ışık şiddetinin yan etkilerinden kendini korunaklı kıldığı gibi kendi hal lisaniyle hayatta her daim varım diyebiliyor da.        

          Yine bilim adamları tarafından bir kısım yetişme ortamlarından elde edilen verilere baktığımızda bir takım bitkilerde osmotik değerin yükselmesine paralel olarak hidratürünün de düşük seviyelerde seyrettiği bilgisini ediniriz.  Keza nemli ortamlarda yetişen bitkilerin her bir yaprak başına düşen kuru madde miktarının ise kurak bitkilere göre daha az miktarlarda olduğunun bilgisine vakıf oluruz.  Ki, bu durum bitki için bir zaafiyet değil, bilakis kurak bitkilerin üstün becerisine işaret bir durumdur.  Nitekim bu durum kurak bitkilerin asimile ettikleri maddeleri kendi kök sistemi içerisinde depo ettiklerinin bir göstergesi güçlülüktür bu. Böylece kurak bitkiler üstün beceri kabiliyetleriyle önceden ürettikleri besinleri depolamakla bir şekilde kuraklığa karşı hem hazırlıksız yakalanmamış olurlar hem de değim yerindeyse kuraklığa karşı meydan okumuş olurlar.

        Malumunuz bitki yaprakları küçücük ve kseromorf yapılı olduklarından özellikle nemli bitki gruplarında kök içi sarfiyatında ekonomik davranış sergiledikleri gözlenmiştir. Bu arada geniş yapraklıların yaprak başına düşen asimile madde miktarı baktığımızda kurak bitki yapraklarına nispeten düşük miktarlarda olmakla birlikte toplam geneline baktığımızda ise hatırı sayılı miktarlarda olduğu görülecektir. Nitekim soğuğun asimilasyon madde miktarına tesiri kuraklığın tesiriyle hemen hemen aynı olduğu gözlemlenmiştir.

        Belli bir zaman dilimi içerisinde belli bir yaprak yüzeyi üzerinde gerçekleşen kuru organik madde miktarına o yaprağın verimliliği olarak tarif edilir. Dolayısıyla siz siz olun sakın ola ki yapraktan ne köy olur ne de kasaba deyip bitki yapraklarını hafife almayasınız.  Hele ki yukarıda onca anlatımlardan sonra şunu iyi görelim ki, bikere bir bitki topluluğunun toplamda 1 metre karelik yaprak yüzeyinde 1 saatte 1 kg ağırlığında şeker ürettiği artık bir sır değil gerçeğin ta kendisi bir mucize-i rabbaniyedir. Böylece bu mucize-i rabbaniye sayesinde hafife aldığımız o yapraklar ışığı absorbe etmek suretiyle tüm canlılara meyvesiyle yemişiyle gıda olmaktalar. Hakeza verim ekonomisine de çok büyük katkı sağlamaktalar. Hatta bu noktada tek bir ağaç bile başlı başına verimlilik dersek yeridir. Elbette ki bu verimlilik durduk yere kendiliğinden biranda gerçekleşmiyor, ta milyarlarca uzaklıkta gökkubbe üzerinde gelen ışınların yeryüzü sathına inmesiyle başlayan yıllar süren bir sürecin neticesinde ancak bu verimlilik neşvünema bulmakta. Nasıl ki bir çocuk süt emmeksizin ve emeklemeksizin ayağa kalkıp yürüyemiyorsa aynen öyle de gök kubbede konumlanmış güneş ışığı olmadan bir bitkide tohumlanıp filizlenmeksizin asla ne kök olabilir, ne gövde olabilir ne de dallarıyla budaklarıyla boy verip meyve olabilir. Besbelli ki işin sırrı ışık mucizesinde gizli.          

          Vesselam.   

      

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.