Selim Gürbüzer
Köşe Yazarı
Selim Gürbüzer
 

Büyük Patlama ve Diriliş

19. yüzyılda doğmaya başlayan materyalist akımlar evrenin sonsuz yıl öncesinden var olduğundan dem vuraraktan güya evrenin yaratılmadığı yönünde bir tez ortaya atmışlardır. Bu arada İsveçli fizik-kimya dalında Nobel kimya ödülü sahibi Svante August Arrhenius adında bilim adamı da adeta materyalist akımların ekmeğine yağ sürercesine şu anda evrende yer alan tüm canlı cansız varlıkların zaten ezelden yıldızlar arası uzayda zerreler halinde var olduklarını, zaman içerisinde evrimleşerek yaşayan varlıklara dönüştüğünden dem vurmuştur. Oysaki sonsuz yıl öncesine evren ve içindekilerini yaratılış evresi geçirmeksizin varlığından söz etmek hem eşyanın tabiatına aykırı bir durum hem de yaratılış gerçeği ile taban tabana zıt bir görüştür. Öyle ya, hem nasıl ki Said Nursi Hz.lerinin ‘Bir köy muhtarsız olamaz. Bir iğne ustasız olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?’ misalle izah getirdiği hakikatin ta kendisiyle karşı karşıya isek aynen öylede evren ve içindekilerde ezelden bugüne asla kendi kendine var olmamıştır gerçeği ile de karşı karşıyayız elbet. Hem kaldı ki sağduyulu pek çok bilim adamının çalışmalarıyla ortaya konan verilere baktığımızda materyalist kafada olan pek çok düşünürlerin dillendirdikleri görüşlerin tam aksine uzayda çok sayıda mor ötesi (ultraviyole) ışınların yeni hayati oluşumların teşekkülüne ve yaşamasına geçit vermeyeceğini gösteriyor.          Evet, materyalistlerin eşyanın tabiatına aykırı zıt görüş bataklığına düştüklerini Platon’un şu veciz: 'Yaşadığımız dünya gezegenlerin en eskisidir’ cümlesinde geçen eski ibaresinden de pekâlâ anlayabiliyoruz. Nitekim Platon cümlesini ‘eskisidir’ ibareyle bağlamakla aslında bize de bu arada Yüce Yaradan’ın dışında hiçbir canlı cansız varlığın ezeli ve ebedi olamayacağının gerçeğini de hatırlamamıza vesile oluyor. Kendi açısından ise bahse konu olan gezegenlerin öncelik ve sonralık yaratılış öyküsüne ve sıralamasına vurgu yapmış oluyor. Her neyse sonuçta ister meseleye bilimsel yönden eskidir ifadesiyle izahat gerilmeye çalışılsın ister dini açıdan yaratılış mucizesi olarak izahatta bulunulsun hiç fark etmez her iki izah tarzı da materyalistlerin kâinatın öncelik ve sonralık yaratılış halkalarını inkâr eden beyanlarını çürütmeye yeter artar da. Hele ki 20. Yüzyılda yapılan çok yönlü ilmi çalışmalar eşliğinde ve özellikle kâinatın bir başlangıcının olduğunu dile getiren Big-bang teorisi sayesinde bu tür materyalist düşünceler tarihin çöplerine bir çırpıda atılmasına ziyadesiyle yetmiştir diyebiliriz pekâlâ.           Her neyse gelinen noktada bilim dünyasında geniş bir şekilde kabul gören Big-bang teorisiyle evrenin 13,8 milyar öncesine dayanan bir tarihte tek bir noktadan genişleyerek bugünkü mükemmel haline kavuştuğunun anlaşılması üzerine, materyalistler bu kez evrenin kendi kendine tesadüfen meydana geldiği yönünde ipe sapa gelmez fikriyatları telkin etmeye başlamışlardır. Oysa kâinatın kendi kendine meydana gelmesi asla mümkün sebep olamaz.  Yoktan var olma ya da vardan yok olma kudreti ancak Yüce Allah’a has mümkün sebep ve mutlak sıfattır. Nitekim kâinatın yaratılışıyla alakalı kozmoloji (evren bilimi) ilmin verilerine baktığımızda her şey atomun yaratılış şifrelerinden kodlu olduğunu görürüz. Tüm kâinat en iyimser tahmini rakamlarla 15-20 milyar öncesinden nötron, proton ve elektron plazmasından ibaret tek devasa atom kütlesinin (on üzeri yetmiş dokuz, yani 1079 atom sayısı büyüklüğünde) ilahi kudretin ol emri doğrultusunda big-bang denen büyük patlamayla açığa çıkan gaz bulutlarından (atom ve elektron tozlarından) meydana gelmiştir. O halde ilk patlayan parçacıkların ‘Ol’ emri dışında kendi kendine tesadüfen mükemmel bir nizam-ı âlem oluşturması milyarda bir ihtimalle de olsa asla mümkün değildir. Zira Allah-ü Teâlâ; “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz sadece  ‘Ol!’ dememizdir.  O şeyde hemen oluverir” (Nahl, 40) diye beyan buyurmakta. Böylece ayet mealinden anlaşıldığı üzere yaratılan canlı cansız her şey Allah’ın ‘Ol!” emri doğrultusunda misyonunu icra etmektedir. Nitekim kâinatta cereyan eden tüm yaratılış kanunlarına tefekkür gözüyle baktığımızda hemen her alanda ve canlı cansız tüm varlıklar üzerinde külli iradenin tecelli dairelerini görebiliyoruz pekâlâ.            Malumunuz her yaratılan varlığın bir hayat öyküsü olduğu gibi yokluk öyküsü de söz konusudur. Şöyle ki; Yüce Allah’ın takdiriyle başlangıçta güneş ve tüm gezegenler dondurulmuş yekpare gaz ve toz bulutu halinde (nebula) tek bir atom üzereyken sonrasında yine Yüce Allah’ın takdiri ve “Kün” emriyle big-bang denen patlamayla trilyon rakamlarla ifade edilebilecek miktarlarda büyük bir enerjinin açığa çıkmasıyla birlikte tüm uzay adeta  atom parçacıkları lavlarına dönüşmüştür. Uzayda her bir atom parçacıkları soğumaya yüz tuttuğunda ise her bir atom parçacıklarının gruplar halinde yörüngelerine oturtulduğu, böylece aralarındaki itme ve çekme kuvvetlerinin bir dengede tutturulmasıyla birlikte kendi yörüngesinden bir başka yörüngeye kaymaksızın uzayda yerlerini almış oldular. Hele bilhassa içlerinde insanın da konuk olabileceği seçilmiş gözde gök cimi bir gezegen vardı ki, malum o hepimizin en yakından tanıdığı milyarlarca sene sürebilecek hazırlıkların neticesinde ağır metallerin birleşmesinden doğan ve gezegenler arasında en müstesna yeri olan dünya gezegeninden başkası değildir elbet. Hiç kuşkusuz dünyamızın gezegenler arasında en seçilmiş olmasının arka planında yatan yegâna ana sebep Yüce Allah’ın eşrefi mahlûkat ilan ettiği insanı en iyi şekilde konuk etsin diye müstesna kılınmış olunmasıdır.               Ne diyelim, işte görüyorsunuz Big-bang patlamasıyla büyük bir diriliş yaşayan her bir atom parçacığı çekirdekleri bir yandan galaksileri oluşturacak gaz kütlelerine dönüşürken, öte yandan da her bir atom parçacığının galaksi  (spiral mi, elips mi,  küre şeklinde mi) biçimlenmesi vuku bulur.  Böylece biçimlenen her bir o galaksi seyr-i âlem eyleyeceği yörüngesinde konumlanır. Düşünsenize bir incir çekirdeğinden koca ağacı gün yüzüne çıkaran Yüce Allah, elbette ki bir atom çekirdeğinden sınırsız bir kâinat ağacı gün yüzüne çıkarması kudretinin ve azametinin bir göstergesidir. İşte o ilk büyük patlayış denen big-bang hadisesiyle kâinatın yaratılış öyküsü tamamlanmış olur. Derken bir bakıyorsun aydınlık güneşimiz yaratılışından bugüne bir an olsun hiç boş durmayıp 4,6 milyar yıl öncesinden bugüne dek hem etrafına ışık saçıp ısıtıyor hem de bağrından solar wind denen proton ve elektron yüklü partikülleri içeren güneş rüzgârlarını (parçacık akımları) uzaya fırlatıp big-bang hadisesinin küçük taslağı diyebileceğimiz iyonizasyon olayına katkı sağlıyor.  Böylece atom üretiminde kaynak rol oynamış oluyor.         Yukarıda belirtilen veriler ışığında güneş sadece ısı ve ışık üretmiyor, aynı zamanda elektron yüklü parçacık üretimini de gerçekleştiriyor. Üstüne üstük üretilen atomlardan üst atmosferde kimyasal gaz ve alevli toz bulutlarının oluşumunu ihmal etmeyecek üretimdir bu.  Nasıl mı? Mesela galaksileri meydana getiren yoğunluk bakımdan düşük hidrojen bulutları bunun tipik misalini teşkil eder.  Ve hidrojen buralarda bir başıboş bulut oluşumu olarak değil tıpkı ekmek su ihtiyacını karşılar türden bir fonksiyon üstlenmiş olarak bulunur. Derken buralarda üretilen bulutların bir noktasında vorteksi andırır spiral bir dalgalanmayla start alan galaksinin ilk nüvesi oluşumu denen hadisede çekirdek yoğunlaşması vuku bulur. Öyle ki çekirdekte yoğunluk arttıkça vorteks dalgalanmaların hızı da o oranda artış kaydedip nüve oluşumların sediment halde toplanmalarını beraberinde getirir. Bir başka ifadeyle çökelek halde yıldız kümelerinin temelleri atılmış olur.           Anlaşılan o ki,  bir çekirdekte çökelek halde toplanmış nice koca galaksi silsilesi âlemler yüklüdür.  Yüce Allah (c.c), daha bilim adamlarının semanın duman halinde olduğunu keşfetmenin çok asırlar öncesinde “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti, ona ve arza isteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesinde) gelin!’ buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler” (Fussilet, 11) diye beyan buyurduğu ayet-i celileyle bu durumu kullarına ta baştan duyurmuştu zaten. Hatta Kur’an’da kelamı edilen dumansı bulutların merkez kaç kuvvet etkisiyle basınç altında sıkışaraktan katılaşıp her bir bulutun irili ufaklı küremsi gaz yumaklarına dönüştüğü bilinen bir gerçekliktir.  Ve bu söz konusu küremsi gaz bulutları içten içe yoğunlaştıkça bünyelerinde oluşan ısı artışıyla birlikte semada ışık yayan kandiller haline gelirler bile.  İşte semada misyon yüklenmiş bir şekilde konumlanan her bir gök cismi,  her bir galaksi ve her bir yıldız topluluğu tıpkı güneş sisteminde olduğu gibi kendi diriliş muştularını gerçekleştirirler,  Kendi diriliş muştularını gerçekleştirdikleri şundan besbellidir ki dünyamızda mevcut elementlerin hemen hemen aynısının yıldızlar âleminde ve hatta daha uzakta bulunan nebulalar üzerinde de izlerinin bariz bir şekilde mevcut olduğu belirlenmiştir,  Ki, gök cisimleriyle dünya arasında belirgin bir şekilde element bazında farklılığın olmaması kâinat hamurunun aynı Big-bang kazanında yoğrulduğunun gösteren bir durumdur bu. Nitekim bilim adamlarının kahır ekseriyeti dünya kabuğunun başlangıçta yekpare bir halde bitişik olduğunu, sonrasında sağdan soldan esen birtakım konveksiyon rüzgârımsın akımlarla arz kabuğu üzerinde kırılmalar ve çatlakların oluştuğu ve böylece bunun neticesinde birbirinden ayrılıp kıtalara dönüştüğü yönünde görüş bildirmişlerdir. Yani birbirine yapışık olan yeryüzü böyle bir olayın ardından kıtalara ayrılmış gözüküyor. Dahası bu demektir ki kıtalara ayrılan karaların arasındaki boşlukları denizlerle kaplı hale gelmesiyle birlikte dünyamız bugünkü halini almıştır. Nitekim Atlantik ötesi dediğimiz kıta önceden denizlerle kaplı bir kıta değildi, bilakis Atlantik’in ‘S’ harfi şeklinde spiral olması Avrupa ve Afrika'nın batı kıyı şeridi ile kuzey ve güney Amerika’nın doğu kıyı şeritlerinin çok önceden bitişikliğine bir işaret teşkil eden ve sonrasında birbirlerinden ayrıldıklarının bariz göstergesidir bu. Derken bir dizi yaşanan hadiseler eşliğinde dünyamızın haritası karalarıyla denizleriyle, gölleriyle, akarsularıyla, ovalarıyla, dağlarıyla son şeklini böyle almış olur.  Hele ki dünyamızın geçirmiş olduğu oluşum sürecini daha da bilimsel çalışmalarla iyi analiz edildiğinde çatlakların izlerini pekâlâ görmek mümkün olabileceği gibi dünyanın çeşitli yerlerinde birbirine benzer özelliklere sahip bitki florasının izlerini de görmek her an mümkün.  Zira Rabbü’l âlemin bu hususlarda “Bundan sonra arzı yaydı. O arzdan suyunu ve otlağını çıkardı” (Naziat, 30-31) beyan buyurmakla başlangıçta kıtaların bitişikken sonradan nasıl yayılarak ayrıldığına işaret etmekte. Kaldı ki gelinen noktada günümüzde jeoloji bilimi alanında ilerlemeler sayesinde artık eski çağlara ait bulunan her bir taş örneklerinin yaşından tutunda, sertliğine, cinsine, hangi alana ait olduğu gibi pek çok özelliklerinin en ince ayrıntısına kadar tüm sicili ortaya konulabiliyor. Örnek mi? İşte Hindistan’da bulunan bir takım taş numunelerinin milyonlarca yıl öncesinde ekvator bölgesinin güney kısımlarına ait taşlar olduğunun belirlenmesi bunu tipik misalini teşkil eder. Bakınız bu hususta Rabbü’l âlemin: ”O inkârcılar görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hâlâ inanmıyorlar mı” (Enbiya, 21/30).  diye beyan buyurmakta. Yine Yüce Allah (c.c) Kuran’da geçen dünya haritasının oluşumunu hatırlatan şu ayette ise: “Andolsun yarıkları, çatlakları ve kırıkları olan, kaynak aktarma ve bitirme özelliğine sahip parçalı yere!” (Tarık suresi, ayet:12) diye beyan buyurmakla, yani bir anlamda mealen  “O çatlayışla arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür”  gerçeğine işaret söz konusudur. Hakeza Jeologlarca kayaların dilini ve tabiatını okumaya çalışıldığında dünyamızın 4,5 milyon seneden beri var olduğu bir durum söz konusudur. Bu durumda anlaşılan o ki dünyamız gaz yığınından son şekli halini alıncaya dek bir dizi değişim ve dönüşümlerin muvacehesinde ilk evvela denizlerin canlılarla şenlendirildiği,  ardından eşrefi mahlûkat ilan edilen insanın kıyamete kadar sürecek olan dünya misafirliğinin elverişli şartlarının tam tekmil çerçevesine oturtulduğu bir aşamayla bu süreç tamamlanmış olur. İlginçtir galaksilerin oluşumu dünyamız kadar pek uzun sürmüyor. Bir başka ifadeyle dünyamızı oluşturan kıtalar milyonlarca yılda tamamlanmasına rağmen, bir bakıyorsun galaksiler altı saniye gibi kısa bir zaman diliminde oluşumunu tamamlamış oluyor. Ki,  Fizik bilginleri bu durumu Big-bang denen büyük bir patlama sürecinin neticesi bir oluşum olarak görürler.  Keza  ‘zaman’  denilen olguda büyük patlamayla vuku bulan bir oluşum olarak görülür. Kelimenin tam anlamıyla zaman denen mefhum Yüce Yaratıcının Kün (Ol!) emriyle oluşmuş bir olgudur. Nitekim Yüce Allah (c.c); “Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu “ol” demekten ibarettir, hemen oluverir” (Yasin suresi, 82) ayetiyle beyan buyurarak değil şu an ki yaşadığımız zaman dilimimiz, kıyamet günü gelip çattığında da Allah’ın  ‘kün’ emriyle bir zaman dilim kapanıp yeni bir zaman diliminin açılacağının oluşumunu müjdelemekte. Böylece Big-bang diyebileceğimiz kıyamet patlamasının ardından yeniden dirilişe geçeceğimiz muhakkak.  Öyle ya, nasıl ki kâinatın oluşumunda Big-bang hadisesiyle bir atom çekirdeğinden tüm galaksiler yaratılıp ve her yaratılana da hem   “doğuş zaman'  hem  ‘ecel zaman’  tayin ediliyorsa, aynen öyle de kıyametin kopmasıyla tüm insanlık kabir âleminden İsrafil (a.s)'ın Big-bang suru üflemesiyle ahiret zaman dilimine geçiş yapacaktır. İşte görüyorsunuz olacak olan veya yok olacak olan her şey Yüce Allah’ın “Ol” emrinde gizli.  Nitekim “Ol’ emriyle hayat bulan kâinat nizamını oluşturan elementler, bir bakıyorsun gün be gün entropisinin (enerjinin değersizleşme halinin) artmasıyla birlikte merkezden uzağa genişleyip geri döndürülemeyecek bir şekilde yine “Ol” emriyle bozulmaya, nizamsızlığa doğru evrildiğini gözlemlemekteyiz. Bunun anlamı bir gün bu sınırsız kâinat kitabının sayfalarının kapanıp her fani gibi evrenin de bir gün ecelinin dolacağı gerçeğidir. Hiç kuşkusuz büyük patlama veya büyük tufan sonrası dünyamızın samanyolu galaksisi içerisinde konumlanmasıyla birlikte oluşan dağ oluşumları, buzullaşma, yağmur, volkanik oluşumlar ve kıtaların kayması gibi bir dizi olağan üstü gerçekleşen pek çok hadiselerin daha büyük çaptası er ya da geç bir gün mutlaka kıyamet koptuğunda da yaşanacaktır. Böylece kıyamet koptuğunda dünya ve dünya içinde her ne varsa bunlardan örneğin  tüm bitkiler kökleriyle birlikte savrulacak, dağlar, taşlar,  kayalar büyük bir patlamayla çamurlu sel haline dönüşecek,  okyanuslar kabarıp büyük bir tsunami vuku bulacak ve  en nihayetinde gök kubbe ve yeryüzü iç içe geçip tüm canlıların ölümüyle birlikte büyük kıyametin tüm aşamaları tamamlanmış olacaktır.   Ve bu durumda her şeyin fani olduğunu tek baki olanın Yüce Allah olduğu gerçeğine kıyametin bizatihi kendisi hali lisaniyle şahitlik edip    “Ya baki entel baki” diyerekten ahiret hayatına geçiş yapılacaktır.            Allah Teâlâ yine bir ayet-i celilesin de; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde (deveranında), akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır” (Al-i İmran, 190)  diye beyan buyurmakla yaratılış kanunlarına dikkat kesilmemiz murad etmektedir.  Gerçekten de pür dikkat kesildiğimizde yer çekimi kanunundan tutunda termodinamik kanunur-, elektrik yükünün korunumu kanunu, momentumun korunumu kanunu ve hareket kanunları gibi bir dizi tüm tabiat kanunlarının ilahi kanunlara tabi olarak yaratılışlarından bugüne evrimleşmeye uğramaksızın  “Ol” emri doğrultusunda yüklenmiş oldukları program dâhilinde fonksiyon icra ettikleri görülecektir.  Madem kâinatın oluşumunda yaratılış kanunlarını geçerliliği söz konusu,    o halde bu durumda  “Her şey Zat-ı Vacib-ül Vücud Yaratıcının ol emriyle vücut bulmaktadır” fermanının gereğini yapmak düşer bize.           Vesselam.
Ekleme Tarihi: 19 Kasım 2021 - Cuma

Büyük Patlama ve Diriliş

19. yüzyılda doğmaya başlayan materyalist akımlar evrenin sonsuz yıl öncesinden var olduğundan dem vuraraktan güya evrenin yaratılmadığı yönünde bir tez ortaya atmışlardır. Bu arada İsveçli fizik-kimya dalında Nobel kimya ödülü sahibi Svante August Arrhenius adında bilim adamı da adeta materyalist akımların ekmeğine yağ sürercesine şu anda evrende yer alan tüm canlı cansız varlıkların zaten ezelden yıldızlar arası uzayda zerreler halinde var olduklarını, zaman içerisinde evrimleşerek yaşayan varlıklara dönüştüğünden dem vurmuştur. Oysaki sonsuz yıl öncesine evren ve içindekilerini yaratılış evresi geçirmeksizin varlığından söz etmek hem eşyanın tabiatına aykırı bir durum hem de yaratılış gerçeği ile taban tabana zıt bir görüştür. Öyle ya, hem nasıl ki Said Nursi Hz.lerinin ‘Bir köy muhtarsız olamaz. Bir iğne ustasız olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?’ misalle izah getirdiği hakikatin ta kendisiyle karşı karşıya isek aynen öylede evren ve içindekilerde ezelden bugüne asla kendi kendine var olmamıştır gerçeği ile de karşı karşıyayız elbet. Hem kaldı ki sağduyulu pek çok bilim adamının çalışmalarıyla ortaya konan verilere baktığımızda materyalist kafada olan pek çok düşünürlerin dillendirdikleri görüşlerin tam aksine uzayda çok sayıda mor ötesi (ultraviyole) ışınların yeni hayati oluşumların teşekkülüne ve yaşamasına geçit vermeyeceğini gösteriyor.

         Evet, materyalistlerin eşyanın tabiatına aykırı zıt görüş bataklığına düştüklerini Platon’un şu veciz: 'Yaşadığımız dünya gezegenlerin en eskisidir’ cümlesinde geçen eski ibaresinden de pekâlâ anlayabiliyoruz. Nitekim Platon cümlesini ‘eskisidir’ ibareyle bağlamakla aslında bize de bu arada Yüce Yaradan’ın dışında hiçbir canlı cansız varlığın ezeli ve ebedi olamayacağının gerçeğini de hatırlamamıza vesile oluyor. Kendi açısından ise bahse konu olan gezegenlerin öncelik ve sonralık yaratılış öyküsüne ve sıralamasına vurgu yapmış oluyor. Her neyse sonuçta ister meseleye bilimsel yönden eskidir ifadesiyle izahat gerilmeye çalışılsın ister dini açıdan yaratılış mucizesi olarak izahatta bulunulsun hiç fark etmez her iki izah tarzı da materyalistlerin kâinatın öncelik ve sonralık yaratılış halkalarını inkâr eden beyanlarını çürütmeye yeter artar da. Hele ki 20. Yüzyılda yapılan çok yönlü ilmi çalışmalar eşliğinde ve özellikle kâinatın bir başlangıcının olduğunu dile getiren Big-bang teorisi sayesinde bu tür materyalist düşünceler tarihin çöplerine bir çırpıda atılmasına ziyadesiyle yetmiştir diyebiliriz pekâlâ.

          Her neyse gelinen noktada bilim dünyasında geniş bir şekilde kabul gören Big-bang teorisiyle evrenin 13,8 milyar öncesine dayanan bir tarihte tek bir noktadan genişleyerek bugünkü mükemmel haline kavuştuğunun anlaşılması üzerine, materyalistler bu kez evrenin kendi kendine tesadüfen meydana geldiği yönünde ipe sapa gelmez fikriyatları telkin etmeye başlamışlardır. Oysa kâinatın kendi kendine meydana gelmesi asla mümkün sebep olamaz.  Yoktan var olma ya da vardan yok olma kudreti ancak Yüce Allah’a has mümkün sebep ve mutlak sıfattır. Nitekim kâinatın yaratılışıyla alakalı kozmoloji (evren bilimi) ilmin verilerine baktığımızda her şey atomun yaratılış şifrelerinden kodlu olduğunu görürüz. Tüm kâinat en iyimser tahmini rakamlarla 15-20 milyar öncesinden nötron, proton ve elektron plazmasından ibaret tek devasa atom kütlesinin (on üzeri yetmiş dokuz, yani 1079 atom sayısı büyüklüğünde) ilahi kudretin ol emri doğrultusunda big-bang denen büyük patlamayla açığa çıkan gaz bulutlarından (atom ve elektron tozlarından) meydana gelmiştir. O halde ilk patlayan parçacıkların ‘Ol’ emri dışında kendi kendine tesadüfen mükemmel bir nizam-ı âlem oluşturması milyarda bir ihtimalle de olsa asla mümkün değildir. Zira Allah-ü Teâlâ; “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz sadece  ‘Ol!’ dememizdir.  O şeyde hemen oluverir” (Nahl, 40) diye beyan buyurmakta. Böylece ayet mealinden anlaşıldığı üzere yaratılan canlı cansız her şey Allah’ın ‘Ol!” emri doğrultusunda misyonunu icra etmektedir. Nitekim kâinatta cereyan eden tüm yaratılış kanunlarına tefekkür gözüyle baktığımızda hemen her alanda ve canlı cansız tüm varlıklar üzerinde külli iradenin tecelli dairelerini görebiliyoruz pekâlâ.

           Malumunuz her yaratılan varlığın bir hayat öyküsü olduğu gibi yokluk öyküsü de söz konusudur. Şöyle ki; Yüce Allah’ın takdiriyle başlangıçta güneş ve tüm gezegenler dondurulmuş yekpare gaz ve toz bulutu halinde (nebula) tek bir atom üzereyken sonrasında yine Yüce Allah’ın takdiri ve “Kün” emriyle big-bang denen patlamayla trilyon rakamlarla ifade edilebilecek miktarlarda büyük bir enerjinin açığa çıkmasıyla birlikte tüm uzay adeta  atom parçacıkları lavlarına dönüşmüştür. Uzayda her bir atom parçacıkları soğumaya yüz tuttuğunda ise her bir atom parçacıklarının gruplar halinde yörüngelerine oturtulduğu, böylece aralarındaki itme ve çekme kuvvetlerinin bir dengede tutturulmasıyla birlikte kendi yörüngesinden bir başka yörüngeye kaymaksızın uzayda yerlerini almış oldular. Hele bilhassa içlerinde insanın da konuk olabileceği seçilmiş gözde gök cimi bir gezegen vardı ki, malum o hepimizin en yakından tanıdığı milyarlarca sene sürebilecek hazırlıkların neticesinde ağır metallerin birleşmesinden doğan ve gezegenler arasında en müstesna yeri olan dünya gezegeninden başkası değildir elbet. Hiç kuşkusuz dünyamızın gezegenler arasında en seçilmiş olmasının arka planında yatan yegâna ana sebep Yüce Allah’ın eşrefi mahlûkat ilan ettiği insanı en iyi şekilde konuk etsin diye müstesna kılınmış olunmasıdır.   

           Ne diyelim, işte görüyorsunuz Big-bang patlamasıyla büyük bir diriliş yaşayan her bir atom parçacığı çekirdekleri bir yandan galaksileri oluşturacak gaz kütlelerine dönüşürken, öte yandan da her bir atom parçacığının galaksi  (spiral mi, elips mi,  küre şeklinde mi) biçimlenmesi vuku bulur.  Böylece biçimlenen her bir o galaksi seyr-i âlem eyleyeceği yörüngesinde konumlanır. Düşünsenize bir incir çekirdeğinden koca ağacı gün yüzüne çıkaran Yüce Allah, elbette ki bir atom çekirdeğinden sınırsız bir kâinat ağacı gün yüzüne çıkarması kudretinin ve azametinin bir göstergesidir. İşte o ilk büyük patlayış denen big-bang hadisesiyle kâinatın yaratılış öyküsü tamamlanmış olur. Derken bir bakıyorsun aydınlık güneşimiz yaratılışından bugüne bir an olsun hiç boş durmayıp 4,6 milyar yıl öncesinden bugüne dek hem etrafına ışık saçıp ısıtıyor hem de bağrından solar wind denen proton ve elektron yüklü partikülleri içeren güneş rüzgârlarını (parçacık akımları) uzaya fırlatıp big-bang hadisesinin küçük taslağı diyebileceğimiz iyonizasyon olayına katkı sağlıyor.  Böylece atom üretiminde kaynak rol oynamış oluyor.

        Yukarıda belirtilen veriler ışığında güneş sadece ısı ve ışık üretmiyor, aynı zamanda elektron yüklü parçacık üretimini de gerçekleştiriyor. Üstüne üstük üretilen atomlardan üst atmosferde kimyasal gaz ve alevli toz bulutlarının oluşumunu ihmal etmeyecek üretimdir bu.  Nasıl mı? Mesela galaksileri meydana getiren yoğunluk bakımdan düşük hidrojen bulutları bunun tipik misalini teşkil eder.  Ve hidrojen buralarda bir başıboş bulut oluşumu olarak değil tıpkı ekmek su ihtiyacını karşılar türden bir fonksiyon üstlenmiş olarak bulunur. Derken buralarda üretilen bulutların bir noktasında vorteksi andırır spiral bir dalgalanmayla start alan galaksinin ilk nüvesi oluşumu denen hadisede çekirdek yoğunlaşması vuku bulur. Öyle ki çekirdekte yoğunluk arttıkça vorteks dalgalanmaların hızı da o oranda artış kaydedip nüve oluşumların sediment halde toplanmalarını beraberinde getirir. Bir başka ifadeyle çökelek halde yıldız kümelerinin temelleri atılmış olur.

          Anlaşılan o ki,  bir çekirdekte çökelek halde toplanmış nice koca galaksi silsilesi âlemler yüklüdür.  Yüce Allah (c.c), daha bilim adamlarının semanın duman halinde olduğunu keşfetmenin çok asırlar öncesinde “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti, ona ve arza isteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesinde) gelin!’ buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler” (Fussilet, 11) diye beyan buyurduğu ayet-i celileyle bu durumu kullarına ta baştan duyurmuştu zaten. Hatta Kur’an’da kelamı edilen dumansı bulutların merkez kaç kuvvet etkisiyle basınç altında sıkışaraktan katılaşıp her bir bulutun irili ufaklı küremsi gaz yumaklarına dönüştüğü bilinen bir gerçekliktir.  Ve bu söz konusu küremsi gaz bulutları içten içe yoğunlaştıkça bünyelerinde oluşan ısı artışıyla birlikte semada ışık yayan kandiller haline gelirler bile.  İşte semada misyon yüklenmiş bir şekilde konumlanan her bir gök cismi,  her bir galaksi ve her bir yıldız topluluğu tıpkı güneş sisteminde olduğu gibi kendi diriliş muştularını gerçekleştirirler,  Kendi diriliş muştularını gerçekleştirdikleri şundan besbellidir ki dünyamızda mevcut elementlerin hemen hemen aynısının yıldızlar âleminde ve hatta daha uzakta bulunan nebulalar üzerinde de izlerinin bariz bir şekilde mevcut olduğu belirlenmiştir,  Ki, gök cisimleriyle dünya arasında belirgin bir şekilde element bazında farklılığın olmaması kâinat hamurunun aynı Big-bang kazanında yoğrulduğunun gösteren bir durumdur bu. Nitekim bilim adamlarının kahır ekseriyeti dünya kabuğunun başlangıçta yekpare bir halde bitişik olduğunu, sonrasında sağdan soldan esen birtakım konveksiyon rüzgârımsın akımlarla arz kabuğu üzerinde kırılmalar ve çatlakların oluştuğu ve böylece bunun neticesinde birbirinden ayrılıp kıtalara dönüştüğü yönünde görüş bildirmişlerdir. Yani birbirine yapışık olan yeryüzü böyle bir olayın ardından kıtalara ayrılmış gözüküyor. Dahası bu demektir ki kıtalara ayrılan karaların arasındaki boşlukları denizlerle kaplı hale gelmesiyle birlikte dünyamız bugünkü halini almıştır. Nitekim Atlantik ötesi dediğimiz kıta önceden denizlerle kaplı bir kıta değildi, bilakis Atlantik’in ‘S’ harfi şeklinde spiral olması Avrupa ve Afrika'nın batı kıyı şeridi ile kuzey ve güney Amerika’nın doğu kıyı şeritlerinin çok önceden bitişikliğine bir işaret teşkil eden ve sonrasında birbirlerinden ayrıldıklarının bariz göstergesidir bu. Derken bir dizi yaşanan hadiseler eşliğinde dünyamızın haritası karalarıyla denizleriyle, gölleriyle, akarsularıyla, ovalarıyla, dağlarıyla son şeklini böyle almış olur.  Hele ki dünyamızın geçirmiş olduğu oluşum sürecini daha da bilimsel çalışmalarla iyi analiz edildiğinde çatlakların izlerini pekâlâ görmek mümkün olabileceği gibi dünyanın çeşitli yerlerinde birbirine benzer özelliklere sahip bitki florasının izlerini de görmek her an mümkün.  Zira Rabbü’l âlemin bu hususlarda “Bundan sonra arzı yaydı. O arzdan suyunu ve otlağını çıkardı” (Naziat, 30-31) beyan buyurmakla başlangıçta kıtaların bitişikken sonradan nasıl yayılarak ayrıldığına işaret etmekte. Kaldı ki gelinen noktada günümüzde jeoloji bilimi alanında ilerlemeler sayesinde artık eski çağlara ait bulunan her bir taş örneklerinin yaşından tutunda, sertliğine, cinsine, hangi alana ait olduğu gibi pek çok özelliklerinin en ince ayrıntısına kadar tüm sicili ortaya konulabiliyor. Örnek mi? İşte Hindistan’da bulunan bir takım taş numunelerinin milyonlarca yıl öncesinde ekvator bölgesinin güney kısımlarına ait taşlar olduğunun belirlenmesi bunu tipik misalini teşkil eder. Bakınız bu hususta Rabbü’l âlemin: ”O inkârcılar görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık? Hâlâ inanmıyorlar mı” (Enbiya, 21/30).  diye beyan buyurmakta. Yine Yüce Allah (c.c) Kuran’da geçen dünya haritasının oluşumunu hatırlatan şu ayette ise: “Andolsun yarıkları, çatlakları ve kırıkları olan, kaynak aktarma ve bitirme özelliğine sahip parçalı yere!” (Tarık suresi, ayet:12) diye beyan buyurmakla, yani bir anlamda mealen  “O çatlayışla arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür”  gerçeğine işaret söz konusudur. Hakeza Jeologlarca kayaların dilini ve tabiatını okumaya çalışıldığında dünyamızın 4,5 milyon seneden beri var olduğu bir durum söz konusudur. Bu durumda anlaşılan o ki dünyamız gaz yığınından son şekli halini alıncaya dek bir dizi değişim ve dönüşümlerin muvacehesinde ilk evvela denizlerin canlılarla şenlendirildiği,  ardından eşrefi mahlûkat ilan edilen insanın kıyamete kadar sürecek olan dünya misafirliğinin elverişli şartlarının tam tekmil çerçevesine oturtulduğu bir aşamayla bu süreç tamamlanmış olur. İlginçtir galaksilerin oluşumu dünyamız kadar pek uzun sürmüyor. Bir başka ifadeyle dünyamızı oluşturan kıtalar milyonlarca yılda tamamlanmasına rağmen, bir bakıyorsun galaksiler altı saniye gibi kısa bir zaman diliminde oluşumunu tamamlamış oluyor. Ki,  Fizik bilginleri bu durumu Big-bang denen büyük bir patlama sürecinin neticesi bir oluşum olarak görürler.  Keza  ‘zaman’  denilen olguda büyük patlamayla vuku bulan bir oluşum olarak görülür. Kelimenin tam anlamıyla zaman denen mefhum Yüce Yaratıcının Kün (Ol!) emriyle oluşmuş bir olgudur. Nitekim Yüce Allah (c.c); “Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu “ol” demekten ibarettir, hemen oluverir” (Yasin suresi, 82) ayetiyle beyan buyurarak değil şu an ki yaşadığımız zaman dilimimiz, kıyamet günü gelip çattığında da Allah’ın  ‘kün’ emriyle bir zaman dilim kapanıp yeni bir zaman diliminin açılacağının oluşumunu müjdelemekte. Böylece Big-bang diyebileceğimiz kıyamet patlamasının ardından yeniden dirilişe geçeceğimiz muhakkak.  Öyle ya, nasıl ki kâinatın oluşumunda Big-bang hadisesiyle bir atom çekirdeğinden tüm galaksiler yaratılıp ve her yaratılana da hem   “doğuş zaman'  hem  ‘ecel zaman’  tayin ediliyorsa, aynen öyle de kıyametin kopmasıyla tüm insanlık kabir âleminden İsrafil (a.s)'ın Big-bang suru üflemesiyle ahiret zaman dilimine geçiş yapacaktır. İşte görüyorsunuz olacak olan veya yok olacak olan her şey Yüce Allah’ın “Ol” emrinde gizli.  Nitekim “Ol’ emriyle hayat bulan kâinat nizamını oluşturan elementler, bir bakıyorsun gün be gün entropisinin (enerjinin değersizleşme halinin) artmasıyla birlikte merkezden uzağa genişleyip geri döndürülemeyecek bir şekilde yine “Ol” emriyle bozulmaya, nizamsızlığa doğru evrildiğini gözlemlemekteyiz. Bunun anlamı bir gün bu sınırsız kâinat kitabının sayfalarının kapanıp her fani gibi evrenin de bir gün ecelinin dolacağı gerçeğidir. Hiç kuşkusuz büyük patlama veya büyük tufan sonrası dünyamızın samanyolu galaksisi içerisinde konumlanmasıyla birlikte oluşan dağ oluşumları, buzullaşma, yağmur, volkanik oluşumlar ve kıtaların kayması gibi bir dizi olağan üstü gerçekleşen pek çok hadiselerin daha büyük çaptası er ya da geç bir gün mutlaka kıyamet koptuğunda da yaşanacaktır. Böylece kıyamet koptuğunda dünya ve dünya içinde her ne varsa bunlardan örneğin  tüm bitkiler kökleriyle birlikte savrulacak, dağlar, taşlar,  kayalar büyük bir patlamayla çamurlu sel haline dönüşecek,  okyanuslar kabarıp büyük bir tsunami vuku bulacak ve  en nihayetinde gök kubbe ve yeryüzü iç içe geçip tüm canlıların ölümüyle birlikte büyük kıyametin tüm aşamaları tamamlanmış olacaktır.   Ve bu durumda her şeyin fani olduğunu tek baki olanın Yüce Allah olduğu gerçeğine kıyametin bizatihi kendisi hali lisaniyle şahitlik edip    “Ya baki entel baki” diyerekten ahiret hayatına geçiş yapılacaktır.  

         Allah Teâlâ yine bir ayet-i celilesin de; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde (deveranında), akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır” (Al-i İmran, 190)  diye beyan buyurmakla yaratılış kanunlarına dikkat kesilmemiz murad etmektedir.  Gerçekten de pür dikkat kesildiğimizde yer çekimi kanunundan tutunda termodinamik kanunur-, elektrik yükünün korunumu kanunu, momentumun korunumu kanunu ve hareket kanunları gibi bir dizi tüm tabiat kanunlarının ilahi kanunlara tabi olarak yaratılışlarından bugüne evrimleşmeye uğramaksızın  “Ol” emri doğrultusunda yüklenmiş oldukları program dâhilinde fonksiyon icra ettikleri görülecektir.  Madem kâinatın oluşumunda yaratılış kanunlarını geçerliliği söz konusu,    o halde bu durumda  “Her şey Zat-ı Vacib-ül Vücud Yaratıcının ol emriyle vücut bulmaktadır” fermanının gereğini yapmak düşer bize.

          Vesselam.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.