Selçuk Özdağ
Köşe Yazarı
Selçuk Özdağ
 

Tersine Dönen Dünya

Dünya tersine döndü. Ne ilginçtir ki, iddia ve söylemlerinin aksine; yalan söyleyen, çalan, ihaleye fesat karıştıran, yolsuzluk yapan, aidiyet duydukları dini, ırkı, ideolojiyi bir ikbal aracı haline getirenler, bir inancın yegane temsilcisi gibi onu uhdesine alan ve mesela kendilerini “siyasal İslamcı” olarak niteleyenler iken, çalmayın, kul hakkı yemeyin, adalete, inanca siyaset karıştırmayın diyenler ise “solcular”, “Atatürkçüler” veya herhangi bir inanca müntesip olmayanlar...! Halbuki topluma ahlak ve adalet getirmesi gerekenlerin dini-ahlaki hassasiyetlerinin yüksek olduğunu ifade eden söz konusu bu kesimlerin olması gerekmez miydi? Bu nasıl bir yanılsamadır böyle? Ama öyle olmadı, dünün ne kadar “DAR-ÜL HARB” sempatizanı ve destekçisi varsa, bu devleti müstekbir olarak görenler dâhil PKK gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletine TECE diyen varsa, devlet/millet malına ganimet malı gibi yüklendiler. Devletin kendilerince sahibi olunca da zalim devlet, kafir devlet gibi argümanlarını terk ederek “en devletçi!” “en kızıl elmacı!” “En yerlici!” “En millici!”  bunlar oldu. Onlardan ahlaklı ve adil yönetim bekleyen herkesi hayal kırıklığına uğratmak pahasına soygun düzeninin aparatı oldular. Kamuoyu sınırlı bilgilerle nasıl bir yönetim anlayışı ile karşı karşıya olduğunu anladı. Bir de tüm gerçekleri öğrense olup bitenin hayal kırıklığının çok ötesinde, bir vatanın nasıl yok edilmeye çalışıldığını bilse kafasını vuracak taş arayacaklar. Her yönetimde az ya da çok yolsuzluk, kayırmacılık olmuştur. Bu, Batı'da da var. Lakin bunun bir siyaset ilkesi haline gelmesi ise ender rastlanan bir durumdur. Bu ölçüde bir çürüme hiçbir denetime  tabi olmayan yönetimlerde olur. Kimse yapılan ihalelerin niçin aynı firmalara verildiğini tartışamıyor bile. Yurtdışında çıkan haberlerde bazı firmalar Türkiye'de bürokratlarla, siyasetçileri yüz milyon dolarlarla rüşvet verdiğini söylüyor, uluslararası yayınlarda 15 yılda yapılan 800 milyar dolarlık ihalelerde 200 milyar dolar rüşvet döndüğü yazılıyor, Zarrab Amerika'da bülbül gibi ötüp, kime ne rüşvet vermişse yazıp döküyor. Kimsenin kılı bile kıpırdamıyor. Bir tweet attı diye yaşlı genç demeden sabahın köründe milletin yakasına yapışan kudretli savcıların gücü gariban vatandaşa mı yetiyor sadece? Bu durumda hangi hukuk devletinden, hangi demokrasiden hangi Müslüman ahlakından söz edilebilir. Yıllar önce bazı yazarlar Türkiye'de İslamcılığın bitişi üzerine hararetli bir tartışmaya girişmiş, bazıları İslamcılığın sonunun geldiğini söylemişti. Bugün görülüyor ki İslam sadece ağızlarda var ve biten İslam değil belki ama O’nu nefislerine, hırslarına payanda yapanların ne halde olduğu malum. Böyle olunca da Hakka, adalete inancı kalmayan gençlerimizin niçin din ve inanç sorgulamalarının arttığını görmek gerekmektedir. Bu ülke de deizmin bu denli konuşuluyor olmasının tek müsebbibi bu “Sahte din satıcıları” değilse de en büyük nedenin bunlar olduğu su götürmez bir hakikattir. Dolayısıyla hakka, hakikate, adalete ve dürüstlüğe davet düne kadar bu zevatın Müslümanlıklarını tartıştığı Atatürkçülerden, seküler, sol ve sosyalist kesimden geliyor olması tarihin, öğretici bir başka yansıması olsa gerek. Elbette her iki kesim adına bir genelleme yapacak değilim ama bugün geldiğimiz noktada genel manzara böyle. Ülkeyi yönetenler de bu çürümenin boyutlarını görüyor. Gücü kaybettiklerinde her şeyin ayan beyan ortaya saçılacağını, kendilerine kayıtsız şartsız destek olan müritvari seçmenlerinin bile ağzının bir karış açıkta kalacağını biliyorlar. Onun için ellerinden geldiğince siyasi ömürlerini uzatmaya, toplumun gerçeğe ve GELECEĞE ulaşma yollarını kapatmaya, muhalefeti susturmaya çalışıyorlar. Ama hakikat susmaz, mutlaka konuşacak ağız ve ağızlar bulur. İslam'ın önerdiği bir devlet modeli olmadığı için, kendini İslamcı diye tanımlayanların yönettiği bir ülkeye İslami bir yönetim denilemez. Böyle bir betimleme tamamen propaganda ve toplumu aldatma amaçlıdır. İslam bir devlet modeli değil, devlete yön verecek prensipler önermiştir. Bunlar adalet, istişare (seçim), liyakat ve kamu düzeni için bazı eylemlerin suç sayılması ve cezalandırılmasıdır ki bunların ekserisinin günlük hayatla ilgili hususlar olduğu görülür. Ötesini zamana ve toplumların kültürel yapılarına, siyasal ve sosyal durumlarına bırakmıştır. Bu ölçüler içinde bakıldığında günümüz siyasetini iddia edildiğinin aksine İslamcı diye tanımlamak mümkün değildir. Tam aksine İslam'ın ahlak ve adalet iklimine en uzak yönetim tarzı olduğunu söylemek mümkündür. Bunun en çarpıcı yansımalarını mesela bu ülkede inancını yaşayamadığını iddia edip ülkeyi terk edenlerin bir Müslüman ülke yerine seküler veya Hristiyan bir ülkeyi tercih etmelerinde görebiliriz. Türkiye’de dinini yaşayamadığını söyleyen birinin İran veya Suudi Arabistan’a gittiği pek vaki değildir. Onun yerine mesela Fransa gibi laik veya Norveç- İsveç vs gibi ateist olduğu bilinen ülkelerde yaşamayı tercih etmektedirler. Başa dönecek olursak, esasında Sol-sosyalist, seküler ve Atatürkçülerin ahlak çağrısı, çürüme ve tefessühün boyutlarının onların İslami duyarlılıklarını bile etkilediğini göstermektedir. Buradaki “Bile”, onları bu anlamda küçümsemek için değil, İslam'ı bir hareket noktası olarak almadıklarını belirtmek için kullanılmıştır. Mesele dindar görünmek, İslami şablonlarla konuşmak değildir. Bir anlamda diller Ali söylerken kalpler Yezit diye atmamalıdır. Mesele, insanları dürüst ve namuslu olmaya mecbur edecek, devlet işlerini onların ahlaki inisiyatiflerine bırakmayacak denge ve denetim mekanizmalarının kurulmasıdır. Hukuki, siyasi ve sosyal denetimden kurtulmuş her fert ihtiraslarının peşinden gitmeye eğilimlidir. Lord Acton,  boşuna iktidar yozlaştırır ama mutlak iktidar (güç) mutlaka yozlaştırır, demiştir. Fakat bugün yaşadığımız beklemediğimiz kadar büyük ve de yıkıcı oldu.
Ekleme Tarihi: 06 Aralık 2020 - Pazar

Tersine Dönen Dünya

Dünya tersine döndü.

Ne ilginçtir ki, iddia ve söylemlerinin aksine; yalan söyleyen, çalan, ihaleye fesat karıştıran, yolsuzluk yapan, aidiyet duydukları dini, ırkı, ideolojiyi bir ikbal aracı haline getirenler, bir inancın yegane temsilcisi gibi onu uhdesine alan ve mesela kendilerini “siyasal İslamcı” olarak niteleyenler iken, çalmayın, kul hakkı yemeyin, adalete, inanca siyaset karıştırmayın diyenler ise “solcular”, “Atatürkçüler” veya herhangi bir inanca müntesip olmayanlar...!

Halbuki topluma ahlak ve adalet getirmesi gerekenlerin dini-ahlaki hassasiyetlerinin yüksek olduğunu ifade eden söz konusu bu kesimlerin olması gerekmez miydi? Bu nasıl bir yanılsamadır böyle? Ama öyle olmadı, dünün ne kadar “DAR-ÜL HARB” sempatizanı ve destekçisi varsa, bu devleti müstekbir olarak görenler dâhil PKK gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletine TECE diyen varsa, devlet/millet malına ganimet malı gibi yüklendiler. Devletin kendilerince sahibi olunca da zalim devlet, kafir devlet gibi argümanlarını terk ederek “en devletçi!” “en kızıl elmacı!” “En yerlici!” “En millici!”  bunlar oldu. Onlardan ahlaklı ve adil yönetim bekleyen herkesi hayal kırıklığına uğratmak pahasına soygun düzeninin aparatı oldular.

Kamuoyu sınırlı bilgilerle nasıl bir yönetim anlayışı ile karşı karşıya olduğunu anladı. Bir de tüm gerçekleri öğrense olup bitenin hayal kırıklığının çok ötesinde, bir vatanın nasıl yok edilmeye çalışıldığını bilse kafasını vuracak taş arayacaklar.

Her yönetimde az ya da çok yolsuzluk, kayırmacılık olmuştur. Bu, Batı'da da var. Lakin bunun bir siyaset ilkesi haline gelmesi ise ender rastlanan bir durumdur. Bu ölçüde bir çürüme hiçbir denetime  tabi olmayan yönetimlerde olur. Kimse yapılan ihalelerin niçin aynı firmalara verildiğini tartışamıyor bile. Yurtdışında çıkan haberlerde bazı firmalar Türkiye'de bürokratlarla, siyasetçileri yüz milyon dolarlarla rüşvet verdiğini söylüyor, uluslararası yayınlarda 15 yılda yapılan 800 milyar dolarlık ihalelerde 200 milyar dolar rüşvet döndüğü yazılıyor, Zarrab Amerika'da bülbül gibi ötüp, kime ne rüşvet vermişse yazıp döküyor. Kimsenin kılı bile kıpırdamıyor. Bir tweet attı diye yaşlı genç demeden sabahın köründe milletin yakasına yapışan kudretli savcıların gücü gariban vatandaşa mı yetiyor sadece? Bu durumda hangi hukuk devletinden, hangi demokrasiden hangi Müslüman ahlakından söz edilebilir.

Yıllar önce bazı yazarlar Türkiye'de İslamcılığın bitişi üzerine hararetli bir tartışmaya girişmiş, bazıları İslamcılığın sonunun geldiğini söylemişti. Bugün görülüyor ki İslam sadece ağızlarda var ve biten İslam değil belki ama O’nu nefislerine, hırslarına payanda yapanların ne halde olduğu malum. Böyle olunca da Hakka, adalete inancı kalmayan gençlerimizin niçin din ve inanç sorgulamalarının arttığını görmek gerekmektedir. Bu ülke de deizmin bu denli konuşuluyor olmasının tek müsebbibi bu “Sahte din satıcıları” değilse de en büyük nedenin bunlar olduğu su götürmez bir hakikattir.

Dolayısıyla hakka, hakikate, adalete ve dürüstlüğe davet düne kadar bu zevatın Müslümanlıklarını tartıştığı Atatürkçülerden, seküler, sol ve sosyalist kesimden geliyor olması tarihin, öğretici bir başka yansıması olsa gerek. Elbette her iki kesim adına bir genelleme yapacak değilim ama bugün geldiğimiz noktada genel manzara böyle.

Ülkeyi yönetenler de bu çürümenin boyutlarını görüyor. Gücü kaybettiklerinde her şeyin ayan beyan ortaya saçılacağını, kendilerine kayıtsız şartsız destek olan müritvari seçmenlerinin bile ağzının bir karış açıkta kalacağını biliyorlar. Onun için ellerinden geldiğince siyasi ömürlerini uzatmaya, toplumun gerçeğe ve GELECEĞE ulaşma yollarını kapatmaya, muhalefeti susturmaya çalışıyorlar. Ama hakikat susmaz, mutlaka konuşacak ağız ve ağızlar bulur.

İslam'ın önerdiği bir devlet modeli olmadığı için, kendini İslamcı diye tanımlayanların yönettiği bir ülkeye İslami bir yönetim denilemez. Böyle bir betimleme tamamen propaganda ve toplumu aldatma amaçlıdır. İslam bir devlet modeli değil, devlete yön verecek prensipler önermiştir. Bunlar adalet, istişare (seçim), liyakat ve kamu düzeni için bazı eylemlerin suç sayılması ve cezalandırılmasıdır ki bunların ekserisinin günlük hayatla ilgili hususlar olduğu görülür. Ötesini zamana ve toplumların kültürel yapılarına, siyasal ve sosyal durumlarına bırakmıştır. Bu ölçüler içinde bakıldığında günümüz siyasetini iddia edildiğinin aksine İslamcı diye tanımlamak mümkün değildir. Tam aksine İslam'ın ahlak ve adalet iklimine en uzak yönetim tarzı olduğunu söylemek mümkündür. Bunun en çarpıcı yansımalarını mesela bu ülkede inancını yaşayamadığını iddia edip ülkeyi terk edenlerin bir Müslüman ülke yerine seküler veya Hristiyan bir ülkeyi tercih etmelerinde görebiliriz. Türkiye’de dinini yaşayamadığını söyleyen birinin İran veya Suudi Arabistan’a gittiği pek vaki değildir. Onun yerine mesela Fransa gibi laik veya Norveç- İsveç vs gibi ateist olduğu bilinen ülkelerde yaşamayı tercih etmektedirler.

Başa dönecek olursak, esasında Sol-sosyalist, seküler ve Atatürkçülerin ahlak çağrısı, çürüme ve tefessühün boyutlarının onların İslami duyarlılıklarını bile etkilediğini göstermektedir. Buradaki “Bile”, onları bu anlamda küçümsemek için değil, İslam'ı bir hareket noktası olarak almadıklarını belirtmek için kullanılmıştır. Mesele dindar görünmek, İslami şablonlarla konuşmak değildir. Bir anlamda diller Ali söylerken kalpler Yezit diye atmamalıdır. Mesele, insanları dürüst ve namuslu olmaya mecbur edecek, devlet işlerini onların ahlaki inisiyatiflerine bırakmayacak denge ve denetim mekanizmalarının kurulmasıdır. Hukuki, siyasi ve sosyal denetimden kurtulmuş her fert ihtiraslarının peşinden gitmeye eğilimlidir. Lord Acton,  boşuna iktidar yozlaştırır ama mutlak iktidar (güç) mutlaka yozlaştırır, demiştir. Fakat bugün yaşadığımız beklemediğimiz kadar büyük ve de yıkıcı oldu.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.