Mustafa Toygar
Köşe Yazarı
Mustafa Toygar
 

Ekonomik İstiklal Savaşını Başlatıyoruz ha!…

“Ekonomik İstiklal Savaşını başlatıyoruz…” “Türkiye’nin beka sorunu var…” İktidar sahiplerinin sürekli tekrarladıkları iki slogan… Peki, Türkiye bu duruma nasıl getirildi? Tek Adam rejimine dayalı AKP+MHP iktidarının Türkiye’yi getirdiği nokta itibariyle bu iki söylemden daha net ve açıklayıcı ifade bulunamazdı. Evet, Türkiye beka sorunu olan bir ülke haline getirilmiş, Türkiye Ekonomik kurtuluş savaşı vermek zorunda bırakılan bir ülke haline getirilmiş. Kim getirmiş, 20 yıldır ülkeyi yöneten iktidar sahipleri. Aslında iktidar sahipleri, muhalefetten rol çalıyor. Yani bu söylemleri muhalefet partilerinin söylemesi gerekmiyor mu? Bir ülke niçin kurtuluş savaşı verir? Batmıştır da ondan olabilir mi?        Yani, iktidar sahipleri ellerindeki verilere de bakarak ülkenin ekonomik olarak battığını mı söylemek istiyor? Evet, iktidar sahiplerinin ifadelerinden de anlaşılacağı gibi Türkiye’nin ekonomisi dibe vurmuştur. Öncelikle bu tespiti yapıp bir kenara koyalım sonrasında da niçin bu hale geldik ve yeniden nasıl ayağa kalkabiliriz onun cevabını aramak gerekir. İkinci sorunun cevabı daha çok ülkesini seven muhalefet partilerine düşüyor. Umarım muhalefet partileri çözüm önerilerini; umut dolu,  ikna edici, inandırıcı ve gür sesleyapar da halkın geleceğe yönelik tedirginliğini, kaygılarını bir nebze hafifletirler. 20 yılda ülkeyi bu hale getiren iktidar partileri doğru yolu bulsalar, doğru ekonomik politikalar uygulayacak olsalar dahi, ön şart olarakhalkın-piyasaların desteğini ve güvenini sağlayamayacakları için başarılı olma şansları çok düşüktür. Niçin bu hale geldik sorusunun cevabı aslında çok basit çünkü ülke olarak biz bu tür ekonomik krizleri çok yaşadık, belki bu en büyüklerinden ancak sebeplerine baktığımızda aralarında fark gösteremezsiniz. ‘Tarih tekerrürden ibarettir’ derler ama Mehmet Akif Ersoy da; ‘Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’ diyor. Ama ibret alınmıyor işte… Albert Einstein da;“Farklı sonuçlar beklemeyin ‘Delilik: Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek"diyor. Ekonomik çöküşün sebebi ne olabilirin cevabı; ‘ülkenin kaynaklarını-servetlerini, seçim kazanmaya yönelik popülist yaklaşımlarla;  çarçur eden, toprağa gömen, israf eden, saray savurganlığı anlayışlı tüketime dayalı ekonomik politikalardır’ diyebiliriz. Uzaklara gitmeden, yakın tarihimize bakarak dahi sorunlarımıza çözüm bulamaz mıydık? Atatürk’ün üretime, sanayileşmeye, tarıma ne kadar önem verdiğini, eğitimin üretime katkı sağlayacak şekilde düzenlenmesi konusunda ne büyük çabalar gösterdiğini ve o dönem şartları içerisinde de çok başarılı olduğunu biliyoruz. Henüz Cumhuriyet ilan edilmemiş ve Lozan barış görüşmelerinin 4 Şubat 1923'te anlaşma sağlanamadan kesildiği sırada, İzmir İktisat Kongresi düzenleniyor.Bu kongreye ülkenin ekonomik alanda faaliyet gösteren her meslek grubundan temsilcilerden; çiftçi, sanayici, tüccar ve işçi kesimlerinden oluşan toplamda 1135 kişinin katılımıyla kongrede yapılan görüşmelerde Misakı İktisadi ( Ekonomik Yemin ) kabul ediliyor. Yani, ortak akılla ortak kararlar alınıyor ve ekonomik yemin ediliyor. Atatürk diyor ki;''Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz az zamanda söner.Tarih, milletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini ararken birçok siyasî, askerî, toplumsal sebepler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu sebepler, toplumsal hâdiselerde rol oynarlar. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselişiyle, çöküşüyle ilişkili ve ilgili olan, milletin ekonomisidir. Tarihin ve tecrübenin tespit ettiği bu gerçek, bizim millî hayatımızda ve millî tarihimizde de tamamen belirmiş bulunmaktadır. Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa bütün yükseliş ve çöküş sebeplerinin bir ekonomi meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Bu çağda ekonomiye gereken önemi mutlaka vermeliyiz. Kalkınmamızın, ilerlememizin temel şartı budur, iktisadi hayatı canlandırmaktır.” Atatürk Osmanlı Devletinin çöküşünü de anlatırken,ülkede pek az üretim yapıldığını, buna karşılık, lüks, israf ve gösteriş yüzünden devletin ekonomik ve mali temellerinin çöktüğünü söyler.Atatürk, 1839 yılında başlayan Tanzimat döneminde ise yöneticilerin kalkınabilmek için o devirde moda olan batıdaki iktisadi liberalizmi ve sürekli borçlanmayı kendilerine örnek aldıklarını, bu politikanın ise, zamanla, kapitülasyon zincirlerini daha da sıkı hale getirdiğini ve Türkiye’yi çöküntüye, iflâsa sürüklediğini söyler. AKP’nin Osmanlı hayranlığını biliyoruz, doğrusu ben de bir Osmanlı hayranıyım. Ancak ben; Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman gibi yükseliş dönemi Osmanlısının hayranıyım. O dönemlerde yapılan doğru yönetim tarzının hayranıyım. Osmanlının son dönemlerinde yapılan yanlışlar zaten yıkılmasına sebep olmuştur. Bu dönemi örnek almayacağız ama Mehmet Akif’in dediği gibi ibret alacağız. AKP’nin hayranlığı sanki; Abdülhamit dönemi, Vahdettin dönemi Osmanlısı gibi geliyor bana. O dönemler de bizim geçmişimiz kabul ama örnek değil, ibret alacağımız geçmişimiz. Yani bana Topkapı Sarayı çok sempatik geliyor, Dolmabahçe Sarayı değil. Topkapı Sarayı ve Dolmabahçe Sarayını gezenler bilir, Topkapı, Osmanlı’nın üç kıtaya hakim olduğu en şaşalı dönemin çok mütevazi sarayı, Dolmabahçe Sarayı ise yıkılış döneminin muhteşem, şaşalı sarayı… Sarıkamış Harekâtında, 70 ila 90 bin arası donarak şehit olan askerimiz vardı. Bu askerlerimizin birçoğunun ayağında postalı, sırtında parkası, elinde silahı yoktu ya, işte bu orduyu üç defa; silah, teçhizat ve kıyafetle donatacak para harcanmıştı Dolmabahçe Sarayına… Konuyu biraz uzattığımın farkındayım ama tercihini okumamaktan, cehaletten yana kullanan dostlar nasıl olsa en kısa yazıları dahi okumuyorlar. Bu nedenle olsa gerek ‘aman çok kısa yazayım’ gibi bir çaba içerisine giremiyorum. Bu kısa girizgâhtan sonra konumuza devam edelim. Atatürk, Kurtuluş Savaşının zaferle neticelenmesinin hemen akabinde İzmir İktisat Kongresiyle bir nevi Ekonomik Kurtuluş Savaşını başlatmış, İkinci İzmir İktisat Kongresine gelindiğinde de çok büyük mesafeler alınmıştır. Ancak o dönemde dünya ile kavga ederek ekonomik kurtuluş savaşına girilmemiştir tam aksine Atatürk; “Yurtta sulh, cihanda sulh” parolasıyla yola çıkmıştır. İhracatımızın ve İthalatımızın yüzde 70’i Avrupa ve Amerika’ya olduğuna ve gırtlağımıza kadar yine bu ülkelere borçlu olduğumuza göre bu ülkelerle kavga ederek mi ekonomik kurtuluş savaşı vereceğiz? Ekonomide üretime dönük, orta ve uzun vadeli yapısal dönüşümü gerçekleştirmeden, günü kurtarma adına popülist politikalardan uzaklaşmadan, israf ve saray savurganlığından vazgeçilmeden, millete ait olan her kuruş bütçenin kendi alın terinden daha kıymetli olduğu bilincine varılmadan asla ekonomik kurtuluş savaşı verilemez.Millet adına, milletin tüzel kişiliği olan devlet adına iş yaptırılırken kayırmacı yaklaşımlardan uzaklaşılmadan ekonomik kurtuluş savaşı verilemez, kazanılamaz. Türkiye, üretime dayalı doğru ekonomik politikalarla, üretime yönlendirebileceği en büyük avantajı olan genç nüfusu ile 10-15 yıl içerisinde Avrupa’nın tüm ülkelerini yakalayabilecek kapasiteye sahiptir. Bunun için gerçek manada milliyetçi olmak, politikayı; maddi, manevi kazanç kapısı olarak görmemek, tam aksine milleti için her türlü fedakârlığa katlanmak gerekir. Milletin her ferdinin üretime katılması, çok çalışması gerekir ama ülkemiz gençliğinin yüzde 30’u işsiz. Avrupa sanayileşme döneminde çalıştıracak yeterli sayıda insan kaynaklarını Türkiye gibi ülkelerden temin ediyordu. Zira kendi insan kaynakları yeterli gelmiyordu. Üretime dayalı bir ekonomik model tercih edilseydi bugün bir tek işsiz kalmazdı. Bütün bu söylediklerimiz; yazılan-çizilen, bilinen hususlardır. Bakın Atatürk 100 yıl önce dahi neler söylemiştir, yani kimsenin Amerika’yı yeniden keşfetmesine gerek yoktur. “Hayat demek ekonomi demektir. Yaşayabilmek için mutlaka kazanan olmalıdır. Bu millet şimdiye kadar imparatorluklar kurmuştur. Cihangirler yetiştirmiştir. Hâlbuki bazı devirler oldu ki, ekonomi ile uğraşmaya tenezzül etmemiştir! İktisadiyatı aşağı bir şey telâkki ederek onu başka unsurlara bırakmıştır. Bunun neticesi olarak bugün o unsurlar, o yabancılar esas unsurun fiilen efendisi olmuştur. Onlar, nihayet bu memleketi müstemleke telâkki etmişler, onu bir istismar sahası yapmışlardır. Hem nasıl müstemleke? Kendi evlâdıyla, kendi parasıyla idare olunan bir müstemleke… Ürünleri, bütün kazancı harice gitmek şartıyla…. Efendiler! Yaşamak için, kuvvetli bir devlet yapmak için iktisadiyat esastır. Onun için görüş noktamızı, çalışmalarımızı mutlaka bu merkezin etrafında toplamalıyız. Her mesai şubesini, mutlaka bu esas noktaya dayandırmalıyız. Meselâ maarif programımız ne olacaktır? Maarif programımız şu olacak ki, onu takip eden insanlar, güzel çiftçi, kunduracı, fabrikacı, tüccar olacak. Pratik, yararlı, verimli adam olacak… Bunları öğreten programların, bunları öğreten memleketlerin ve kuruluşların tümü maarif olacaktır.”1923 (Gazi ve İnkılâp Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 9. 1. 1930) İktidar sahiplerinin, her türlü başarısızlığı, özellikle de ekonomideki başarısızlığı; “vay efendim dış güçler” diyerek açıklamak en büyük sığınakları oldu. Ancak yıllar önce, iktidarları öncesinde Erdoğan katıldığı bir televizyon programında bakın neler demiş:"Bir de bir adet var, ülkede başımıza bir şey geldiği zaman hemen 'dış güçler' deriz, yabancılar deriz şu deriz bu deriz, onlara bazı isimler buluruz. Ve bunlar sebebiyle biz ayağa kalkamıyoruz, kalkınamıyoruz, birliğimiz beraberliğimiz bozuluyor filan. Yani bu doğru da olabilir ancak ben buna katılamıyorum. Niye katılamıyorum? Eğer sizin bünyeniz güçlüyse, sağlamsa, bünyede olan virüs hiçbir zaman sizin vücudunuza zarar veremez" Sayın Erdoğan’ın dün söylediği bu sözlere tamamen katılıyorum ama bugün söylediklerine değil. Dış güçler ne zaman yoktular ki; Göktürkler, Selçuklular, Osmanlı ve AKP öncesi Türkiye dönemlerinde yok muydular? Daha da uzatmayayım, sazı, sözü merhum ozanımız Ozan Arif’e bırakayım. Kalın sağlıcakla… VAY EFENDİM DIŞ GÜÇLER "Her türlü hatayı, yanlışı yap yap, Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!” Çarşıya uymazsa evdeki hesap, Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!” Dış güçler de hırlı değil elbette, Ama önce kendine bak sen git de, Gözleriniz malda, mülkte, servette, Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!” Liyakati almayarak hiç kâale, Akrabaya, tanıdığa ihale!.. Cenabı-Hak koyunca da bu hale, Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!” Fırsat deyip dört tarafa dal götür, Kitabına uydur uydur mal götür, Yol yaparken, yolsuzluk yap, çal götür, Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!” Evet Ozan Arif’in destanı böyle devam edip gidiyor….
Ekleme Tarihi: 30 Kasım 2021 - Salı

Ekonomik İstiklal Savaşını Başlatıyoruz ha!…

“Ekonomik İstiklal Savaşını başlatıyoruz…”

“Türkiye’nin beka sorunu var…”

İktidar sahiplerinin sürekli tekrarladıkları iki slogan…

Peki, Türkiye bu duruma nasıl getirildi?

Tek Adam rejimine dayalı AKP+MHP iktidarının Türkiye’yi getirdiği nokta itibariyle bu iki söylemden daha net ve açıklayıcı ifade bulunamazdı.

Evet, Türkiye beka sorunu olan bir ülke haline getirilmiş, Türkiye Ekonomik kurtuluş savaşı vermek zorunda bırakılan bir ülke haline getirilmiş. Kim getirmiş, 20 yıldır ülkeyi yöneten iktidar sahipleri. Aslında iktidar sahipleri, muhalefetten rol çalıyor. Yani bu söylemleri muhalefet partilerinin söylemesi gerekmiyor mu?

Bir ülke niçin kurtuluş savaşı verir?

Batmıştır da ondan olabilir mi?

       Yani, iktidar sahipleri ellerindeki verilere de bakarak ülkenin ekonomik olarak battığını mı söylemek istiyor?

Evet, iktidar sahiplerinin ifadelerinden de anlaşılacağı gibi Türkiye’nin ekonomisi dibe vurmuştur. Öncelikle bu tespiti yapıp bir kenara koyalım sonrasında da niçin bu hale geldik ve yeniden nasıl ayağa kalkabiliriz onun cevabını aramak gerekir. İkinci sorunun cevabı daha çok ülkesini seven muhalefet partilerine düşüyor. Umarım muhalefet partileri çözüm önerilerini; umut dolu,  ikna edici, inandırıcı ve gür sesleyapar da halkın geleceğe yönelik tedirginliğini, kaygılarını bir nebze hafifletirler.

20 yılda ülkeyi bu hale getiren iktidar partileri doğru yolu bulsalar, doğru ekonomik politikalar uygulayacak olsalar dahi, ön şart olarakhalkın-piyasaların desteğini ve güvenini sağlayamayacakları için başarılı olma şansları çok düşüktür.

Niçin bu hale geldik sorusunun cevabı aslında çok basit çünkü ülke olarak biz bu tür ekonomik krizleri çok yaşadık, belki bu en büyüklerinden ancak sebeplerine baktığımızda aralarında fark gösteremezsiniz. ‘Tarih tekerrürden ibarettir’ derler ama Mehmet Akif Ersoy da; ‘Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’ diyor. Ama ibret alınmıyor işte…

Albert Einstein da;“Farklı sonuçlar beklemeyin ‘Delilik: Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek"diyor.

Ekonomik çöküşün sebebi ne olabilirin cevabı; ‘ülkenin kaynaklarını-servetlerini, seçim kazanmaya yönelik popülist yaklaşımlarla;  çarçur eden, toprağa gömen, israf eden, saray savurganlığı anlayışlı tüketime dayalı ekonomik politikalardır’ diyebiliriz.

Uzaklara gitmeden, yakın tarihimize bakarak dahi sorunlarımıza çözüm bulamaz mıydık?

Atatürk’ün üretime, sanayileşmeye, tarıma ne kadar önem verdiğini, eğitimin üretime katkı sağlayacak şekilde düzenlenmesi konusunda ne büyük çabalar gösterdiğini ve o dönem şartları içerisinde de çok başarılı olduğunu biliyoruz.

Henüz Cumhuriyet ilan edilmemiş ve Lozan barış görüşmelerinin 4 Şubat 1923'te anlaşma sağlanamadan kesildiği sırada, İzmir İktisat Kongresi düzenleniyor.Bu kongreye ülkenin ekonomik alanda faaliyet gösteren her meslek grubundan temsilcilerden; çiftçi, sanayici, tüccar ve işçi kesimlerinden oluşan toplamda 1135 kişinin katılımıyla kongrede yapılan görüşmelerde Misakı İktisadi ( Ekonomik Yemin ) kabul ediliyor. Yani, ortak akılla ortak kararlar alınıyor ve ekonomik yemin ediliyor.

Atatürk diyor ki;''Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılacak başarılar yaşayamaz az zamanda söner.Tarih, milletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini ararken birçok siyasî, askerî, toplumsal sebepler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu sebepler, toplumsal hâdiselerde rol oynarlar. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselişiyle, çöküşüyle ilişkili ve ilgili olan, milletin ekonomisidir. Tarihin ve tecrübenin tespit ettiği bu gerçek, bizim millî hayatımızda ve millî tarihimizde de tamamen belirmiş bulunmaktadır. Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa bütün yükseliş ve çöküş sebeplerinin bir ekonomi meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Bu çağda ekonomiye gereken önemi mutlaka vermeliyiz. Kalkınmamızın, ilerlememizin temel şartı budur, iktisadi hayatı canlandırmaktır.”

Atatürk Osmanlı Devletinin çöküşünü de anlatırken,ülkede pek az üretim yapıldığını, buna karşılık, lüks, israf ve gösteriş yüzünden devletin ekonomik ve mali temellerinin çöktüğünü söyler.Atatürk, 1839 yılında başlayan Tanzimat döneminde ise yöneticilerin kalkınabilmek için o devirde moda olan batıdaki iktisadi liberalizmi ve sürekli borçlanmayı kendilerine örnek aldıklarını, bu politikanın ise, zamanla, kapitülasyon zincirlerini daha da sıkı hale getirdiğini ve Türkiye’yi çöküntüye, iflâsa sürüklediğini söyler.

AKP’nin Osmanlı hayranlığını biliyoruz, doğrusu ben de bir Osmanlı hayranıyım. Ancak ben; Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman gibi yükseliş dönemi Osmanlısının hayranıyım. O dönemlerde yapılan doğru yönetim tarzının hayranıyım. Osmanlının son dönemlerinde yapılan yanlışlar zaten yıkılmasına sebep olmuştur. Bu dönemi örnek almayacağız ama Mehmet Akif’in dediği gibi ibret alacağız. AKP’nin hayranlığı sanki; Abdülhamit dönemi, Vahdettin dönemi Osmanlısı gibi geliyor bana. O dönemler de bizim geçmişimiz kabul ama örnek değil, ibret alacağımız geçmişimiz.

Yani bana Topkapı Sarayı çok sempatik geliyor, Dolmabahçe Sarayı değil.

Topkapı Sarayı ve Dolmabahçe Sarayını gezenler bilir, Topkapı, Osmanlı’nın üç kıtaya hakim olduğu en şaşalı dönemin çok mütevazi sarayı, Dolmabahçe Sarayı ise yıkılış döneminin muhteşem, şaşalı sarayı…

Sarıkamış Harekâtında, 70 ila 90 bin arası donarak şehit olan askerimiz vardı. Bu askerlerimizin birçoğunun ayağında postalı, sırtında parkası, elinde silahı yoktu ya, işte bu orduyu üç defa; silah, teçhizat ve kıyafetle donatacak para harcanmıştı Dolmabahçe Sarayına…

Konuyu biraz uzattığımın farkındayım ama tercihini okumamaktan, cehaletten yana kullanan dostlar nasıl olsa en kısa yazıları dahi okumuyorlar. Bu nedenle olsa gerek ‘aman çok kısa yazayım’ gibi bir çaba içerisine giremiyorum.

Bu kısa girizgâhtan sonra konumuza devam edelim.

Atatürk, Kurtuluş Savaşının zaferle neticelenmesinin hemen akabinde İzmir İktisat Kongresiyle bir nevi Ekonomik Kurtuluş Savaşını başlatmış, İkinci İzmir İktisat Kongresine gelindiğinde de çok büyük mesafeler alınmıştır. Ancak o dönemde dünya ile kavga ederek ekonomik kurtuluş savaşına girilmemiştir tam aksine Atatürk; “Yurtta sulh, cihanda sulh” parolasıyla yola çıkmıştır.

İhracatımızın ve İthalatımızın yüzde 70’i Avrupa ve Amerika’ya olduğuna ve gırtlağımıza kadar yine bu ülkelere borçlu olduğumuza göre bu ülkelerle kavga ederek mi ekonomik kurtuluş savaşı vereceğiz?

Ekonomide üretime dönük, orta ve uzun vadeli yapısal dönüşümü gerçekleştirmeden, günü kurtarma adına popülist politikalardan uzaklaşmadan, israf ve saray savurganlığından vazgeçilmeden, millete ait olan her kuruş bütçenin kendi alın terinden daha kıymetli olduğu bilincine varılmadan asla ekonomik kurtuluş savaşı verilemez.Millet adına, milletin tüzel kişiliği olan devlet adına iş yaptırılırken kayırmacı yaklaşımlardan uzaklaşılmadan ekonomik kurtuluş savaşı verilemez, kazanılamaz.

Türkiye, üretime dayalı doğru ekonomik politikalarla, üretime yönlendirebileceği en büyük avantajı olan genç nüfusu ile 10-15 yıl içerisinde Avrupa’nın tüm ülkelerini yakalayabilecek kapasiteye sahiptir. Bunun için gerçek manada milliyetçi olmak, politikayı; maddi, manevi kazanç kapısı olarak görmemek, tam aksine milleti için her türlü fedakârlığa katlanmak gerekir. Milletin her ferdinin üretime katılması, çok çalışması gerekir ama ülkemiz gençliğinin yüzde 30’u işsiz. Avrupa sanayileşme döneminde çalıştıracak yeterli sayıda insan kaynaklarını Türkiye gibi ülkelerden temin ediyordu. Zira kendi insan kaynakları yeterli gelmiyordu. Üretime dayalı bir ekonomik model tercih edilseydi bugün bir tek işsiz kalmazdı.

Bütün bu söylediklerimiz; yazılan-çizilen, bilinen hususlardır. Bakın Atatürk 100 yıl önce dahi neler söylemiştir, yani kimsenin Amerika’yı yeniden keşfetmesine gerek yoktur. “Hayat demek ekonomi demektir. Yaşayabilmek için mutlaka kazanan olmalıdır. Bu millet şimdiye kadar imparatorluklar kurmuştur. Cihangirler yetiştirmiştir. Hâlbuki bazı devirler oldu ki, ekonomi ile uğraşmaya tenezzül etmemiştir! İktisadiyatı aşağı bir şey telâkki ederek onu başka unsurlara bırakmıştır. Bunun neticesi olarak bugün o unsurlar, o yabancılar esas unsurun fiilen efendisi olmuştur. Onlar, nihayet bu memleketi müstemleke telâkki etmişler, onu bir istismar sahası yapmışlardır. Hem nasıl müstemleke? Kendi evlâdıyla, kendi parasıyla idare olunan bir müstemleke… Ürünleri, bütün kazancı harice gitmek şartıyla…. Efendiler! Yaşamak için, kuvvetli bir devlet yapmak için iktisadiyat esastır. Onun için görüş noktamızı, çalışmalarımızı mutlaka bu merkezin etrafında toplamalıyız. Her mesai şubesini, mutlaka bu esas noktaya dayandırmalıyız. Meselâ maarif programımız ne olacaktır? Maarif programımız şu olacak ki, onu takip eden insanlar, güzel çiftçi, kunduracı, fabrikacı, tüccar olacak. Pratik, yararlı, verimli adam olacak… Bunları öğreten programların, bunları öğreten memleketlerin ve kuruluşların tümü maarif olacaktır.”1923 (Gazi ve İnkılâp Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 9. 1. 1930)

İktidar sahiplerinin, her türlü başarısızlığı, özellikle de ekonomideki başarısızlığı; “vay efendim dış güçler” diyerek açıklamak en büyük sığınakları oldu. Ancak yıllar önce, iktidarları öncesinde Erdoğan katıldığı bir televizyon programında bakın neler demiş:"Bir de bir adet var, ülkede başımıza bir şey geldiği zaman hemen 'dış güçler' deriz, yabancılar deriz şu deriz bu deriz, onlara bazı isimler buluruz. Ve bunlar sebebiyle biz ayağa kalkamıyoruz, kalkınamıyoruz, birliğimiz beraberliğimiz bozuluyor filan. Yani bu doğru da olabilir ancak ben buna katılamıyorum. Niye katılamıyorum? Eğer sizin bünyeniz güçlüyse, sağlamsa, bünyede olan virüs hiçbir zaman sizin vücudunuza zarar veremez"

Sayın Erdoğan’ın dün söylediği bu sözlere tamamen katılıyorum ama bugün söylediklerine değil.

Dış güçler ne zaman yoktular ki; Göktürkler, Selçuklular, Osmanlı ve AKP öncesi Türkiye dönemlerinde yok muydular?

Daha da uzatmayayım, sazı, sözü merhum ozanımız Ozan Arif’e bırakayım. Kalın sağlıcakla…

VAY EFENDİM DIŞ GÜÇLER

"Her türlü hatayı, yanlışı yap yap,

Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!”

Çarşıya uymazsa evdeki hesap,

Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!”

Dış güçler de hırlı değil elbette,

Ama önce kendine bak sen git de,

Gözleriniz malda, mülkte, servette,

Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!”

Liyakati almayarak hiç kâale,

Akrabaya, tanıdığa ihale!..

Cenabı-Hak koyunca da bu hale,

Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!”

Fırsat deyip dört tarafa dal götür,

Kitabına uydur uydur mal götür,

Yol yaparken, yolsuzluk yap, çal götür,

Ondan sonra “vay efendim, dış güçler!”

Evet Ozan Arif’in destanı böyle devam edip gidiyor….

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (3)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Ömer Nuri ÇAĞLAR
(30.11.2021 10:37 - #347)
Akil Bilim Hukuk Demokrasi Demokratik Hukuk Devleti Liyakat Ortak Akılla yönetilmeyen Ülkenin Sonu Husrandır Yoksulluktur.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Ömer Nuri ÇAĞLAR
(30.11.2021 10:37 - #348)
Akil Bilim Hukuk Demokrasi Demokratik Hukuk Devleti Liyakat Ortak Akılla yönetilmeyen Ülkenin Sonu Husrandır Yoksulluktur.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Kemal
(30.11.2021 16:17 - #349)
Ağzınıza sağlık
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.