Muhsin Kafkas
Köşe Yazarı
Muhsin Kafkas
 

Osmanlı'dan Günümüze Milliyetçilik

Osmanlı Devleti’nin klasik dönemi için İnalcık, seküler nitelikli sosyo-ekonomik kimliklerin hâkim bölünme eksenlerini oluşturduğu modern toplumlardan farklı olarak, örgütlenmenin dini-hanedani kimlikler tarafından belirlendiğini söyler. Bunun alt yapısında, merkezinde ise dinsel meşruiyet olgusu yatar. Modern Çağ’a girerken, uzun zaman önce imparatorluk yapısına dönüşmüş olan Osmanlı Devleti’nin; merkezinde etnik Müslüman-Türk kimliğin ağırlıkta olduğu, imparatorluğun doğal getirisi olarak çevrede farklı etnik unsurların yer yer iç içe geçmiş bir şekilde yaşadığı ve kimlik yapılarının, millet sisteminde olduğu gibi dinsel içeriklerle tanımlandığı bir toplumsallık şeklinde ortaya konulabilir. Fakat modernleşme süreciyle birlikte sekülerleşmeye başlayacak mevcut toplumsal yapı bir taraftan dönüşüm sürecine girerken, diğer yandan da, özellikle milliyetçiliğin etkin bir ideoloji olarak siyasal alana yansıtılması ile kimlik tanımlamalarını, aidiyet hislerini de beraberinde sürükleyecektir. Yerli/lik Kavramı Ortaya 19. yy Çıkmaya Başlar Yeni Osmanlılar arasında özellikle Namık Kemal’in geliştirdiği ‘vatan ve millet’ olgusu, Osmanlı’daki düşünsel değişimin izlerinin sürülmesi açısından önemli gözükmektedir. Onlara göre Osmanlılar, Tanzimat yıllarında, Avrupa devletlerinin politikalarına pasif şekilde karşı koymuşlardı. Bunun üstesinden gelerek ülke tebaasını ve bilhassa kendilerine güvenilebilecek olan Müslüman halkı, bir direnç hareketine sokmak gerekiyordu. Bu amaç doğrultusunda Türk literatüründe, ‘ata yurdu’ anlamındaki ‘vatan’ kelimesinin ilk yaygın kullanımı Namık Kemal’de görülür. Namık Kemal, ‘vatan’ konusundaki düşüncelerini, genellikle fertlerin ‘vatan’a, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde bulunan toprağa bağlılığı diriltmeye yönelik bir görüşle geliştirmiştir. Bu toprak üzerindeki büyük birleştirici güç, her kategoriden vatandaşların ‘Osmanlı’ olarak kabul edildiklerinde ortaya çıkar. Halkın uyum içinde, milliyet hissinden uzak, fakat yine de dini bakımdan birbirinden ayrı yan yana yaşaması şeklindeki eski görüşün yerine halkın tamamının birliği fikrinin geçmesidir: ‘‘Bu entelektüel gelişme, ‘eşit fakat ayrı’ statü kavramından, tamamiyle bütünleşmiş bir vatandaşlık kavramına’’ geçiştir. Özellikle Şinasi’nin, gazetesinde başlattığı açık ve öz Türkçe, gazete tiryakisi olan kişilerin sayısını artırmıştı. Geniş bir okumuşlar kitlesini etkiler duruma getiren edebi dilin bir şekilde oluşması, bir süreden beri tartışılan ‘Türklük’ konusunu tabii olarak gündeme getirmiştir. Günlük dildeki zengin bir edebiyatın yararının, güçlü milli bağları yaratması fikri de ilk defa Namık Kemal’in yazılarında ortaya çıkmıştır. Osmanlı’da milliyetçiliğin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşanan toplumsal dönüşümle, özellikle de 19. yüzyıldan itibaren giderek artan bir yoğunlukta girişilmiş olan modernleşme çabalarıyla paralel bir gelişme gösterdiğini gözler önüne sermiştir. Türk milliyetçiliğinin doğru analiz edilebilmesi de Osmanlı modernleşme sürecine odaklanmayı gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda milliyetçiliğin ve kimlik değişimin Türkiye’de ve Türk milliyetçiliği özelinde seyrinin doğru anlaşılması için öncelikle Osmanlı geçmişine ve modernleşme sürecine odaklanılması gerekmektedir. Yeni Osmanlılardan sonraki yıllarda Jön Türkler enerjilerini imparatorluğun güçlenmesine çevirecek ve bunun, kurumların değiştirilmesiyle mümkün olacağını umarlarken, zamanla kimlik konusunun bu yolda karşılaşacakları en önemli problem olduğunu göreceklerdir. Yeni yeni şekil almaya başlamış olan devletin milliyetçilik politikaları karşısında herhangi bir çerçeveye sığmayan toplumsal grupların tepkisini bulacaklardır. Bu tepki, imparatorluk dâhilindeki gruplar arasında farklı yansımalarda karşılığını bulacak; bir taraftan özellikle azınlıklar kendi milliyetçi söylemlerini üretmeye başlarken; diğer yandan toplumsal yapının merkezinde yer alan Müslüman-Türklerin de farklılaşan yollarda da olsa kendi söylemlerini geliştirmelerine; öncelikle Osmanlıcılık ve İslamcılık, ardından da Türkçülük akımlarının ortaya çıkmasına yol açacaktır. Milliyetçiliğin bir problematik halinde hissedilmeye başlanması, öncelikle imparatorluk bünyesindeki azınlıklar üzerinden olacaktır. Özellikle Yunan İsyanı bu noktada önemli bir devrin başlangıcı konumundadır. Artık iç içe yaşadığı Yunan’ı, Rum’u, Ermeni’yi süreç içerisinde ‘öteki’ olarak görmeye başlayacak ki; bu ‘öteki’ kavramı toplumun tüm katmanları tarafından içselleştirilmeye başlanacaktır. Osmanlı Devleti’ni Parçalayan Akım, Kurtuluşa Nüve Teşkil Edecektir Özellikle 20. yüzyılda yaşanan Balkan Harplerindeki acı tablo resmin daha da berraklaşmasını sağlayacaktır. Artık toplumsal olarak ‘ötekileştirdiklerimizle’ Türk ve Müslüman kimliğe mensuplar arasında Osmanlı özelinde, derin fay kırıklarının ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu fay kırıkları ise ilerleyen süreçlerde daha derin kırıklara, geri dönüşü mümkün olmayan ve günümüzde de birçok sorunun müsebbibi olacaktır. Mikro milliyetçilik olarak değerlendirilebilecek olan azınlıklarla birlikte başlayan milliyetçi hareketlenme, etnik kökeni ağırlıklı olarak Türk, dini kimliği Müslüman yönetici tabakanın, yeni düşünce yapısı dâhilinde üretimde bulunan Yeni Osmanlılar gibi aydınların, hatta azınlıklar arasında imparatorluğun bekasını benimsemiş muhalif grupların birleştiği, bir tür ‘karşı tepkisellik’ olarak tanımlanabilirken; özünde devleti kurtarma uğraşının somutlaşmasını sağlayan ve makro milliyetçiliğin türevleri olarak sayılabilecek Osmanlıcılık ve İslamcılık düşüncesine kadar genişleyen bir çeşitlilik gösterecektir. İmparatorluk dâhilinde milliyetçilik, öncelikle gayrimüslim topluluklarca oluşturulup, bu toplulukların kiliseleri tarafından da geliştirilen bir kimlik duygusuna dayandırılarak ortaya çıkacaktır. Gerek Osmanlıcılığın gerekse de İslamcılığın önemi, Osmanlı’nın son dönemini etkileyen belli başlı üç ideolojik yaklaşımdan ikisi Osmanlıcılık, İslamcılık ve üçüncüsü olan Türkçülüğün bu iki yaklaşıma bir tepki, daha doğrusu onların aralarından sıyrılarak ortaya çıkması açısından dikkate değerdir. Bu bağlamda Osmanlı vatanseverliğinin ve İslami kimliğin içeriğine dair unsurların ortaya koyulması, Türkçülüğün ya da Türk kimliğinin neleri içerdiği ya da içermediği yönünde belirleyici olmaktadır. İmparatorluğun son döneminde etkili olmaya başlayacak ve ulus-devlete devir sırasında kendini tam olarak gösterme fırsatı bularak hem kurumsal hem de kuramsal düzeyde yerleşmesine tanık olunacak Türk kimliği, Osmanlı vatanseverliği ve İslami kimlikten içerisine dâhil ettiği ya da dışladığı tüm unsurlar ile birlikte düşünülmelidir. Osmanlıcılık düşüncesinde olduğu gibi İslamcılık düşüncesi de, azınlıkların ayrılıkçı muhalefetine ve Batı merkezli seküler milliyetçi düşünce biçimine bir alternatif olarak görülmüştür. Fakat zaman içerisinde sadece Müslüman olmayan azınlıklar özelinde değil aynı zamanda Müslüman azınlıklarda da görülmeye başlanan ve imparatorluk yapısının da giderek sekülerleşmesiyle genişleyen muhalefetin taleplerine cevap veremeyen bir İslamcılık düşüncesi de terk edilmiştir. İşte bu ortamda adına Türk milliyetçiliği ortaya çıkmış ve bu akım yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin zemin kaynağı olmuştur.
Ekleme Tarihi: 06 Mayıs 2021 - Perşembe

Osmanlı'dan Günümüze Milliyetçilik

Osmanlı Devleti’nin klasik dönemi için İnalcık, seküler nitelikli sosyo-ekonomik kimliklerin hâkim bölünme eksenlerini oluşturduğu modern toplumlardan farklı olarak, örgütlenmenin dini-hanedani kimlikler tarafından belirlendiğini söyler. Bunun alt yapısında, merkezinde ise dinsel meşruiyet olgusu yatar.

Modern Çağ’a girerken, uzun zaman önce imparatorluk yapısına dönüşmüş olan Osmanlı Devleti’nin; merkezinde etnik Müslüman-Türk kimliğin ağırlıkta olduğu, imparatorluğun doğal getirisi olarak çevrede farklı etnik unsurların yer yer iç içe geçmiş bir şekilde yaşadığı ve kimlik yapılarının, millet sisteminde olduğu gibi dinsel içeriklerle tanımlandığı bir toplumsallık şeklinde ortaya konulabilir. Fakat modernleşme süreciyle birlikte sekülerleşmeye başlayacak mevcut toplumsal yapı bir taraftan dönüşüm sürecine girerken, diğer yandan da, özellikle milliyetçiliğin etkin bir ideoloji olarak siyasal alana yansıtılması ile kimlik tanımlamalarını, aidiyet hislerini de beraberinde sürükleyecektir.

Yerli/lik Kavramı Ortaya 19. yy Çıkmaya Başlar

Yeni Osmanlılar arasında özellikle Namık Kemal’in geliştirdiği ‘vatan ve millet’ olgusu, Osmanlı’daki düşünsel değişimin izlerinin sürülmesi açısından önemli gözükmektedir. Onlara göre Osmanlılar, Tanzimat yıllarında, Avrupa devletlerinin politikalarına pasif şekilde karşı koymuşlardı. Bunun üstesinden gelerek ülke tebaasını ve bilhassa kendilerine güvenilebilecek olan Müslüman halkı, bir direnç hareketine sokmak gerekiyordu.

Bu amaç doğrultusunda Türk literatüründe, ‘ata yurdu’ anlamındaki ‘vatan’ kelimesinin ilk yaygın kullanımı Namık Kemal’de görülür. Namık Kemal, ‘vatan’ konusundaki düşüncelerini, genellikle fertlerin ‘vatan’a, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde bulunan toprağa bağlılığı diriltmeye yönelik bir görüşle geliştirmiştir. Bu toprak üzerindeki büyük birleştirici güç, her kategoriden vatandaşların ‘Osmanlı’ olarak kabul edildiklerinde ortaya çıkar.

Halkın uyum içinde, milliyet hissinden uzak, fakat yine de dini bakımdan birbirinden ayrı yan yana yaşaması şeklindeki eski görüşün yerine halkın tamamının birliği fikrinin geçmesidir: ‘‘Bu entelektüel gelişme, ‘eşit fakat ayrı’ statü kavramından, tamamiyle bütünleşmiş bir vatandaşlık kavramına’’ geçiştir. Özellikle Şinasi’nin, gazetesinde başlattığı açık ve öz Türkçe, gazete tiryakisi olan kişilerin sayısını artırmıştı. Geniş bir okumuşlar kitlesini etkiler duruma getiren edebi dilin bir şekilde oluşması, bir süreden beri tartışılan ‘Türklük’ konusunu tabii olarak gündeme getirmiştir. Günlük dildeki zengin bir edebiyatın yararının, güçlü milli bağları yaratması fikri de ilk defa Namık Kemal’in yazılarında ortaya çıkmıştır.

Osmanlı’da milliyetçiliğin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşanan toplumsal dönüşümle, özellikle de 19. yüzyıldan itibaren giderek artan bir yoğunlukta girişilmiş olan modernleşme çabalarıyla paralel bir gelişme gösterdiğini gözler önüne sermiştir. Türk milliyetçiliğinin doğru analiz edilebilmesi de Osmanlı modernleşme sürecine odaklanmayı gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda milliyetçiliğin ve kimlik değişimin Türkiye’de ve Türk milliyetçiliği özelinde seyrinin doğru anlaşılması için öncelikle Osmanlı geçmişine ve modernleşme sürecine odaklanılması gerekmektedir.

Yeni Osmanlılardan sonraki yıllarda Jön Türkler enerjilerini imparatorluğun güçlenmesine çevirecek ve bunun, kurumların değiştirilmesiyle mümkün olacağını umarlarken, zamanla kimlik konusunun bu yolda karşılaşacakları en önemli problem olduğunu göreceklerdir. Yeni yeni şekil almaya başlamış olan devletin milliyetçilik politikaları karşısında herhangi bir çerçeveye sığmayan toplumsal grupların tepkisini bulacaklardır. Bu tepki, imparatorluk dâhilindeki gruplar arasında farklı yansımalarda karşılığını bulacak; bir taraftan özellikle azınlıklar kendi milliyetçi söylemlerini üretmeye başlarken; diğer yandan toplumsal yapının merkezinde yer alan Müslüman-Türklerin de farklılaşan yollarda da olsa kendi söylemlerini geliştirmelerine; öncelikle Osmanlıcılık ve İslamcılık, ardından da Türkçülük akımlarının ortaya çıkmasına yol açacaktır.

Milliyetçiliğin bir problematik halinde hissedilmeye başlanması, öncelikle imparatorluk bünyesindeki azınlıklar üzerinden olacaktır. Özellikle Yunan İsyanı bu noktada önemli bir devrin başlangıcı konumundadır. Artık iç içe yaşadığı Yunan’ı, Rum’u, Ermeni’yi süreç içerisinde ‘öteki’ olarak görmeye başlayacak ki; bu ‘öteki’ kavramı toplumun tüm katmanları tarafından içselleştirilmeye başlanacaktır.

Osmanlı Devleti’ni Parçalayan Akım, Kurtuluşa Nüve Teşkil Edecektir

Özellikle 20. yüzyılda yaşanan Balkan Harplerindeki acı tablo resmin daha da berraklaşmasını sağlayacaktır. Artık toplumsal olarak ‘ötekileştirdiklerimizle’ Türk ve Müslüman kimliğe mensuplar arasında Osmanlı özelinde, derin fay kırıklarının ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu fay kırıkları ise ilerleyen süreçlerde daha derin kırıklara, geri dönüşü mümkün olmayan ve günümüzde de birçok sorunun müsebbibi olacaktır.

Mikro milliyetçilik olarak değerlendirilebilecek olan azınlıklarla birlikte başlayan milliyetçi hareketlenme, etnik kökeni ağırlıklı olarak Türk, dini kimliği Müslüman yönetici tabakanın, yeni düşünce yapısı dâhilinde üretimde bulunan Yeni Osmanlılar gibi aydınların, hatta azınlıklar arasında imparatorluğun bekasını benimsemiş muhalif grupların birleştiği, bir tür ‘karşı tepkisellik’ olarak tanımlanabilirken; özünde devleti kurtarma uğraşının somutlaşmasını sağlayan ve makro milliyetçiliğin türevleri olarak sayılabilecek Osmanlıcılık ve İslamcılık düşüncesine kadar genişleyen bir çeşitlilik gösterecektir.

İmparatorluk dâhilinde milliyetçilik, öncelikle gayrimüslim topluluklarca oluşturulup, bu toplulukların kiliseleri tarafından da geliştirilen bir kimlik duygusuna dayandırılarak ortaya çıkacaktır. Gerek Osmanlıcılığın gerekse de İslamcılığın önemi, Osmanlı’nın son dönemini etkileyen belli başlı üç ideolojik yaklaşımdan ikisi Osmanlıcılık, İslamcılık ve üçüncüsü olan Türkçülüğün bu iki yaklaşıma bir tepki, daha doğrusu onların aralarından sıyrılarak ortaya çıkması açısından dikkate değerdir. Bu bağlamda Osmanlı vatanseverliğinin ve İslami kimliğin içeriğine dair unsurların ortaya koyulması, Türkçülüğün ya da Türk kimliğinin neleri içerdiği ya da içermediği yönünde belirleyici olmaktadır. İmparatorluğun son döneminde etkili olmaya başlayacak ve ulus-devlete devir sırasında kendini tam olarak gösterme fırsatı bularak hem kurumsal hem de kuramsal düzeyde yerleşmesine tanık olunacak Türk kimliği, Osmanlı vatanseverliği ve İslami kimlikten içerisine dâhil ettiği ya da dışladığı tüm unsurlar ile birlikte düşünülmelidir.

Osmanlıcılık düşüncesinde olduğu gibi İslamcılık düşüncesi de, azınlıkların ayrılıkçı muhalefetine ve Batı merkezli seküler milliyetçi düşünce biçimine bir alternatif olarak görülmüştür. Fakat zaman içerisinde sadece Müslüman olmayan azınlıklar özelinde değil aynı zamanda Müslüman azınlıklarda da görülmeye başlanan ve imparatorluk yapısının da giderek sekülerleşmesiyle genişleyen muhalefetin taleplerine cevap veremeyen bir İslamcılık düşüncesi de terk edilmiştir.

İşte bu ortamda adına Türk milliyetçiliği ortaya çıkmış ve bu akım yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin zemin kaynağı olmuştur.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.