Mehmet Çavul
Köşe Yazarı
Mehmet Çavul
 

Sezai Karakoç

Fikir fukarası coğrafyamız bir değerini daha ebediyete uğurladı. Sezâi Bey vefat etti. 1933’te Diyarbakır- Ergani’de doğmuştu. Ebeveyni Yasin Efendi ve Emine Hanım fakir insanlardı. Ortaokulu ve liseyi parasız yatılı olarak okudu. Çok zekiydi. Okuma yazmayı daha okula gitmeden öğrenmişti. Liseyi bitirdiğinde çeviri yapabilecek kadar Fransızca biliyordu. Ankara SBF’de Maliye okudu. 17 yıl memurluk yaptı. 1973’te memuriyetten tamamen ayrıldı. 1952’de yani 19 yaşındayken Monna Roza’yı yazdı. Ki bu şiir Türkçe’de yazılmış en güzel aşk şiiri olarak kabul gördü. Onun şairlik yönünü ve “Gün Doğmadan” isimli şiir kitabının değerlendirmesini başka bir yazıya bırakalım. Askerliğini yedek subay olarak yaptı. 1960’da Diriliş Dergisi’ni çıkarmaya başladı. 1992’ye kadar 396 sayı yayınladı. Said Çekmegil’den Rasim Özdenören’e, Nuri Pakdil’den İsmet Özel’e pek çok tanınmış kalem erbabının yazıları yayınlandı. Son yüzyılda İslam dünyasının sesi soluğu olan Seyyid Kutup’tan Malik b. Nebi’ye, Hamidullah Hocadan Mevdudi’ye, Rene Guenon’dan Malkolm X’e kadar pek çok müellifin eserlerinden çeviriler yer aldı Diriliş’te. 2011’den sonra da elektronik ortamda yayın hayatını devam ettirdi. 1967’de İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’nü yayınladı. Ki o yıllarda İslam dünyasında ekonomi üzerine Seyyid Kutup, Mustafa Sıbai ve Said Çekmegil’den başka kitap yazabilmiş kimse de yoktu. 1967’de İslam’ın Dirilişi, 1970’de Ruhun Dirilişi ve devamında da İnsanlığın Dirilişi kitaplarını yazdı. Sezai Karakoç’un mütefekkir tarafını en iyi ortaya koyan eserleridir bunlar. Bu eserlerinde; Diktatörlerin, nemrutların ve tiranların toplumları ezdiği çağlara “ruhun ölüm çağı” diyordu. Ruhun ölümünü de varoluş hikmetinden habersiz olmak diye tanımlıyordu. “Friederich Nıetzsche, ‘Tanrı ölmüştür’ derken ölümü teşhiste değil, ölümün objesinde yanılmıştı. Zira ölen Tanrı değil ruhtu” tespitini yapıyor ve bunu ‘bir hakikati bir serapta öldürmek istediler’ şeklinde ifade ediyordu. “Nefs, enfüsi şeytan; Şeytan, afaki nefs” diyecek kadar cesurdu. Amerika’nın bulunuşu, kutuplara ulaşmak ve okyanusları aşıp uzaya çıkmak gibi gelişmeler insanı gizli bir şekilde geçmişte kurduğu medeniyeti küçümsemeye itti diyordu. Rönesans’la gelen Batı Medeniyeti “yeni/orijinal” değil, Antikiteden ilhamla yapılmış bir yenilenmeydi analizini yapıyordu. Batı diyalektik, Doğu ise mistik. Bu ikisinin savaşından veya sentezinden ne çıkar? diye soruyordu. Batı, Doğuyu öylesine yere sermiştir ki bir gün ölüm döşeğine düşse kendisine bir tas su verecek kudretten eser kalmamıştır şeklinde harika bir tespit yapıyordu. Yaşadığımız zaman bu tespiti ne kadar da doğruluyordu! Batı dışı dünya, görünüşte Batılılaşıyor, gerçekteyse Batıyla hesaplaşabilecek eşit güç düzeyine ulaşmak istiyor diyordu. Adam Smith’in kapitalizmini şeytanın sağ yüzü; Karl Marx’ın komünizmini de şeytanın sol yüzü olarak tanımlıyordu. Zalim Batı’yı sanık sandalyesine oturtup 500 yılın hesabını soruyordu adeta. Batı taklitçilerine de çatıyordu. “Şarlo’nun taklidi için bir yarışma düzenlenir. Yarışmaya Şarlo da katılır. Ama kendi taklidinin yapıldığı yarışmada ancak 7. olabilir” diyerek ironi yapıyordu. O, Diriliş’in temeline “metafizik”i koyuyordu. Fizik alan varoluş sorularını cevaplayamaz diyordu. Batılı rasyonel akıl dinin etkisini azaltıp alana felsefeyi yerleştirdi. Zamanla insanların hırs ve meta tutkusu felsefenin yerine politikayı oturttu. Artık dünyayı o şekillendiriyor tespitiyle önümüze ışık oluyordu. Dinden felsefeye, felsefeden de politikaya doğru gidişin fotoğrafını çekiyordu. … Şüphesiz burası onun fikriyatını ortaya koymaya yetmez. Biz sadece küçük bir demet sunmaya çalıştık. Cemal Süreyya onun için, “sıkıştırılmış deha” der. Ve devam eder: “Marx’ı da, Nıetzsche’yi de, Nazım’ı da, Salvador Dali’yi de iyi bilir.” 16 Kasım günü vefat eden Sezai Karakoç yalnız bir adamdı. Taziyede bulunacak yakını olmayan bir yalnızlıktı bu. Yalnızdı çünkü o “düşünür”dü. Ömer’in aklını, Ebu Zer’in yalnızlığını taşımıştı bu çağa. Kelamıyla değil kalemiyle konuşurdu. Onun için anlamadı ve belki de sevemedi okumaya mesafeli olanlar. “Kendi fikirlerinin hırsızı gibi gördükleri ve mücadeleyi tekellerine almış mütekebbirler” diye tanımladıkları da saf tutmuştu cenazesinde. Sezai Karakoç’u fikir derinliği açısında Necip Fazıl, İsmet Özel, Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören gibi şairlerle mukayese etmemek gerek. Zira mukayese aynı kategoridekiler arasında yapılırsa adil olur. Bu diğerlerine haksızlık da değildir. O semâmızın parlak bir yıldızıydı. Aşırı tevazusundan dolayı çoğumuz onu tanıyamadı. Bundan sonra eserleriyle yaşayacak. Mekânı cennet olsun.
Ekleme Tarihi: 18 Kasım 2021 - Perşembe

Sezai Karakoç

Fikir fukarası coğrafyamız bir değerini daha ebediyete uğurladı. Sezâi Bey vefat etti.

1933’te Diyarbakır- Ergani’de doğmuştu. Ebeveyni Yasin Efendi ve Emine Hanım fakir insanlardı.

Ortaokulu ve liseyi parasız yatılı olarak okudu.

Çok zekiydi. Okuma yazmayı daha okula gitmeden öğrenmişti. Liseyi bitirdiğinde çeviri yapabilecek kadar Fransızca biliyordu.

Ankara SBF’de Maliye okudu. 17 yıl memurluk yaptı. 1973’te memuriyetten tamamen ayrıldı.

1952’de yani 19 yaşındayken Monna Roza’yı yazdı. Ki bu şiir Türkçe’de yazılmış en güzel aşk şiiri olarak kabul gördü.

Onun şairlik yönünü ve “Gün Doğmadan” isimli şiir kitabının değerlendirmesini başka bir yazıya bırakalım.

Askerliğini yedek subay olarak yaptı.

1960’da Diriliş Dergisi’ni çıkarmaya başladı. 1992’ye kadar 396 sayı yayınladı. Said Çekmegil’den Rasim Özdenören’e, Nuri Pakdil’den İsmet Özel’e pek çok tanınmış kalem erbabının yazıları yayınlandı. Son yüzyılda İslam dünyasının sesi soluğu olan Seyyid Kutup’tan Malik b. Nebi’ye, Hamidullah Hocadan Mevdudi’ye, Rene Guenon’dan Malkolm X’e kadar pek çok müellifin eserlerinden çeviriler yer aldı Diriliş’te. 2011’den sonra da elektronik ortamda yayın hayatını devam ettirdi.

1967’de İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’nü yayınladı. Ki o yıllarda İslam dünyasında ekonomi üzerine Seyyid Kutup, Mustafa Sıbai ve Said Çekmegil’den başka kitap yazabilmiş kimse de yoktu.

1967’de İslam’ın Dirilişi, 1970’de Ruhun Dirilişi ve devamında da İnsanlığın Dirilişi kitaplarını yazdı. Sezai Karakoç’un mütefekkir tarafını en iyi ortaya koyan eserleridir bunlar.

Bu eserlerinde;

Diktatörlerin, nemrutların ve tiranların toplumları ezdiği çağlara “ruhun ölüm çağı” diyordu.

Ruhun ölümünü de varoluş hikmetinden habersiz olmak diye tanımlıyordu.

“Friederich Nıetzsche, ‘Tanrı ölmüştür’ derken ölümü teşhiste değil, ölümün objesinde yanılmıştı. Zira ölen Tanrı değil ruhtu” tespitini yapıyor ve bunu ‘bir hakikati bir serapta öldürmek istediler’ şeklinde ifade ediyordu.

“Nefs, enfüsi şeytan; Şeytan, afaki nefs” diyecek kadar cesurdu.

Amerika’nın bulunuşu, kutuplara ulaşmak ve okyanusları aşıp uzaya çıkmak gibi gelişmeler insanı gizli bir şekilde geçmişte kurduğu medeniyeti küçümsemeye itti diyordu.

Rönesans’la gelen Batı Medeniyeti “yeni/orijinal” değil, Antikiteden ilhamla yapılmış bir yenilenmeydi analizini yapıyordu.

Batı diyalektik, Doğu ise mistik. Bu ikisinin savaşından veya sentezinden ne çıkar? diye soruyordu.

Batı, Doğuyu öylesine yere sermiştir ki bir gün ölüm döşeğine düşse kendisine bir tas su verecek kudretten eser kalmamıştır şeklinde harika bir tespit yapıyordu. Yaşadığımız zaman bu tespiti ne kadar da doğruluyordu!

Batı dışı dünya, görünüşte Batılılaşıyor, gerçekteyse Batıyla hesaplaşabilecek eşit güç düzeyine ulaşmak istiyor diyordu.

Adam Smith’in kapitalizmini şeytanın sağ yüzü; Karl Marx’ın komünizmini de şeytanın sol yüzü olarak tanımlıyordu.

Zalim Batı’yı sanık sandalyesine oturtup 500 yılın hesabını soruyordu adeta.

Batı taklitçilerine de çatıyordu. “Şarlo’nun taklidi için bir yarışma düzenlenir. Yarışmaya Şarlo da katılır. Ama kendi taklidinin yapıldığı yarışmada ancak 7. olabilir” diyerek ironi yapıyordu.

O, Diriliş’in temeline “metafizik”i koyuyordu. Fizik alan varoluş sorularını cevaplayamaz diyordu.

Batılı rasyonel akıl dinin etkisini azaltıp alana felsefeyi yerleştirdi. Zamanla insanların hırs ve meta tutkusu felsefenin yerine politikayı oturttu. Artık dünyayı o şekillendiriyor tespitiyle önümüze ışık oluyordu. Dinden felsefeye, felsefeden de politikaya doğru gidişin fotoğrafını çekiyordu.

Şüphesiz burası onun fikriyatını ortaya koymaya yetmez. Biz sadece küçük bir demet sunmaya çalıştık.

Cemal Süreyya onun için, “sıkıştırılmış deha” der. Ve devam eder: “Marx’ı da, Nıetzsche’yi de, Nazım’ı da, Salvador Dali’yi de iyi bilir.”

16 Kasım günü vefat eden Sezai Karakoç yalnız bir adamdı. Taziyede bulunacak yakını olmayan bir yalnızlıktı bu. Yalnızdı çünkü o “düşünür”dü. Ömer’in aklını, Ebu Zer’in yalnızlığını taşımıştı bu çağa. Kelamıyla değil kalemiyle konuşurdu. Onun için anlamadı ve belki de sevemedi okumaya mesafeli olanlar.

“Kendi fikirlerinin hırsızı gibi gördükleri ve mücadeleyi tekellerine almış mütekebbirler” diye tanımladıkları da saf tutmuştu cenazesinde.

Sezai Karakoç’u fikir derinliği açısında Necip Fazıl, İsmet Özel, Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören gibi şairlerle mukayese etmemek gerek. Zira mukayese aynı kategoridekiler arasında yapılırsa adil olur. Bu diğerlerine haksızlık da değildir.

O semâmızın parlak bir yıldızıydı. Aşırı tevazusundan dolayı çoğumuz onu tanıyamadı.

Bundan sonra eserleriyle yaşayacak.

Mekânı cennet olsun.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.