İrfan Sönmez
Köşe Yazarı
İrfan Sönmez
 

Bir Hatıra, Bir Olay

Yıl 1983, Buca Cezaevindeyiz. 4 Haziran'ı 5 Haziran'a bağlayan gece Halil Esendağ ile Selçuk Duracık asıldılar. Onların nasıl metanetle ölüme gittiklerini hem yazmış, hem anlatmıştım. Dileyenler internette basit bir arama yaparak bulabilirler. Aramızdan iki arkadaşın bir gece ansızın ölüme götürülmesinin acısı kolay kolay anlatılamaz. O iki idam hepimizi ölümle yaşam arasında bir noktaya getirdi. Hem bu dünyadaydık hem öteki tarafta. Birkaç gün sonra duruşmamız vardı. Manisa Ülkücüler davası olarak bizi yargılayan heyet aynı zamanda rahmetli Duracık ile Esendağ'a idam veren heyetti. Ölümden, idamdan korkmadığımızı, hayatta kalırsak bunun hesabını mutlaka soracağımızı göstermemiz gerekiyordu. Mahkemeye giderken hemen rink arabasında karar aldık, içimizden biri çıkacak 12 Eylül cuntasını lanetleyecek, hakimlere de bunun hesabını soracağımızı söyleyecekti. Kim konuşmak, yazdığımız metni okumak ister diye sorunca birkaç arkadaş hemen buna talip oldular. Bugün basit bir şey gibi görünse de sizi idamla yargılayan, hayatınız iki dudağı arasında olan hakimleri tehdit etmek, onlardan hesap sorulacağını söylemek büyük cüret ve cesaret işiydi. Taliplerden biri Selçuk Özdağ'dı. İçimizde diksiyonu en düzgün olanlardan biri oydu, onda karar kıldık. Mahkeme salonuna girdik, heyet içeri girdi, Özdağ ayağa kalkarak Duracık ile Esendağ'ın idamları üzerine bir açıklama yapacağını söyledi. Heyetin cevabını beklemeden yazdığımız ortak metni okudu. Özet olarak, asılan arkadaşların hesabını hem 12 Eylül cuntasından hem de kararda imzası olan hakimlerden sorulacağını, idamların bizim inanç ve imanımızda bir zaafa neden olmayacağını sert, didaktik bir üslupla anlattı. Okunan metin, doğrudan doğruya bir tehdit metniydi. Hakimler seslerini çıkarmadan, ama sarararak Özdağ'ın konuşmasını sonuna kadar dinlediler. Konuşmayı zapta geçirip Özdağ hakkında mahkemeyi/heyeti tehditten yeni bir dava açmaya gerek görmediler. Herhalde idamla yargılanıyorlar, bu suçtan birkaç ay ceza versek ne olur vermesek ne olur diye düşündüler. Bu olay, o günün mahkemelerinde sadece Manisa davası tutuklularına ait bir şereftir. Başka hiç bir mahkemede hakimler, cuntacılar bu şekilde tehdit edilmediler. Bunları niye anlattım, bir kişinin kendisini yargılayan hakimleri tehdit etmesi, onların duygusal davranarak kendine vereceği cezayı artırmasını göze alması demektir. Bunu her babayiğit yapamaz.  Üstelik neredeyse hepimize idam cezası isteniyordu. O Selçuk Özdağ, evinin önünde saldırıya uğradı. Saldırıya katılanların neredeyse tamamı çeşitli Ocaklarda görevli olan gençlerdi. Kendilerini yönlendirenlerin hiç biri bedel ödememiş, zor zamanlarda hep tulda da kalmış, bir tarafa sinip beklemiş insanlardı. Attıkları her yumruk, vurdukları her sopa aslında -ülkücü hareketin- geçmişine, bir daha tekrarlanması kabil olmayan  mücadelesineydi. Dün kavga ülkücü hareketin belki şerefi idi, çünkü okullar, sokaklar, mahalleler kurtarılmış, devletin giremediği hale getirilmişti. Marksist solun devrim yapma düşüncesi hepimizi meşru savunmaya  mecbur etmişti. Kavga ne yolumuz, ne üslubumuz ne de kullanmak istediğimiz bir araçtı. Şartlar bizi amaçlamadığımız bir noktaya taşıdı, kaçınılmaz olanı yapmak zorunda kaldık. Bugün kavga artık hareketin şerefi değil, zaafıdır. Milliyetçilikle şiddet bir araya gelmez, gelmemelidir. Dövüşenlerin nasıl kaybettiğine bizim kuşağın serencamı şahittir. Dün kavga millet içindi, bugün üç beş muhterisin, kifayetsizin hırs ve koltukları içindir. Bu gerçeği kavramadığı müddetçe ülkücüler, ikbalinden başka davası olmayan küçük küçük adamların oyuncağı olmaktan kurtulamayacaktır.
Ekleme Tarihi: 01 Şubat 2021 - Pazartesi

Bir Hatıra, Bir Olay

Yıl 1983, Buca Cezaevindeyiz. 4 Haziran'ı 5 Haziran'a bağlayan gece Halil Esendağ ile Selçuk Duracık asıldılar.

Onların nasıl metanetle ölüme gittiklerini hem yazmış, hem anlatmıştım. Dileyenler internette basit bir arama yaparak bulabilirler.

Aramızdan iki arkadaşın bir gece ansızın ölüme götürülmesinin acısı kolay kolay anlatılamaz. O iki idam hepimizi ölümle yaşam arasında bir noktaya getirdi. Hem bu dünyadaydık hem öteki tarafta.

Birkaç gün sonra duruşmamız vardı. Manisa Ülkücüler davası olarak bizi yargılayan heyet aynı zamanda rahmetli Duracık ile Esendağ'a idam veren heyetti. Ölümden, idamdan korkmadığımızı, hayatta kalırsak bunun hesabını mutlaka soracağımızı göstermemiz gerekiyordu.

Mahkemeye giderken hemen rink arabasında karar aldık, içimizden biri çıkacak 12 Eylül cuntasını lanetleyecek, hakimlere de bunun hesabını soracağımızı söyleyecekti. Kim konuşmak, yazdığımız metni okumak ister diye sorunca birkaç arkadaş hemen buna talip oldular. Bugün basit bir şey gibi görünse de sizi idamla yargılayan, hayatınız iki dudağı arasında olan hakimleri tehdit etmek, onlardan hesap sorulacağını söylemek büyük cüret ve cesaret işiydi. Taliplerden biri Selçuk Özdağ'dı. İçimizde diksiyonu en düzgün olanlardan biri oydu, onda karar kıldık.

Mahkeme salonuna girdik, heyet içeri girdi, Özdağ ayağa kalkarak Duracık ile Esendağ'ın idamları üzerine bir açıklama yapacağını söyledi. Heyetin cevabını beklemeden yazdığımız ortak metni okudu. Özet olarak, asılan arkadaşların hesabını hem 12 Eylül cuntasından hem de kararda imzası olan hakimlerden sorulacağını, idamların bizim inanç ve imanımızda bir zaafa neden olmayacağını sert, didaktik bir üslupla anlattı. Okunan metin, doğrudan doğruya bir tehdit metniydi. Hakimler seslerini çıkarmadan, ama sarararak Özdağ'ın konuşmasını sonuna kadar dinlediler. Konuşmayı zapta geçirip Özdağ hakkında mahkemeyi/heyeti tehditten yeni bir dava açmaya gerek görmediler. Herhalde idamla yargılanıyorlar, bu suçtan birkaç ay ceza versek ne olur vermesek ne olur diye düşündüler. Bu olay, o günün mahkemelerinde sadece Manisa davası tutuklularına ait bir şereftir. Başka hiç bir mahkemede hakimler, cuntacılar bu şekilde tehdit edilmediler.

Bunları niye anlattım, bir kişinin kendisini yargılayan hakimleri tehdit etmesi, onların duygusal davranarak kendine vereceği cezayı artırmasını göze alması demektir. Bunu her babayiğit yapamaz.  Üstelik neredeyse hepimize idam cezası isteniyordu.

O Selçuk Özdağ, evinin önünde saldırıya uğradı. Saldırıya katılanların neredeyse tamamı çeşitli Ocaklarda görevli olan gençlerdi. Kendilerini yönlendirenlerin hiç biri bedel ödememiş, zor zamanlarda hep tulda da kalmış, bir tarafa sinip beklemiş insanlardı. Attıkları her yumruk, vurdukları her sopa aslında -ülkücü hareketin- geçmişine, bir daha tekrarlanması kabil olmayan  mücadelesineydi.

Dün kavga ülkücü hareketin belki şerefi idi, çünkü okullar, sokaklar, mahalleler kurtarılmış, devletin giremediği hale getirilmişti. Marksist solun devrim yapma düşüncesi hepimizi meşru savunmaya  mecbur etmişti. Kavga ne yolumuz, ne üslubumuz ne de kullanmak istediğimiz bir araçtı. Şartlar bizi amaçlamadığımız bir noktaya taşıdı, kaçınılmaz olanı yapmak zorunda kaldık. Bugün kavga artık hareketin şerefi değil, zaafıdır. Milliyetçilikle şiddet bir araya gelmez, gelmemelidir. Dövüşenlerin nasıl kaybettiğine bizim kuşağın serencamı şahittir. Dün kavga millet içindi, bugün üç beş muhterisin, kifayetsizin hırs ve koltukları içindir. Bu gerçeği kavramadığı müddetçe ülkücüler, ikbalinden başka davası olmayan küçük küçük adamların oyuncağı olmaktan kurtulamayacaktır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.