Hüseyin Acarlar
Köşe Yazarı
Hüseyin Acarlar
 

Yeni Paradigmalara Seslenişler -2-

Dine Karşı Din Güzel yurdumun güzel insanları, bugünün hız toplumu için denmiş gibi  “Bir kitap okursan tane tane oku çünkü sürat manayı öldürür” der İbn Arabi. Mana süratten kaçar. O zaman sürat, süratlendirme eylemlerinin insan psikolojisine olan olumsuz etkileri, buna mukabil yeni ihtiyaçlar gibi birçok konu devreye giriyor. Yavaşlatılmış şehirler ihtiyacı gibi mesela… Her ne ise… Yurdum İnsanı; sabırla ve tane tane okumak gerek ki mana anlaşılsın. Gündelik şaşkınlıklarda şaşırmamak günün erdemidir. Bu erdem, geçmişin bilgisine vakıf olmakla, suhuletle ve acele etmemekle yakın irtibatlıdır. Bazen ağdalı ve de abartılı bir kader örücüsü çağrışımı ile, siyasal olayları yüksek perdeden/ müteal bir üslupla sunmak şaşkınlık yaşatabilir ancak zararsız geçici şoklamalardır bunlar. Yakın geçmişten yeterli sayıda retrospektif (geriye dönük)  bilgiler öncelikle günü anlamlandırırken geleceğe de projektör görevi yüklenir. Nihayetinde geçmişin idrakleri, gelecek iradeleri belirlemede fener gibidir. Geçmişin yazgısı (kader)  ve geleceğin yargısı (kaza) “şimdi” de ve birlikte vardır. Günü ve geleceği yorumlamak için geçmişe ihtiyaç duymamız mazideki acıtıcı yaraları kanatmak için değil.  Bu tutum yeni paradigmalar için temel parametrelere (değişkenlere) ulaşma çabası olarak anlaşılmalıdır. Geçmiş ve gelecek olanı bilmeden anı yaşamak, kimi zaman varoluşsal hakikati perdeleyebilir. Hakikat, geçmişle yani öncesiyle “yaşanan anı/ hali” anlamlı kılar. Yaşanan halin/anın hapishanesine düşmeden ve zamanı ve anı ıskalamadan  “geçmiş”, “şimdiki hal”, “gelecek” kelimelerinin fonetik, morfolojik/sentaks durumları parantezinde; insan, zamanı yaratan ALLAH‟ın bu kavramdan nezih olduğunu hatırlayarak vakte anlam yükleyebilir. Tanımlayamaz ama anlamlandırabilir. Zamanı yöneten bir güç sahibi vardır ki O; gece, gündüz, güneş ve ay, yani bizi zamanı adlandırmaya götüren her şeyin ardındaki yegâne yönetici, ALLAH’tır.  Aristoteles’in  “hareket eden her şeyin bir hareket ettiricisi vardır” ifadesinin ontolojik karşılığının devamı şu olmalıydı:  ALLAH, hareket etmez çünkü mekândan münezzehtir. Zamandan münezzeh olarak hareket ettirir çünkü ezel ve ebeddir (başlangıcı ve sonu olmayan) . Zaman, dinin insanlıkla aynı yaşta olduğunu haber verir. Gerek kutsalı ifade etme açısından gerekse varoluş dinamiği açısından kişiler, ontolojik dayanak oluşturmadan yaşayamazlar. İnsan nevrotiktir. Mutlaka tapılacak bir ilah bulur. Yani tapınmadan yaşayamaz. İnsanlık açlıktan ölmüştür ama dinsizlikten ölmemiştir. Bu nedenle deizm veya ateizm bir düşünce değil inançtır ve bir dindir nihayetinde. Bu meyanda Güzel Yurdumun Güzel insanı bilesin ki; Allah, bizim sadece varlığını kabul edeceğimiz bir varlık değildir. O isimleri olan, özellikleri olan bir 'mutlak hakikattir. O'nun isimleri, insanların isimlerini ve ahlak ilkelerini doğurmuştur. Ahlakın temel ilkeleri olan; merhamet/Abdürrahrahim-Abdurrahman - Rahime, bilgi /Bilge- Âlim, Adalet / Adile-Adil, doğruluk / Ebu Bekir- Berk, mücadele /Cahit- Mücahit, sabır/Sabahat-Sabri-Sabriye, fedakârlık, güzellik /Hüseyin-Muhsin- Gül, cömertlik /Semiha- Mert… Vb. hepsi ilahi isimlere dayanır. En güzelini, en yakışanını kendine isim yapan insan, kendisi ve mutlak hakikat arasındaki bağı özündeki vicdan ve isimlerdeki ahlakı merkez alarak kurmuştur. İnsanlık tarihi boyunca, insan ismine yaklaştığı oranda evrensel ahlak diline yaklaşır. 'Güzel ahlakı tamamlamak' insanda nüve olarak bulunan ahlakı Allah'a bağlayarak ikmal etmek demektir. İnanç, insanın anlam arayışına bir cevap bulma çabası ile özdeştir. Kutsalın tezahürü, anlamlı bir dünyanın diyalektik sürecidir. Bu süreç, hiçbir kesintiye uğramadan günümüze kadar devam etmiştir; kuşkusuz bundan sonra da devam edecektir. İnanma ya da inanç geçirdiği iddia edilen evreleri itibariyle itikattan ziyade düşünsel formlarla ilgilidir. Farklılık bazen de öze değil, isimsel ya da şekilsel algılamayla ilgilidir. Bütün bunlar şunu işaret eder; Bütün ideolojiler bir din formatıyla semavi olan dine muhalif, dine karşı din gibi bir diskur barındırır. İkisinin ortak kesişme noktasında koşulsuz itaat vardır. Modern dünyanın ideologlarından Jean-Jacques Rousseau, “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde, toplumların farklı tanrılara inanmaları hasebi ile müsamahasızlığın doğduğunu ve her siyasi savaşın aynı zamanda dini bir savaş olduğunu belirtir ( Jean-Jacques Rousseau, toplum sözleşmesi, çev. Vedat Günyol, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s. 124-125). Ve doğrudur. Her alınan siyasi kararın dinsel tarafı ve sonuçları hep olmuştur. Bu itibarla bugünü sağlıklı analiz edebilmek için dünün siyasetindeki muharrik gücün ne olduğunu tespit, dinsel kırılmaları inanç ve dönüşümdeki fay hatlarını da anlamlandıracaktır. Dünden bugüne, bugünden düne yolculuğumuz neticesinde bütünü tanımlayacak fotoğrafı yakalayabiliriz. Modernlik her ne kadar dinsel olana itiraz etse de öneri ve yaşam ritüeli itibariyle klasik dönemden farklı değil.  Jean-Jacques Rousseau’nun toplumsal sözleşmesindeki gibi, ulus devletler kendi kuruluş mitosuna, geçmişin dinsel yazgısıyla ilişkili amentüsü olan yeryüzü dini ihdasları olmuştur. Bu modernliğin dayatmasıdır. Modernizm ilahi semavi tanrıya imanı klasik dönem hurafesi olarak görüp, yeryüzü tanrısına imanı ise terakki olarak vaaz eder. Bu yeni din anlayışını kültürle yerleştirirken bireyi  iç dinamikleriyle hesaplaşan üç isyana sürükler. Bazı sabiteler meramı rahatlatacaktır şöyle ki; Klasik Batı tarihini Modernlikten ayıran temel parametre üç babaya isyanıdır. Yâda şöyle söyleyelim Batı modernliğinin başlangıcı üç baba isyanıyladır. 1. Gökteki babaya isyan; Hristiyanlığın dolayısıyla kilisenin devre dışı bırakılması. 2.Tahttaki babaya isyan; Fransız ihtilali ve arkasından gelen ulusçuluk fikri. 3-Evdeki babaya isyan; bireycilik ve liberal ekonomi. Bu temel parametreden hareketle klasik dönem sonrasının Osmanlıya tezahürünü deşmeden bugünün muharrik gücünü bütünüyle anlayamayız. Modern dönem ürünü aydınların İbn-i Haldun’u atlayarak sosyolojinin kurucusu olarak kabul gördüğü Bilim dininin”kurucusu Auguste Comte, Şubat 1853’te Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı mektupta şöyle diyordu: “…Eşzamanlı olarak işledikleri bilim alanında, Doğulular ile Batılılar arasında kendiliğinden oluşan uyum, üstesinden gelinemez farklılıklarla belirgin bir zıtlık oluşturur. İster toplu ister bireysel, bütün insanlığı tamamen pozitif bir inançla kucaklamak için her türlü ilâhi inancı bertaraf etmelidir. Beni tam anlamıyla evrensel dini keşfetmeye iten temel neden budur…” “…İslâmın temel ruhuna göre siyaset, yalnızca görüşlerin ve geleneklerin ayrılığını sağlamaya ve sağlamlaştırmaya yönelik olduğundan, bu büyük amaca Tanrı yerine İnsanlığı koyarak daha iyi ulaşılacağını yakında anlayacaklar. Selâm ve saygılar, Auguste Comte.” Esasında Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarından başka bir şey değil. Koskoca bir 19. yüzyılı, ‘sınıf meselesi’ üzerinden açıklayanlar.  20. yüzyılı Pozitivizme, felsefeyi bir diyalektiğe mahkûm edenler tabandaki nevrotizmi ıskaladılar. Bu durum düşünce insanları kadar; devletleri, toplumları ve siyasetlerini de bütünüyle etkiledi.  Oysa doğru okumalar yapamayanlar geçmişe takılıp kalır, ne anı anlamlandırabilir ne reform yapabilir ne de gelecekte olabilirler. Güzel yurdumun güzel insanları; Yaşadığımız coğrafya, ideolojilerin cisimleştiği bir siyasal alan olunca,entelektüeller de bu topraklarda mitlerle yol almayı uygun gördü. Osmanlı dönemi İslâmcılık anlayışı modernlikle birlikte Cumhuriyet döneminde de araçsallaşan bir din anlayışına indirgendi. Aslında modernizmle dinlerin devre dışı bırakılamadığını, ekonomik, siyasî, toplumsal kurtuluş aracı olarak ulus-devletlerin oluşumlarında katalizör model olarak “yeniden” formatlandığı gözardı edildi. Meşruiyette ihtiyaç duyulan içkinlik ve aşkınlık için din/inanç vazgeçilmezdi. Türkiye Cumhuriyeti’nde bu aşkınlık ilkesi, Kemalizm üzerinden inşa edildi.Kemalizm, Tekin Alp’in ifadesiyle Tanrısını “millîcilik” olarak belirledi. Neticede uzunca yıllar altı ok amentü esasına riayet edenler mutlak ilerici, gerisi zinhar gerici sayıldı. Dinî anlayıştaki dünyevîleşme, aynı zamanda yeni bir din tasavvurunu da meydana getirdi. Yeni dinin adı “Kemalizm”di. O dönemde yazılan kemalizmin amentüsü, Kemalizm mevlidi vs. uygulamalar için çok şey yazıldı, çizildi. Dileyen araştırır. “Ne örümcek, ne yosun Ne mucize, ne füsun Kâbe Arap’ın olsun Bize Çankaya yeter” diyen batıcı kadrolar, “Ezan kaya”ismini “Çan Kaya”yaptılar. Yeni dinin kıblesi Çankaya, dini laiklik-ileri aşamada sekülerizm- peygamberi Mustafa Kemal Atatürk, kitabı nutuktu.  İtiraz edecekler içinde bir cephe düşünüldü. Kemalizm dinin kurgusunu yapanlar, karşı cepheyi de kurduruyorlardı ” antikemalizm”. Yani dine karşı din! Kemalistler popülizmi ve elitizmi ıskalamadı. Yoksa Yılmaz Özdil’in Kemalizm’in ilmihali niteliğindeki; “Mustafa Kemal Atatürk ve Temizlik”, “Mustafa Kemal Atatürk ve Sofra”,  ”Mustafa Kemal Atatürk ve Hayvan Sevgisi”kitapları izaha muhtaç kalır.  Dikkat ederseniz bu bir ilahiyat tecessümünden farklı değildir. Epistemolojisi işlevsel akıl üzerine iş gören bir düşünce veya siyasi yapı tamamen teolojik çerçeveyle anlaşılabilir. Neredeyse bir yüzyıldır sağcısı ve solcusuyla, liberali ve muhafazakârıyla, milliyetçisi ve İslamcısıyla;  sistem içerisinde her yükselen ses, altı oka itaati kabul etmeden yaşam hakkını bulamadı. Bu iman esasını mezar taşı gibi ezberletme geleneği müstakim halde devam ediyor. Yönetime dönük talepler, amentüsünü ezberletip kabul ettirmeden hayat hakkı tanımayan bir cumhuriyetin niteliği, demokrasinin argümanlarıyla, popüler kültürle taçlandırılıyor... Sisteme edilen imanın altı (ok) şartından birinin bile fesada uğraması halinde ise devreye yargı girdi. Sistem bu haliyle müstahkem hale geldi. Dine karşı din sadece zaman kaybettirdi. Acılarını bıraktı. Sonuç;  yine herkes kendi dininde! Doğru tutum nedir derseniz? “Herkesin dini kendine” daha net ve takiyyesiz bir hakikat olmaz mıydı?.    
Ekleme Tarihi: 12 Kasım 2021 - Cuma

Yeni Paradigmalara Seslenişler -2-

Dine Karşı Din

Güzel yurdumun güzel insanları, bugünün hız toplumu için denmiş gibi  “Bir kitap okursan tane tane oku çünkü sürat manayı öldürür” der İbn Arabi.

Mana süratten kaçar. O zaman sürat, süratlendirme eylemlerinin insan psikolojisine olan olumsuz etkileri, buna mukabil yeni ihtiyaçlar gibi birçok konu devreye giriyor. Yavaşlatılmış şehirler ihtiyacı gibi mesela… Her ne ise…

Yurdum İnsanı; sabırla ve tane tane okumak gerek ki mana anlaşılsın.

Gündelik şaşkınlıklarda şaşırmamak günün erdemidir. Bu erdem, geçmişin bilgisine vakıf olmakla, suhuletle ve acele etmemekle yakın irtibatlıdır.

Bazen ağdalı ve de abartılı bir kader örücüsü çağrışımı ile, siyasal olayları yüksek perdeden/ müteal bir üslupla sunmak şaşkınlık yaşatabilir ancak zararsız geçici şoklamalardır bunlar. Yakın geçmişten yeterli sayıda retrospektif (geriye dönük)  bilgiler öncelikle günü anlamlandırırken geleceğe de projektör görevi yüklenir. Nihayetinde geçmişin idrakleri, gelecek iradeleri belirlemede fener gibidir. Geçmişin yazgısı (kader)  ve geleceğin yargısı (kaza) “şimdi” de ve birlikte vardır.

Günü ve geleceği yorumlamak için geçmişe ihtiyaç duymamız mazideki acıtıcı yaraları kanatmak için değil.  Bu tutum yeni paradigmalar için temel parametrelere (değişkenlere) ulaşma çabası olarak anlaşılmalıdır.

Geçmiş ve gelecek olanı bilmeden anı yaşamak, kimi zaman varoluşsal hakikati perdeleyebilir. Hakikat, geçmişle yani öncesiyle “yaşanan anı/ hali” anlamlı kılar.

Yaşanan halin/anın hapishanesine düşmeden ve zamanı ve anı ıskalamadan  “geçmiş”, “şimdiki hal”, “gelecek” kelimelerinin fonetik, morfolojik/sentaks durumları parantezinde; insan, zamanı yaratan ALLAH‟ın bu kavramdan nezih olduğunu hatırlayarak vakte anlam yükleyebilir. Tanımlayamaz ama anlamlandırabilir.

Zamanı yöneten bir güç sahibi vardır ki O; gece, gündüz, güneş ve ay, yani bizi zamanı adlandırmaya götüren her şeyin ardındaki yegâne yönetici, ALLAH’tır.  Aristoteles’in  “hareket eden her şeyin bir hareket ettiricisi vardır” ifadesinin ontolojik karşılığının devamı şu olmalıydı:  ALLAH, hareket etmez çünkü mekândan münezzehtir. Zamandan münezzeh olarak hareket ettirir çünkü ezel ve ebeddir (başlangıcı ve sonu olmayan) .

Zaman, dinin insanlıkla aynı yaşta olduğunu haber verir. Gerek kutsalı ifade etme açısından gerekse varoluş dinamiği açısından kişiler, ontolojik dayanak oluşturmadan yaşayamazlar. İnsan nevrotiktir. Mutlaka tapılacak bir ilah bulur. Yani tapınmadan yaşayamaz. İnsanlık açlıktan ölmüştür ama dinsizlikten ölmemiştir. Bu nedenle deizm veya ateizm bir düşünce değil inançtır ve bir dindir nihayetinde.

Bu meyanda Güzel Yurdumun Güzel insanı bilesin ki;

Allah, bizim sadece varlığını kabul edeceğimiz bir varlık değildir. O isimleri olan, özellikleri olan bir 'mutlak hakikattir. O'nun isimleri, insanların isimlerini ve ahlak ilkelerini doğurmuştur.

Ahlakın temel ilkeleri olan; merhamet/Abdürrahrahim-Abdurrahman - Rahime, bilgi /Bilge- Âlim, Adalet / Adile-Adil, doğruluk / Ebu Bekir- Berk, mücadele /Cahit- Mücahit, sabır/Sabahat-Sabri-Sabriye, fedakârlık, güzellik /Hüseyin-Muhsin- Gül, cömertlik /Semiha- Mert… Vb. hepsi ilahi isimlere dayanır.

En güzelini, en yakışanını kendine isim yapan insan, kendisi ve mutlak hakikat arasındaki bağı özündeki vicdan ve isimlerdeki ahlakı merkez alarak kurmuştur. İnsanlık tarihi boyunca, insan ismine yaklaştığı oranda evrensel ahlak diline yaklaşır. 'Güzel ahlakı tamamlamak' insanda nüve olarak bulunan ahlakı Allah'a bağlayarak ikmal etmek demektir.

İnanç, insanın anlam arayışına bir cevap bulma çabası ile özdeştir. Kutsalın tezahürü, anlamlı bir dünyanın diyalektik sürecidir. Bu süreç, hiçbir kesintiye uğramadan günümüze kadar devam etmiştir; kuşkusuz bundan sonra da devam edecektir. İnanma ya da inanç geçirdiği iddia edilen evreleri itibariyle itikattan ziyade düşünsel formlarla ilgilidir. Farklılık bazen de öze değil, isimsel ya da şekilsel algılamayla ilgilidir.

Bütün bunlar şunu işaret eder; Bütün ideolojiler bir din formatıyla semavi olan dine muhalif, dine karşı din gibi bir diskur barındırır. İkisinin ortak kesişme noktasında koşulsuz itaat vardır.

Modern dünyanın ideologlarından Jean-Jacques Rousseau, “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde, toplumların farklı tanrılara inanmaları hasebi ile müsamahasızlığın doğduğunu ve her siyasi savaşın aynı zamanda dini bir savaş olduğunu belirtir ( Jean-Jacques Rousseau, toplum sözleşmesi, çev. Vedat Günyol, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s. 124-125). Ve doğrudur. Her alınan siyasi kararın dinsel tarafı ve sonuçları hep olmuştur. Bu itibarla bugünü sağlıklı analiz edebilmek için dünün siyasetindeki muharrik gücün ne olduğunu tespit, dinsel kırılmaları inanç ve dönüşümdeki fay hatlarını da anlamlandıracaktır. Dünden bugüne, bugünden düne yolculuğumuz neticesinde bütünü tanımlayacak fotoğrafı yakalayabiliriz.

Modernlik her ne kadar dinsel olana itiraz etse de öneri ve yaşam ritüeli itibariyle klasik dönemden farklı değil.  Jean-Jacques Rousseau’nun toplumsal sözleşmesindeki gibi, ulus devletler kendi kuruluş mitosuna, geçmişin dinsel yazgısıyla ilişkili amentüsü olan yeryüzü dini ihdasları olmuştur. Bu modernliğin dayatmasıdır. Modernizm ilahi semavi tanrıya imanı klasik dönem hurafesi olarak görüp, yeryüzü tanrısına imanı ise terakki olarak vaaz eder. Bu yeni din anlayışını kültürle yerleştirirken bireyi  iç dinamikleriyle hesaplaşan üç isyana sürükler. Bazı sabiteler meramı rahatlatacaktır şöyle ki;

Klasik Batı tarihini Modernlikten ayıran temel parametre üç babaya isyanıdır. Yâda şöyle söyleyelim Batı modernliğinin başlangıcı üç baba isyanıyladır.

1. Gökteki babaya isyan; Hristiyanlığın dolayısıyla kilisenin devre dışı bırakılması.

2.Tahttaki babaya isyan; Fransız ihtilali ve arkasından gelen ulusçuluk fikri.

3-Evdeki babaya isyan; bireycilik ve liberal ekonomi. Bu temel parametreden hareketle klasik dönem sonrasının Osmanlıya tezahürünü deşmeden bugünün muharrik gücünü bütünüyle anlayamayız.

Modern dönem ürünü aydınların İbn-i Haldun’u atlayarak sosyolojinin kurucusu olarak kabul gördüğü Bilim dininin”kurucusu Auguste Comte, Şubat 1853’te Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı mektupta şöyle diyordu:

“…Eşzamanlı olarak işledikleri bilim alanında, Doğulular ile Batılılar arasında kendiliğinden oluşan uyum, üstesinden gelinemez farklılıklarla belirgin bir zıtlık oluşturur. İster toplu ister bireysel, bütün insanlığı tamamen pozitif bir inançla kucaklamak için her türlü ilâhi inancı bertaraf etmelidir. Beni tam anlamıyla evrensel dini keşfetmeye iten temel neden budur…”

“…İslâmın temel ruhuna göre siyaset, yalnızca görüşlerin ve geleneklerin ayrılığını sağlamaya ve sağlamlaştırmaya yönelik olduğundan, bu büyük amaca Tanrı yerine İnsanlığı koyarak daha iyi ulaşılacağını yakında anlayacaklar. Selâm ve saygılar, Auguste Comte.”

Esasında Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarından başka bir şey değil. Koskoca bir 19. yüzyılı, ‘sınıf meselesi’ üzerinden açıklayanlar.  20. yüzyılı Pozitivizme, felsefeyi bir diyalektiğe mahkûm edenler tabandaki nevrotizmi ıskaladılar. Bu durum düşünce insanları kadar; devletleri, toplumları ve siyasetlerini de bütünüyle etkiledi.  Oysa doğru okumalar yapamayanlar geçmişe takılıp kalır, ne anı anlamlandırabilir ne reform yapabilir ne de gelecekte olabilirler.

Güzel yurdumun güzel insanları;

Yaşadığımız coğrafya, ideolojilerin cisimleştiği bir siyasal alan olunca,entelektüeller de bu topraklarda mitlerle yol almayı uygun gördü.

Osmanlı dönemi İslâmcılık anlayışı modernlikle birlikte Cumhuriyet döneminde de araçsallaşan bir din anlayışına indirgendi. Aslında modernizmle dinlerin devre dışı bırakılamadığını, ekonomik, siyasî, toplumsal kurtuluş aracı olarak ulus-devletlerin oluşumlarında katalizör model olarak “yeniden” formatlandığı gözardı edildi. Meşruiyette ihtiyaç duyulan içkinlik ve aşkınlık için din/inanç vazgeçilmezdi. Türkiye Cumhuriyeti’nde bu aşkınlık ilkesi, Kemalizm üzerinden inşa edildi.Kemalizm, Tekin Alp’in ifadesiyle Tanrısını “millîcilik” olarak belirledi. Neticede uzunca yıllar altı ok amentü esasına riayet edenler mutlak ilerici, gerisi zinhar gerici sayıldı.

Dinî anlayıştaki dünyevîleşme, aynı zamanda yeni bir din tasavvurunu da meydana getirdi. Yeni dinin adı “Kemalizm”di. O dönemde yazılan kemalizmin amentüsü, Kemalizm mevlidi vs. uygulamalar için çok şey yazıldı, çizildi. Dileyen araştırır.

“Ne örümcek, ne yosun

Ne mucize, ne füsun

Kâbe Arap’ın olsun

Bize Çankaya yeter”

diyen batıcı kadrolar, “Ezan kaya”ismini “Çan Kaya”yaptılar. Yeni dinin kıblesi Çankaya, dini laiklik-ileri aşamada sekülerizm- peygamberi Mustafa Kemal Atatürk, kitabı nutuktu.  İtiraz edecekler içinde bir cephe düşünüldü. Kemalizm dinin kurgusunu yapanlar, karşı cepheyi de kurduruyorlardı ” antikemalizm”. Yani dine karşı din!

Kemalistler popülizmi ve elitizmi ıskalamadı. Yoksa Yılmaz Özdil’in Kemalizm’in ilmihali niteliğindeki; “Mustafa Kemal Atatürk ve Temizlik”, “Mustafa Kemal Atatürk ve Sofra”,  ”Mustafa Kemal Atatürk ve Hayvan Sevgisi”kitapları izaha muhtaç kalır.  Dikkat ederseniz bu bir ilahiyat tecessümünden farklı değildir.

Epistemolojisi işlevsel akıl üzerine iş gören bir düşünce veya siyasi yapı tamamen teolojik çerçeveyle anlaşılabilir.

Neredeyse bir yüzyıldır sağcısı ve solcusuyla, liberali ve muhafazakârıyla, milliyetçisi ve İslamcısıyla;  sistem içerisinde her yükselen ses, altı oka itaati kabul etmeden yaşam hakkını bulamadı. Bu iman esasını mezar taşı gibi ezberletme geleneği müstakim halde devam ediyor. Yönetime dönük talepler, amentüsünü ezberletip kabul ettirmeden hayat hakkı tanımayan bir cumhuriyetin niteliği, demokrasinin argümanlarıyla, popüler kültürle taçlandırılıyor...

Sisteme edilen imanın altı (ok) şartından birinin bile fesada uğraması halinde ise devreye yargı girdi. Sistem bu haliyle müstahkem hale geldi.

Dine karşı din sadece zaman kaybettirdi. Acılarını bıraktı. Sonuç;  yine herkes kendi dininde! Doğru tutum nedir derseniz? “Herkesin dini kendine” daha net ve takiyyesiz bir hakikat olmaz mıydı?.  

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve enpolitik.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.