google-site-verification: google93004a1f8b19e30c.html

Reform hareketleri denilince aklıma rahmetli sultan İkinci Mahmut geliyor. Kendisi hem çok zeki hem çok cesur bir idareciydi. Avrupa’nın yeniden dizaynı sonrası ülkesini içerdeki ve dışarıdaki tehditlere karşı koruyucu hamleleri yapmaktan kaçınmamıştır. Özellikle Tanzimat döneminde yapılan icraatlardaki samimiyetini Osmanlı bürokrasisi sahiplenseydi devlet-i aliyye belki çok daha başka konumda olurdu.

Tanzimat dönemini bize tarih derslerinde sadece azınlıklar için kanunlar yayınlama dönemi anlatılmıştır. Okul okuyan çoğunluğun duyduğu fakat araştırmaya tenezzül etmediği dönemi inceleyince çok önemli bir nokta dikkatimi çekti: Rüşvet ve yolsuzluk.

Evet yanlış okumadınız. Rüşvet ve yolsuzluk illeti yaya ve müsellem ordusunun kuruluşundan beridir Osmanlıyı kemiren en büyük iç meseleydi. Neşri tarihinde bu iddia şöyle anlatılmaktadır:
‘’Padişah hizmetinde olalum deyü çok kişiler kadıya rüşvetler virüb yalvardılar: beni yaz didiler.” Aman canım o zaman devlet iradesi tam oturmadı, otorite boşluğunda olur öyle diyenler için Avrupa’yı titreten Türk; Viyana kapılarına Osmanlı mührünü vuran kanunnamesi bugün Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin kapısında sergilenen Kanuni Sultan Süleyman zamanında rüşvet ve yolsuzluk artık olağan karşılanır hale gelmiştir. Bakın ne demiş Fuzuli;

Selâm verdüm, rüşvet değildür deyu almadılar.
Hükm gösterdüm, fâidesizdür deyu mültefit olmadılar.

Yani diyor ki;

Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar.
Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler.

Neyse efendim İkinci Mahmut Hazretleri yönetiminde artık bu soruna bir son vermek lazım gelmiş. Tanzimat fermanının ilanından 1 yıl sonra 1840 yılında ceza kanunnamesi hazırlanmıştır. Kanunnamenin 5. Maddesi rüşvetle alakalıdır. Rüşvet alan memurun ve veren kişinin hangi cezalara çarptırılacağı çok açık ve net açıklanmıştır. 1840 yılındaki ceza kanunnamesi yetmemiş olacak ki 1849 yılında yürürlüğe giren uygulamaya göre devlet memurları, memur olmadan önce rüşvet almayacağına Kur’an’a el basarak yemin etme zorunluluğu getirilmiştir. Bu karara önce Sultan Abdülmecit uymuş, beklenmedik bir şekilde tüm nazırların huzurunda ayağa kalkarak ilk yemini kendisi etmişti. Padişahın bu davranışının ardından bütün bakanlar da Mushaf'a el basarak devlete sadakatten ayrılmayıp rüşvet yemeyeceklerine dair yemin etmek zorunda kaldı. Yeminin orijinali şöyle: “Padişahıma ve Devlet-i Aliyyelerine sadakatten ayrılmayacağıma ve her nasıl nam ve tevil olursa olsun rüşvet almayacağıma ve padişahımın ruhsatı seniyyesiyle kabulü mecaz olan hedâyayı resmiyeden başka memnu olan hediyeyi kabul etmeyeceğime ve emvali mirîyeyi irtikâp ve telef etmeyip ve hiç kimseye ettirmeyeceğime ve lüzumu hakikisi tebeyyün etmedikçe hazine-i mirîyeye masarif vukuunu tecviz eylemeyeceğime ve icabı sahibi olmadıkça mücerret riayeti hatıra mebni memur istihdamına lüzum göstermeyeceğime valla...”

Tüm bu çabalara rağmen, devletin içine düştüğü rüşvet çukurunu “Edinburg Rewiev” dergisinin Ocak 1854 sayısında yayınlanan Osmanlı bürokrasisi hakkındaki değerlendirme açık bir şekilde anlatmaktadır:“Bugün herkes kendi kişisel çıkarları için didinmektedir. Padişahın hizmetinde imparatorluğun genel çıkarlarını göz önünde tutacak bir görevliye rastlamak pek güçtür.”

Bunları neden mi yazdım? Reform kelimesini basite indirgeyecek şekilde kullanmaya karşıyım. Hayatta bazı kelimeler vardır; kullanılmak için kullanılmaz. Eğer kullanılırsa anlamını ve ağırlığını yitirir.

***

Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya eserini müthiş bir iştahla bitirdim. Üstadın eserine saygısızlık olmasın diye Yavuz zırhlısının tadilatı dolayısıyla işlemlerde meydana gelen yolsuzluktan Yüce Divan’da yargılanıp mahkûm olan ilk bakanın (İhsan Eryavuz –sonradan mahkumiyetinden dolayı soyadını değişti ve Topçu oldu-) hikâyesini aynen burada paylaşıyorum:

İhsan Eryavuz, eski bir topçu binbaşıdır. Binbaşı rütbesindeyken emekliğe ayrılıp ticarete atılmış, Birinci, İkinci ve Üçüncü Meclis’te Cebelibereket (Osmaniye) Mebusu olarak görev yaparken İstiklal Mahkemelerinde başkan ve üye olarak etkili görevlerde bulunmuştur. Zaferden sonra Bilecik Mebusu Dr. Fikret ve Enver Paşa’nın eski eniştesi Nazım Bey’le birlikte bir adi şirket kurarak para kazanmaya karar vermiştir. Ankara’yı saran aferizm (kısa yoldan zengin olma) işine girişenlerdendir. Türkiye İş Bankası Kurucu ve yönetim kurulu üyelerindendir.

Akla hemen şu soru geliyor? Yakup Kadri’nin de işaret ettiği, Ankara’da birçok insan iş takipçiliği yoluyla kısa sürede zengin olur, yeni kurulmakta olan Ankara’da arsa vurgunculuğu yapan birçok açıkgöz işlerini yürütürken, nasıl olmuştur da Milli mücadelenin önde gelen mebus ve kudret sahiplerinden, hem Fethi Okyar, hem İsmet Paşa kabinelerinde bakanlık görevi yapan İhsan Eryavuz gibi bir kişi, hiç beklenmeyen bir biçimde Yüce Divana verilerek mahkûm edilebilmiştir.

Bunun nedeni, İhsan Bey’in İsmet Paşa ile arasının açılması ve Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bu ikisi arasındaki kavgada tarafsız kalmayı tercih etmesidir, hatta İhsan Bey’i feda etmesidir. Atatürk’ün yakınlarından Kılıç Ali, bu olayı anılarında İsmet Paşa’nın aleyhinde ve İhsan Bey’in lehinde olarak oldukça geniş anlatmıştır. Kılıç Ali’ye göre, İsmet Paşa’nın İhsan Bey’e düşmanlığı, İhsan Bey’in İstiklal Mahkemesi’nin başkanı olarak 1924’de verdiği bir beraat karanına dayanmaktadır. İhsan Bey, Tanin gazetesi sahibi Hüseyin Cahit, İkdam sahibi Ahmet Cevdet ve Tevhidiefkâr sahibi Velit Ebüzziya’yı İsmet Paşa’nın isteğine rağmen vatana ihanetten mahkûm etmeyip beraat ettirmiştir. İsmet Paşa bu olaya çok kızmış ve İhsan Bey’in bir muhalefet hareketi oluşturmaya çalıştığını Atatürk’e söylemiştir. Bunu hemen haber alan İhsan Bey, İsmet Paşa’ya ağır bir mektup yazar. Hemen İzmir’de bulunan Mustafa Kemal Paşa’nın yanına giderek kendini savunur. Mustafa Kemal Paşa, ona hak verir, fakat bu durumu İsmet Paşa’ya da anlatılmasını ister. Fakat İsmet Paşa onunla görüşmekten kaçınır. Dokunulmazlığının kaldırıldığı sırada da İhsan Bey, gene Atatürk’ün kendisine taraf çıkması için Kılıç Ali’yi aracı koşar. Kılıç Ali, Atatürk’le ayaküstü görüşebilir ve İhsan Bey lehine bir sonuç alamaz. Kılıç Ali, İsmet Paşa’ya “Çok üzgünüm, inkılâp işlerinde arkadaşlık yaptığımız, canla başla çalışan yakın bir arkadaşımız gözümüzün önünde kurban ediliyor” der. İsmet Paşa ise Haklısın ama baldırından et kesip başkalarına yapama yapma” yanıtını verir.

İhsan Bey uzun bir savunma hazırlar. Kılıç Ali de bu metni gözden geçirir. İhsan Bey, Meclis kürsüsünden savunmasını yaparken bir ara “Ben namus ve haysiyetin değerini bilen adamım” diyerek elini tabancasına götürür gibi yapar. Kılıç Ali ona bağırır: “İhsan, kendine gel!”

“Herkes sindi, birbirinden korkar oldu”

İhsan Bey hemen o gece Keçiören’deki evinden alınarak tutuklanır. İhsan Bey, mahkûm olur olmaz Atatürk’e bir mektup yazarak ona olan bağlılığını bildirir. Gözden düşenlerin can korkusu taşıdıkları bir dönemdir. “İnsan mahkûm edilip hapse atıldıktan sonra Ankara’da herkes sinmiş, herkes birbirinden korkar olmuştur.” diye yazan Kılıç Ali, İhsan Bey’in hapishanede bir kazaya kurban gideceği kaygısına kapıldıklarını, Ağaoğlu Ahmet Bey’in uyarısıyla İhsan Bey’in eşi Nuriye Hanım’ın sefertaslarından birisinin arasına bir tabancayı gizlice hapishaneye götürüp İhsan Bey’e verdiğini yazıyor. Kılıç Ali de korkusundan hapisteki İhsan Bey’le ilişkisini “kan ağlayarak” kesmeye mecbur kalır. O hapisten çıktıktan sonra da birbirlerini aramazlar. Bundan sonraki ilk karşılaşmaları 1934’ten sonra bir rastlantıyla olur. İhsan Bey, Atatürk’ün kendisini niçin feda ettiğini sorar. Kılıç Ali ona şu yanıtı verir.

“İhsancığım, bazı kötü olaylar ve rastlantılar İsmet Paşa ile seni karşı karşıya getirdi. Aranızda büyük bir uçurum meydana geldi. İsmet Paşa’nın ‘Ya o, ya ben!’ diyen ısrarı karşısında Atatürk, onu atıp seni iktidara getiremezdi. Aslında sen de bunu beklemezdin. İş o hale gelince inkılâbın kendine özgü cilvelerine sen kurban oldun.”

Bu mahkûmiyet, nüfuz ticaretini kısmen önlemiş, önlem, milletvekillerinin devlet sektöründeki mali ve sınai kurumlarda yönetim kurulu üyesi olma yasağıyla sınırlı kalmıştır. Devlet satın almalarında komisyonculuğun kaldırılması ise 1939’u bulmuştur. Falih Rıfkı Atay, “Mukavemetçiler Cephhesi” dediği nüfuz ticaretine karşı mücadele edenler olmasaydı, inkılâp rejiminin on yılı bulmadan batacağını yazıyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.