google-site-verification: google93004a1f8b19e30c.html

Dr. Mehmet Güneş’in kaleminden

O; Mesnevî’yi ve Divân-ı Kebîr’i yanından hiç ayırmayan,  paraya katiyen kıymet vermeyen, “İçimi temizlemekten dışımı düzenlemeye vakit bulamadım” diyen, dış görünüş îtibâriyledağınık olan ve kılığına kıyâfetine pek dikkat etmeyen, sigarayı, ağızlığı ve tespihi elinden hiç düşürmeyen, gittiği her yurt köşesinden ya uzun bir şiir ya bir rubâî ile dönen, kahve tiryakisi, çiçeklere karasevdâlı olan, ancak çiçekler içinde en çok gülü seven, hiç yemek seçmeyen, kalender mîzaçlı, tespihe, çakmağa, fotoğrafçılığa ayrı bir merâkı olan, nükteli konuşan, hazırcevap olup  taşı gediğine koyan, medenî casâreti ve yiğitliğiyle meşhur, kimseden pervâsı olmayan,  içinden geldiği gibi şiir yazan ve her türlü güzellik karşısında duygulanan bir gönül adamıydı.

O; şiirlerinde genellikle lirizmden çok; ses uyumunu, âhengi, aliterasyonu, ritmi ve coşkuyu ön planda tutmuş, şiirlerine kelime oyunları, mânâ zenginliği, espiri, hikmet ve çağrışımlara dayanan hayâl dünyasının yansımalarını hâkim kılmış olan bir erbâb-ı kalemdi. O’nun şiirlerinde olduğu gibi nesir üslubu da; ustaca kullandığı ses ve söz tekrarlarıyla müzikal bir âhenk oluşturmuş,derûnîdünyasının sırlı hayâllerini kısa cümlelerle buluşturmuş, anlatım coşkusu vevurgulamalardaki kullanım güzelliğiyle, ince nüktelerle, mîzah ve hiciv unsurlarıyla bezenmiş ifâdelerle nesri şiire yaklaştırmış ve nesirlerinde sâde, akıcı,  secîli  bir Türkçe kullanmış mükemmel bir şâir ve nâsirdi.

O; yazdıkları şiir ve nesirlerde çok farklı temaları işlemiş, günlük alelâde konulardan, dînî tasavvufî mevzulara, aşk-ı mecâzîden Aşk-ı Hakîki’ye, millî meselelerden yurdumuzun güzelliklerine, vatan ve bayrak sevgisinden esir Türk illerine, şehirlerimizden mîmâriye, kültürden medeniyete, tarihî konulardan fikrî ve siyâsî meselelere, hem iç dünyaya, hem de dış dünyaya âit her hâdiseye, …velhâsıl hayatın içinde bulunan maddî, mânevî her konuya dâir çok geniş bir alanda kalem oynatmış entelektüel bir mütefekkirdi.O; Türk-İslâm tarihini, destan kahramanlarını, İstanbul’u fetheden, Süleymâniye’yi ve Selimiye’yi inşâ eden rûhumâzî, hâl ve istikbâl perspektifinden kaleme aldığı gibi; yurdumuzun, Türk Dünyası’nın ve gönül coğrafyamızın şehirlerini, dağlarını, nehirlerini ve her türlü güzelliğini; keskin zekâsıyla, edebî gücüyle, geniş muhayyilesiyle, nükte kabiliyetiyle, yepyeni tâbirlerle, çarpıcı mecazlarla,  rengârenk teşbihlerle ve bilcümle teferruatıyla nesir ve şiir olarak kaleme almıştı.  O; “İnsan Denen Meçhul”ün her hâlini bütün boyutlarıyla şiirleştirmiş; Leylâ’dan Mevlâ’ya giden yolu, beşerî ve İlâhî aşkı, kadın rûhunu ve sevdâ iklimini;  sıra dışı nitelemelerle, latîf teşbihlerle, orijinal kelime oyunlarıyla ve bâkir tasvirlerle dillendirmiş, her türlü güzelliği en güzel ifâdelerle anlatmış, çevresindeki her şeyden ilham çıkarmış olan ‘ilham zengini’bir büyük şâirdi.

O; kolay ve çok yazan ve velut bir şâir olduğu için pek çok şiirinde has şiir denilen o nâdir cevheri yakalamış, onun şiirlerinin büyük çoğunluğu belli bir edebî seviyenin çok üzerine çıkmıştır. Ancak şunu da ifâde etmemiz gerekir ki; hatır savmak kabilinde, eşe, dosta ve akraba çevresine yazdığı veyasünnet, düğün, nişan doğum, ölüm gibi vesilelerle kaleme aldığı bâzı manzumeler; şiir değeri üst seviyede olmasa da, bunlar şâirin vezne ve kafiyeye hâkimiyetini, dil kıvraklığını, kelime oyunlarındaki ustalığını, nüktedanlığını gösterse de, şiir kalitesi bakımından sıradanlık sâhiline demir atmış ‘hediyelik manzûmeler’dir.Bu tespiti yaptıktan sonra şunu da bir kere daha belirtmemiz gerekir ki; o, Türkçeyi ve edebî sanatları kullanış ustalığı, şiirlerindeki ses ve söz âhengi, lâtif ifâdeleri ve coşkulu söyleyişi sebebiyle pek çok şiiri ezbere okunmuş ve zamana yenik düşmemiştir. O’nun şiirleri Türk milleti için muazzam bir kitâbe, mübârek bir manzume ve bir millî marş hüviyeti kazanmış olup, pek çok şiiri dillerden düşmemiş ve yüreklerde silinmez izler bırakmıştır.

O’nun kalemi; bâzen bir katmer gül, bâzen bahar kokulu bir sümbül, bâzen gökkuşağı renginde bir ipek tül, bâzen aşk ateşinin dumanı tüten bir gönül ve bâzen de hazin hazin öten dertli bir bülbül olmuştur. O’nun kalemi; bâzen barışı muştulayan güvecin kanadı, bâzen Selçuklu kartalının bir diğer adı, bâzen fetih günlerinin yâdı, bâzen Oğuz’un, Fâtih’in Yavuz’un murâdı, bâzenmâsumların, mahzunların ve mazlumların feryâdı, bâzen Türk’e münhasır bir Osmanlı tokadı ve bâzende bir sülüs hat zerâfetindekicâmîlerin tasvir üstâdı olmuştur. O’nun kalemi;  bâzen Altaylardan Tuna’ya Türk dünyasının haritası, bâzen yaşanan hicrânın öfke fırtınası, bâzen taşı gediğine koyan hicvin en hası, bâzen en latîf nüktelerin baş ustası ve bâzen de Ulubatlı Hasan’a selâm götüren kahramanların şehâdet kınası olmuştur. O’nun kalemi;  bâzenMâverâ ufkundaki duânın besmelesi,  bâzenMedîne-i Münevvere’nin“Gül”-efşân nefesi, bâzen gönülleri titreten bir ney sesi, bâzen Mevlâna türbesinin yeşil kubbesi,  bâzen muhabbet ufkunda açan çiçeklerin has bahçesi, bâzen çifte su verilmiş keskin bir kılıcın Türkçesi vebâzen debayrak ve vatan düşmanlarına karşı bozkurdun öldürücü pençesi olmuştur…Çünkü o; kendi sesini ve fikir çizgisini çok erken bulmuş ve hep kendisi olmuştur. O; elli beş yıllık sanat hayatında yaklaşık beş bin manzume, mensur şiir ve nesir kaleme almış, bunların 1843’ü rubâî olmak üzere 3049’u yayınlanmış 179’u yayınlanmamış şiirlerinden oluşmuş,  geri kalanı da nesirlerden meydana gelmiş olan ve yazdığı bu edebî külliyat; 23 şiir, 11 nesir kitabı olarak yayımlanmıştır

“O; bizim Cumhuriyet devri edebiyatımızın unutulmaz şâirlerinden birisi; şiiri nesrinden, nesri şiirinden kuvvetli bir söz sultanı, şiiriyle ve nesriyle gerçek anlamda bir kahraman”olmasına, nice üstün edebî ve insânî özellikleri bulunmasına, “71 yıllık ömrünü edebiyatımızın unutulmaz zarif eserleriyle taçlandırmasına”rağmen; her dem “îman, vatan ve Tûran” dediği için;  eserleri antolojilere alınmamış, okul kitaplarında şiirlerine ve nesirlerine yer verilmemiştir.O; hayatını Allah (c.c.) ve Resûlullah (s.a.v.) aşkıyla taçlandırdığı, millî hassâsiyetleri zirvede olup,Anadolu’dan Türk Dünyasına akan bir şiir ve nesir çağlayanı olduğu için hiçbir şekilde tanıtılmamış ve nisyâna terkedilmek istenmiştir. Çünkü o;gönül kumaşımıza, yüce dînimizin ve asil soyumuzun rengini veren münevverlerimizdenbirisi olduğu;Ehl-i Sünnet inancını, İmâm-ı Âzam (k.s.) ve İmâm-ı Mâturîdi (k.s.) çizgisini, akıl nakil dengesini, aşırılıklardan âzâde, gönül fethini esas alan Türk Müslümanlığını savunduğu;her zaman“Dîn ü devlet, mülk ü millet”dediği, Türk’ü,  Türk dilini, Türk tarihini azizi bildiği,kalemive kelâmı hep“Türk-İslâm Ülküsü”ne hizmet ettiği, Tûrandâvâsından ve milliyetçiliğinden hiçbir zaman tâviz vermediği için yaşarken bir kez bile TRT’ye çıkartılmamıştır.Müslüman Türk düşmanı “Boğaz’daki Aşiret, pembesinden kızılına Marksist tâifesi ve bunların siyâsî işbirlikçileri onu unutturmak için her yola başvurmuştur. O;nisyâna terkedilmek istense de, dillerden düşmeyen şiirleri ders kitaplarından çıkartılsa da, her mısraı ve cümlesi Türk kokan kalemi sebebiyle şiir gücü ve edebî kudreti her devirde yok sayılmaya çalışılsa da, milliyetçi Türk gençliği;gayrı millî politikacıların, Türk’ü İslâm’dan, İslâm’ı da Türk’ten ayırmak isteyenbâzısiyâset tüccarlarınıninadına onu hiçbir zaman unutmamış, hep rahmet ve hayırla yâd etmiş ve hep gönül gönderinin zirvesinde dalgalandırmıştır.

O;  Türkçe’nin zirvedeki burçlarından birisi olan, hayat gâyemiz İslâm ile hayatın gerçeği olan Türklüğümüzü destânî bir coşkuya kaleme alan,  “Naat”ıyla Peygamber AleyhisselâtüVesselâma duyulan hasret ve muhabbeti yeniden kıyâma durduran, “Bayrak” şiiriyle millî heyecânı ve vatan sevgisini bayraklaştıran, “Fetih Marşı”yla gençliğe yol gösterip, tarihimizden güç ve ilham alınması gerektiğini anlatan,   “Mevlâna” gazeliyle ile tasavvûfî düşünceyi şâhikalaştıran, esir Türk illerine “Ağıt”lar yakan, “Fetih Davulları”, “Duâ”,“Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor”“Destan”,  “Selimler”, … gibi pek çok şiirleriyle millî şuuru destanlaştıran gerçek bir kalem kahramanıydı.

O; “Seccâden kumlardı…” diye başlayan ve “Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!” dizesiyle biten ve 199 mısralık “Naat”ıyla Cumhuriyet Dönemi’nde yazılmış olan Türk dilinin en güzel na’tlarından birisini / birincisini kaleme almıştır. O’nun yazmış olduğu bu O’nunserbest vezinle yazdığı, -110 mısrâda hece vezninin farklı kalıplarını,  70 mısrada ise direkaruz kalıplarına uyan veya küçük müdâhalelerlearuza uygun hâle gelen aruz âhengi kullandığı-bu muhteşem “Naat”;Cumhuriyet Dönemi’nde yazılan na’t-ı şeriflerin zirvesini mesken tutan çok başarılı bir şiirdir. Bu “Naat”; Türkçe’nin serbest şiirde kazandığı en muhteşem zafer olup, fakire göre serbest veznin klasik edebiyatımızla hemhâl olmuş en edebî ve en mükemmel ş

“Ey yetimler yetimi,

Ey garipler garibi;

Düşkünlerin kanadıydım,

Yoksulların sâhibi…”

dediği;

“Hadîce’nin koncası

Âişe’nin gülüydün.

Ümmetin gözbebeği,

Göklerin resulüydün…”

dizeleriylevasfettiği ve;

“Vicdanlar, sakat çıkmadan,

Yâ Muhammed, yarına;

İyiliklerle gel, güzelliklerle gel

Âdem oğullarına!

Yüreklerden taşsın

Yine, îmanlar!

Itrî, bestelesin Tekbîr’ini;

Evliyâ, okusun Kur’ânlar!

Ve Kur’ân’ıgöznûruyla çoğaltsın

Kayışzâde Osman’lar!

Na’tiniGâlip yazsın, Mevlid’ini Süleymanlar!”

“Naat”ını;

“Gel, ey Muhammed, bahardır...

 Dudaklarımız ardında saklı

Âminlerimiz vardır!..

Hacdan döner gibi gel; 

Mi’racdan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!

 Konsun -yine- pervazlara

Güvercinler;

 “Hû hû” lara karışsın Âminler...

 Mübarek akşamdır;

  Gelin ey Fâtiha’lar, Yâsin’ler!”

                                                                                                             

diyerek erdirmiştir. O;bu muhteşem her mü’minyürekte müstesnâ bir yer edinerek destanlaşmıştır. Bu “Naat”; bir şiir değil, sanki coşkun akan bir ırmaktır. Fakire göre yetim ve öksüz büyüyen şâir; sanki bu yazmak için yaratılmış ve bu ekmel şiiri edebiyatımıza armağan etmek için yaşamıştır.

O; 5 Ocak 1939 gecesi, Adana Türk Ocağı Mahallesi’nde ahşap bir evde, petrol lambasının solgun ışığının altında gün ağarana kadar, Ay Yıldızlı Al Bayrağımızın sıcaklığına sığınarak ak kâğıdın üzerine, gecenin karanlığını bayrak aydınlığında bir şafakla aydınlatan şu muhteşem mısraları kaleme almış,“ışık ılşık, dalga dalga”bir “Bayrak” destânı yazmış ve:

“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü...
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü.
Işık ışık, dalga dalga bayrağım.
Senin destanını okudum,
Senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver!
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar;
Yurda ay-yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün
Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı...
Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
Senin altında doğdum
Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;
Yeryüzünde yer beğen
Nereye dikilmek istersen
Söyle, seni oraya dikeyim!..”

dizeleriyle gönüllerde Ay Yıldızlı bir âbideinşâ ederek bayraklaşmıştır…Ancak ne yazık ki; bazı antolojilere“Bayrak Şiiri” hiç konulmadığı gibi, bazı resmî törenlerde de bayrak sevgisini ve ona duyulan hudutsuz aşkın şâirce ifâdesi olan şiirinbu son kıt’ası bazı kuş beyinlilerce; “Bu kıt’ada emperyalist duygular var” (!?) diye art niyetli bahaneler ortaya konularak okutulmamış, okunmamıştır...

Hâsılı o; îman dolu bir yüreğin sâhibi kâmil bir Müslüman, İslâm’ı “Şerîat, Tarîkat, Mârifet, Hakîkat” sırrıyla yaşayan bir mutasavvıf, tarih şuuruyla tebellür etmiş bir münevver,  düşünce ufkumuza yeni güzellikler katan bir mütefekkir, Türk şiirinin bayrak burcunda bayraklaşan büyük bir şâir, nesri şiire yaklaştıran çok önemli bir nâsir, millî değerlerimizin savunucusu gerçek bir entelektüel, mesleğine âşık çok değerli bir öğretmen, irfanîsevdâyı ve Tûrânî düşünceyi baştâcı eden mümtaz bir ülkücü, “millet, ümmet, beşeriyet” halkalarını içten dışa doğru kucaklayan ehl- dil bir sûfî,  mefkûresi uğruna hayâtını vakfeden ve inançlarından aslâtâviz vermeyen bir serdengeçti, Türk Dünyasının dertleriyle hemdert olan ve Dünya Türklüğünün hürriyet mücâdelesine en asil duygularla sâhip çıkan çatal yürekli bir milliyetperver, yüreği sevgi deryâsı olan bir güzel insan, -yok sayılmak istense de- kelimenin kâmil mânâsıyla mükemmel bir edip ve muhteşem bir dil mîmârıydı…

O; “Kevser akan, Gül kokan îmanâbidesi bir büyük nâtîydi.

O; Türk şirinin bayrak burcunda bayraklaşan “Bayrak Şâiri”ydi.

O; Ârif’likhil’atını hakkıyla giyen“Mevlânâ yolunun bir ulu pîri”ydi.

O; “Göklere, gönüllere yıldız yıldız akan”  ve ehl-i dil olan müstesnâ biriydi.

O, en yanık  “Mersiye”ninve en sâmîmi“Duâ”ların Besmelesiydi.

O; Esir Türk illerine “Ağıt”lar yakan Türk’ün en dokunaklı sesiydi.

O; “Hun Türküleri”nin ve “Fetih Marşı”nın en coşkun nefesiydi.

O; Türk tarihinin eşsiz “Destan”larını, gül destesi gibi derenlerdendi.

O; Allah(c.c.)’ın izniyle Ay-Yıldızlı Bayrakla Cennet’e girenlerdendi.

O;  Yıldızların söneceği, güne yıldızlar saklayanlara” gönül verenlerdendi.

O; “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor” diyen “Şehitler Tepesi”ndeki Alperenlerdendi.

O; “Ağlasın taşlara kapanıp tarih: Selimler gelir de Yavuzlar gelmez” diyenlerdendi.

O; “Türk-İslâm Ülküsü”yle tuğrası çekilmiş kelâm ve kalem erbâbı bir asâletfermânıydı.

O; “Dîn ü devlet, mülk ü millet” diyenlerinyârânı ve millî düşünce ufkumuzun tercümânıydı.

O;“Gül” gönüllü bir mü’min ve “Vicdânını kaybeden bir devrin vicdânı”ydı.

O; hatırşinas bir insan, kadirşinas bir dost,  hudutsuz bir vefâ ve sevgi ummânıydı.

O; Kânûnî’de destan, Selimiye’de Sinan, Malazgirt’te Alparslan ve Oğuz Han’da yaydı.

O; sevdâsı vatan, ülküsü Tûran olan ve kelimeleri nurlandıran turkuaz bir ziyâydı.

O;Türk şiirinin “Bayrak” burcunda bayraklaşanÂrif Nihat ASYA’ydı.

Ârif Nihat Asya; ölümü çok latîf bir benzetmeyle “Bir yanağından öptüm… Söyle ey dünya, öbür yanağından öpmek için daha kaç günlük yol yürümeliyim?” diye anlatmış ve Âlem-i Cemâl’evuslatın çok yakında olduğunu hissettiği günlerde yazdığı, ölüm günün tarihini (5 Ocak 1975) taşıyan “Şeb-i Arûs” rubâîsinde;

“Yıkanıp, süslenip tabutlanmak;

Halka î’landır cülûsumuzu...

Sonra -her yıl- bizim de kutlayacak

Çıkar -elbet- Şeb-i Arûs’umuzu.”

dizelerini kaleme almıştı.

O; çok sevdiği şehir Adana’nın düşman işgalinden kurtuluş gününde -5 Ocak 1939’da- yazdığı meşhur  “Bayrak” şiirinden 36 yıl sonra kaderin bir tecellisi olarak aynı günde,  -5 Ocak 1975’te- dünya zahmetinden Allah(c.c.)’ın rahmetine vuslat için, “Göğsünün son nefesini ‘Allah!’ diye” vermiş ve doğumundan 71 yıl sonra “dünyanın öbür yanağından öpmek için”  Ankara Numune Hastanesi’nin 318 nolu odasından saat 21.10’da Hakk’a yürümüştür.

Ârif Nihat Asya, “Vatan” rubâîsinde;

“Ezanımdan alışıp tekbîre,
Buldunuz mutluluk imanımla…
Vatan ettim sizi ey topraklar,
Beş vakit damgalayıp alnımla!”

diyerek bu toprakların; “Ezanla, tekbirle, îmanla, secdeyle” damgalanarak “vatan” hâline geldiğini söylemiş ve “Enbiyâ yurdu” olan ve şehit kanlarıyla sulanan  vatan toprağına mübârek bedenini de ekleyerek,  Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ’nın titrediği”zâtenazîz olan Türk yurdunudaha bir muazzez yapmış ve 8 Ocak 1975 Çarşamba günü, Ay Yıldızlı Al Bayrağa  sarılı naaşıHacı Bayram Camii’nde  kılınan namazın ardından Ankara Yenimahalle’deki  Karşıyaka Mezarlığına götürülmüştür.

Ve;

“Ölüm Marşı varsın, alınsın

Cenâzemde mehter çalınsın!”

diyenÂrif Nihat AsyaTekbirler ve Salâvatlar eşliğinde Karşıyaka Mezarlığı’nın 2. Kapı 8. Cadde, 105. Sokak, Ada No: L/4 Parsel No:286’daki kabrine defnedilmiştir.

O; elli beş yıllık bir sanat cehdinin muhassalası olaneşsiz şiirlerini, şiir tadında nesirlerini, mübârekideâllerini ve o muhteşem hâtıralarını bizlere bırakmış ve Hazreti Yunus’un

“Ölür ise ten ölür,

Canlar ölesi değil”

dediği gibi; eserleriyle hep aramızda, şiirleri zihnimizde, sesi kulaklarımızda ve sevgisi gönlümüzde olacağını bildiği için;

“Gül gül dolaşır, uçar konar bal yaparız,

Nisanda çiçek, yazda petek, kışta karız,

Bir gün arayan gönüllerde bizi;

Ölsek de, gömülsek de, silinsek de varız.”

demiştir.

Muhteşem “Naat”ın, mükemmel “Bayrak” şirinin şâiriAllah (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.) âşığı, vatan ve bayrak sevdâlısı, Kıble yürekli, “Gül” gönüllü, Hilâl bakışlı, Mevlevî meşrepli Tûran düşünceli ve Bozkurt tavırlı bu güzel insan Karşıyaka Mezarlığındaki kabrinde Fâtihalarımızı ve Yâsinlerimizi beklemektedir.   

Aziz rûhu için Hûu diyelim Hûuuu!..

  Ve sözün bittiği yerde İlâhî Kelâm başlar:

“..Küllü nefsin zâigatül mevt..

“..İnnâlillâhi ve-innâileyhirâci’ûn..”

  “El Fâtiha...”

                                                   

Hâşiye:

        Fakir bu makaleyi,Ârif Nihat Asya’nın vefatının 45. sene-i devriyesi münâsebetiyle; onu tanıtmak, onun şiirlerinden ve nesirlerinden dilinize bir parmak bal çalmak ve Ârif Hoca’nın, din, dil ve tarih şuuruyla dünya görüşünü ve sanat anlayışınıanlatmak gâyesiyle kaleme almıştır.  Ancak mâlumunuzdur ki, bal küpü, Ârif Nihat Asya’nınkülliyatıdır...

Bu vesileyle bize düşen görev;Ârif Nihat Asya’nın şiirlerini ve nesirlerini özellikle gençlerimize okutmak, böylelikle onların insânî, İslâmî ve millî şuurla yetişmesini sağlamak ve Besmeleli bir sevdâ olan Ay-Yıldız aşkını Türk gençliğinin gönül gönderinde dalgalandırmaktır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.