Suriye tarihten bu güne nice badireler atlatmış,  nice medeniyetlere beşiklik etmiş ve nice devletlerin hâkimiyeti altında idare edilmiş bir Bilad’üş-Şam Ortadoğu ülkesidir. Dolayısıyla bizim için Bağdat neyse,  Halep neyse, İstanbul neyse, Mekke neyse, Medine neyse, Semerkand neyse Şam’da odur, hiç birini birbirinden ayrı gayri görmeyiz. İşte bu noktada, Şam’da elbette ki bu anlamda tüm İslam Âleminin kalbi ve başkentidir. Ancak köprülerin altında epey sular akıp bugüne geldiğimizde Şam’ın kalbi İslam âlemi için atmıyor artık,  maalesef şuan egemen devletler yerli işbirlikçileri üzerinden kuşatılmış durumda. Sadece kuşatılan Şam mı? Hiç kuşkusuz ki, buna tüm Ortadoğu ülkeleri de dâhildir. Düşünebiliyor musunuz bir zamanlar tüm dünyaya ışık saçan Ortadoğu,  değil ışık saçma artık ışığa hasret ve ışığa muhtaç hale gelmiş konumda. Kökü dışarıda emperyalist devletlerin güdümünde yöneticiler işbaşında olduğu müddetçe Ortadoğu daha çok ışığa hasret kalacak gibi. Hele ki, Bilad’üş-Şam Suriye,  bir zaman Baba Esad tarafından, şimdi de Oğul Esad yönetiminde inim inim inlemekte olan ışığı karartılan hançer yaralı bir ülkedir.

        Malumunuz bu topraklar ilk olarak Âdemoğullarından Kabil’in kardeşi Habil’i katletmesiyle kana boyanmıştır. Evet, yanlış duymadınız, ilk kardeşkanının akıtıldığı mekân Suriye coğrafyasının Kasiyum dağında vuku buldu.  Kardeşkanı akıtıldı da ne oldu,  çok kötü bir çığır açılmış oldu. Nitekim bunu Kabil’in açtığı bu yoldan Suriye’nin tarihi süreç içerisinde pek çok kereler el değiştirdiğinden anlıyoruz. Hiç kuşkusuz kimi el değiştirmelerde müsbet yönden tarihin şahitlik ettiği dönemlerde oldu. Örnek mi?  İşte tarihin şahitlik ettiği en dikkat çeken müsbet dönem diyebileceğimiz hadise bu ülkenin ilk kez Hz. Ömer (r.a) döneminde İslam topraklarına dâhil edilmesiyle birlikte yeni bir çehreye kavuşur olmasıdır.  Ve bu toprakların yeni bir çehre kazanmasında hiç kuşkusuz en büyük pay sahibi Saad bin Vakkas’tır.  Şimdi gel de bu topraklara soluk aldıran böylesi bir sahabeyi yâd etmeden es geç, ne mümkün. Hem nasıl es geçebiliriz ki,   düşünsenize o,  hem Uhud’da göğsünü bizatihi Rasulullah (s.a.v)’e siper etmiş büyük bir kahraman abidemiz, hem de başta Hendek olmak üzere daha nice gazalarda seferden sefere koşturmuş başbuğ sahabedir o. Öyle ki, kendisi cenk esnasında Peygamber kavlince “Ya Sa’d! Anam, babam sana feda olsun, Ha gayret oklarını atıver” talimatıyla övgüye mazhar olmuş sahabe de.  Elbette ki,   Peygamber (s.a.v)  övgüsüne mazhar olmuş böylesi alicenap bir sahabe Hz. Ömer (r.anh)  dönemine gelindiğinde İran ordusunun başbuğu, Kadisiye zaferinin başkahramanı ve Kisra ülkelerinin fatihi olarak tarihe damga vurması gayet tabiidir. İlk damgasını vurduğu gaza ise malumunuz Irak fethidir. Dile kolay hem de karşısında konuşlanmış 40 fillik ve takriben 80 binlik orduya karşı kazanılan bir Fethi Mübin’dir bu. Şayet Mehmet Akif o dönemde yaşamış olsaydı o günün şartlarında hiç şüphe yoktur ki istiklal dizeleri “Küffarın 40 fili ve 80 bin ordusu varsa bizimde Peygamber (s.a.v)’in övgüsüne mazhar olmuş göğsü iman dolu Sa’d bin Vakkas adında serhaddimiz ve fatihimiz vardır” demekten kendini alamayacaktı. İşte gerçek manada fütüvvet ruhu adını seve seve andığımız başbuğ sahabemizin iman dolu göğsünde gizlidir. Nitekim göğsünde saklı tuttuğu o iman nuru karşısına çıkan tam teçhizatlı küffar ordularını bir çırpıda ezip geçmesine yetmiştir. Gün gelir o iman abidemiz Irak fethiyle yetinmez de,  göğsünde saklı tuttuğu o iman nuru kabına sığmaz olup dalgalandıkça bu kez Kadisiye de karşısına çıkan Fars ordusunu hezimete uğratacak gülle olur bile.  Derken Median ve Kisra Sarayına ilk giren iman abidesi bir başbuğ sahabe olarak tarihe yeni bir not daha düşer.  İşte not düştüğü bu fethin akabinde Kisra hükümdarı kızını Hz. Ömer (r.anh)’a vermek isteyecek derecede etki yapar da. Hz. Ömer (r.anh) ise Kisra hükümdarın bu jestini kendine değil Hz. Hüseyin (r.a)’a layık görerek taçlandıracaktır. Aslında böyle yapmakla hem nur neslinin devamını sağlayacak bir evliliğin gerçekleşmesine vesile olur.  Hem de ehlibeyt ocağından Zeynel Abidin gibi takva sahibi nur topu dünyaya gelme şerefine nail olur

        Madem öyle, bu şeref nereye kadar sürer birde ona bir bakalım.  Hiç kuşkusuz Hz. Ömer dönemi sonrası işler pekiyi gitmeyecektir. Malumunuz, VIII. yüzyıla girdiğimizde Şam ilk etapta Emevilerin başkenti olurken, sonrasında Eyyûbîlerin idaresine geçer, akabinde de Memlüklerin hâkimiyeti altına girer. Memlukler bu sayede Hicaz Su Yollarına sahip olma avantajını elde edecek konumda bulurlar kendilerini. Üstelik hâkimiyeti altına geçirdikleri bu topraklar ticari yolların buluştuğu hat üzerinde de, yani bu hat gözlerden uzak konumda olması hasebiyle başkalarınca stratejik önemi fark edilene kadar Memlükler açısından en azından rahatça yaşayabileceği bir avantaj sayılır diyebiliriz. Ancak bu rahatlık uzun sürmeyebilir,  hadi diyelim bu hattın stratejik önemi herkesin gözünden kaçsa, Yavuz Sultan Selim’in gözünden kaçmayacağı muhakkak. Nitekim Yavuz Sultan Osmanlının batıya doğru giden yönünü bir anda doğu yönüne çevirecek hamleyi başlatır da. Hiç kuşkusuz yerinde bir hamledir. Öyle ya, cihangir bir devlette olsan ardını sağlama almadan batıya yönelmişsin ne fayda,  dolayısıyla sürekli batıya yönelik seferler üzerine sefer gerçekleştirmek anlamsız olurdu. İşte bu gerçeklerden hareketle Yavuz Sultan Selim’in öngörüsüyle kazanılan Mercidabık zaferiyle birlikte bir zamanlar Bilad’üş-Şam diye anılan Lübnan, Filistin ve Ürdün topraklarının bütününü kapsayan coğrafi alan, yani bugünkü adıyla Suriye’nin tamamı Osmanlı topraklarına dâhili de gerçekleşir. Böylece Memlükler ve Osmanlı arasında cereyan eden Hicaz Su Yolu çekişmesi de son bulmuş olur. Hatta tarihin akışını değiştirecek üst üste gelen stratejik hamlelerin akabinde neredeyse İslam dünyasının tamamı Osmanlı’nın koruma kanatlarının altına girme hadisesi de gerçekleşir. Ama yine de her şey güllük gülistanlık sayılmazdı,  hiç umulmadık bir anımızda “sinek küçük olsa bile mide bulandırır” diyebileceğimiz bir süreç yaşanacaktır. Tahmin etmişsinizdir, bu mide bulandıran hadise Osmanlı’ya karşı Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın başını çektiği neredeyse Suriye’nin elimizden çıkmasına neden olacak başkaldırı harekâtından başkası değildir.  Neyse ki sular durulur da Mısır yeniden Osmanlı’nın tabiiyetine geçer. Ancak bu tabiiyet çok uzun sürmez Osmanlının yıkılış sürecinde yerle yeksan olacaktır. Takdir edersiniz ki bir devlet hasta yatağına düşmeye bir görsün daha toprağa defnedilmeden ardından bir sürü devletçiklerin türemesinin şartları oluşturulur da.  Atalarımız belli ki boşa söylememişler;  “su uyur düşman uyumaz”  diye, kuşkusuz bir bildikleri vardı ki,  çok öncesinden bu sözü söyleme ihtiyacı duymuşlar. Baksanıza Devlet-i Aliye tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte Ortadoğu’nun kalbi hükmünde Suriye’nin bir anda batılıların insafına terk edildiği bölük pörçük bir ülke hale gelmiş yüzüyle yüzlemek durumunda kaldık. Derken bundan böyle bu topraklar daha çok bir damla kan bir damla petrol ekseninde bir mücadeleye sahne olacaktır.  İlginçtir Suriye’de petrol olmadığı halde, Ortadoğu’da en çok başı dertte ülkeler arasında gelmekte.  Kendi kendimize bu ne iştir acaba dediğimizde biraz meselenin özüne indiğimizde Suriye’yi önemli kılan husus ortadoğu’nun giriş kapısı ve petrol bölge sahaları kapsam alanı içerisinde konumlanmış olmasıdır. Meğer Fransızların böylesi stratejik öneme haiz bu ülkeyi yaklaşık 25 yıl işgal altında tutması boşa değilmiş. Öyle ki, Suriye zar zor Fransız boyunduruğundan 1946’da bağımsızlığını elde ederek ancak kurtulabilmiştir. Tabii bağımsız olmakla her şey bitmiş sayılmazdı,  geldiğimiz noktada hala iki yakası bir araya gelememiş, habire dış ve iç güçler tarafından ayar çekilen ülke konumundadır.

       Nasıl bir akılsa, Ortadoğu deyince batılıların, hele bilhassa İngiltere Kraliyet ailesinin aklına petrol akla gelmekte hep.  Akıllara ziyan,  Ortadoğu’ya “bir damla kan, bir damla petrol” mantığı zaviyesinden bakmakta ne demek,  hem bu tutum hangi akla, hangi mantığa, hangi vicdana sığar ki?  El insaf, öyle anlaşılıyor ki ne söylesek hiç kâr etmeyecektir, adamların vicdanları kararmış bikere.  Zaten vahşi batı oldu olası hep huyu suyu budur. Bu yüzden tarih boyunca milyonlarca insanın akıtılan kan ve gözyaşlarının onlar için çokta kıymeti harbiyesi yoktur, umurlarında olmaz da. Varsa yoksa onlar için hammadde ve petrol kaynakları çok mühimdir.  Nitekim İsrail’in Ortadoğu’ya çıbanbaşı olarak yerleştirilmesinin arka planında da bu derin çıkar ilişkileri yatmaktadır. Zira İsrail’in bir şekilde Ortadoğu’da güven içerisinde varlığını sürdürmesi gerekir ki, hammadde kaynakları üzerinde sömürgeci emellerini sürdürebilsinler.  Aksi takdirde hammadde kaynakları üzerinde yemlenmeleri pek mümkün olmayabilir.

           Evet, İsrail Ortadoğu’da gelmiş geçmiş en büyük baş çıban bir devlettir. Besbelli ki bu baş çıban halledilmeden Ortadoğu öyle kolay kolay huzur yok gözüküyor. Yine de Müslümanlar olarak ümitsizliğe ve yeise kapılmamak gerekir, mutlaka Allah Teâlâ bir çıkış yolu göstereceğine inancımız tam olmalı. Şayet ümit var olmazsak olaylar karşısında eli kolu bağlı hep seyirci kalma durumunda kalırız. Mutlaka gücümüz ölçüsünce bir şeyler yapmalı ki umutlarımız kararmasın. O halde bir insan şayet idareciyse diplomasi kanallarını kullanarak, şayet zenginse maddi gücünü kullanarak,  şayet gerçek anlamda entelektüel fikir adamıysa fikriyatını kullanarak, şayet elinden hiç bir şey gelmez biriyse en azından buğz ederek katkıda bulunmalı ki Suriye bir an evvel Esad zulmünden kurtulup özgür bir ülke hale gelebilsin.  Ancak katkı sunarken de İrak’ta daha önce denenmiş ve kurgulanmış Saddam benzeri bir operasyon yöntemlerini örnek alarak değil, bilakis bu işin üstesinde gelecek şekilde çok yönlü stratejik hamleleri örnek model alarak katkı sunmalıdır.  Diğer türlüsünde malum Saddam’ın devrilişi sırasında tüm dünyanın gözü önünde naklen izlettikleri bir takım görüntüler meğer bir göz boyamadan ibaretmiş. Hele bilhassa Saddam sonrası meseleyi enine boyuna analiz ettiğimizde şunu iyi anladık ki,   dert dava Saddam değilmiş, asıl dert dava Irak pastasından pay almakmış meğer.  Madem öyle, Suriye’den Esad ve yönetimi gidecekse de bir daha Irak benzeri aynı oyuna düşmeyecek şekilde gitmelidir.  Yerine ikame edilecek yeni yönetimin mutlaka dış güçlerin güdümünde bir yönetim değil,  tam aksine Suriye halkının kendi kaderini kendi belirleyeceği bir yönetim modeliyle ortaya çıkmalıdır.  Bu model aynı zamanda Türkiye’nin ön gördüğü yönetim modelidir. Ama gel gör ki İslam ülkelerinin yöneticilerinden hiçbiri bu öneriye sıcak bakmadığı gibi oralı bile olmuyorlar.  Onlar oralı olmaya dursunlar,   daha çiçeği burnunda taptaze gülfidanı Türkiyemiz’den ara sırada olsa basiret ve yürek sahibi yöneticiler çıkıyor da icabında İsrail’e  'one minute' çıkışı yaptıklarında tüm mazlum halkların umudu olarak yüreklerine su serpebiliyoruz. Ancak şu da var ki, bir yandan mazlumlara umut ışığı olurken, sanmayın ki haramilerde boş duruyorlar. Onlar da bizim yaktığımız umut meşalelerini söndürmek için uğraş veriyorlar habire.  Baksanıza Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı Harekâtları derken Suriye halen bu gün olmuş Esad belasından ve dış egemen güçlerin hegemonyasından yakayı kurtarmış değildir. Düşünsenize gelinen bu süreçte bir Rusya eksikti,  maalesef o da sonradan Suriye tarlasını sürenler kervanına dâhil olmuş durumda. Hem de şu sıralar başrolde sinsi aktör olarak sahnede boy gösteriyor da. Her ne kadar bugünkü Rusya’nın siyasi yapısında Çar Rusya’nın esamesi okunmasa da bir şekilde Çarları aratmayacak şekilde zulme razı tavır sergileyebiliyorlar. Şayet zulme çanak tutulan bu süreçte Rusya’nın ardından Çin’de devreye girerse şaşmamak gerekir. Hakeza bu arada zulüm tavan yapıp üçüncü dünya savaşı çıkarsa da şaşmamak gerekir. Çünkü gelinen noktada öyle sapla saman birbirine karıştı ki tamamen dünya dengeleri altüst olmuş durumdadır. Dolayısıyla her an her şey olabilir düşüncesinden hareketle madden ve manen hazırlıklı olmak zorundayız.  Her neyse,  belli ki Türkiye'nin gerek Suriye mültecilere yönelik insani yardım çabaları, gerekse uluslararası arenada gösterdiği diplomasi ataklar tek başına meselenin üstesinden gelmesine yetmiyor. Yine de yetmiyor diye kararlılığımızdan ve Ensari yaklaşımımızdan zerrece ödün vermeden bize durmak yok,  devamlı olarak hem sahada hem de masada var olmak yakışır.  Kaldı ki “şer odaklarının bir hesabı varsa, Allah'ın da mutlaka değişmez bir hesabı vardır” umudu bizim her daim iri ve diri olmamıza yeter artar da. Zaten bunun aksini düşünmek bize yaraşmaz da. Unutmayalım ki, korkaklar asla zafer anıtı dikemezler, zafer anıtını ancak cesur abidevi şahsiyetler dikebilir, bu böyle biline.

          Malumunuz, 1967’de İsrail-Arap savaşında zaferle çıkan İsrail, Golan tepelerini işgal etmenin şımarıklığıyla Ortadoğu’ya adım adım yerleştiği günden beri Ortadoğu halklarının yüzü bir kez olsun gülmez oldu. Nasıl gülsün ki, aldıkları bu ağır yenilginin akabinde Suriye yönetimini derinden sarsıp çatırdamalar baş gösterir de. Öyle ki,  içte yaşanan iktidar çekişmelerinin ortaya koyduğu tabloda Baas Partisinin birinci çıkmasının şımarıklığıyla Hafız Esad fırsattan istifade darbe yapıp 1970’de yönetime el koyacaktır.  Hafız Esad fırsatçılığı bu ya, iktidarını ayakta tutma adına daha sonraki yıllarda Müslümanların zaman zaman ayaklanma girişimlerini sert askeri tedbirlerle önlem alıp kendini sağlama almayı da ihmal etmez. Tabii bitmedi, dahası var,   bir yandan kendi halkına acımasızca zulmederken diğer yandan da İsrail’den gelecek muhtemel tehlikelere karşıda Hamas ve İslami Cihad örgütlerine güya destek verir görünümde sinsi bir politika gütme becerisini de sergileyecektir.  Ancak bu sinsiliği bir yere kadar devam ettirebilir dediğimiz bir anda ABD ansızın Bağdat’a girdiğinde tüm hesaplarını boşa çıkartacaktır. Çünkü Amerika Irak’tan sonra bu kez Suriye’yi gözüne kestirecektir. Nitekim ABD'nin Suriye ile doğrudan değil de dolambaçlı yollardan ilgilenmesi, hatta Suriye politikaları ekseninde dünya ölçeğinde kendine meşruiyet kazandıracak bir kamuoyu oluşturma çabası içerisine girerekten  “Ey Suriye! Ayağını denk al, sıra sana geldi” demenin ön adımlarını atar bile. Derken bu ön adım işaret taşları bir bir döşenmek suretiyle zaman içerisinde yerine oturur da.

       Hafız Esad’ın ölümüyle yerine geçen oğul Beşşar Esad’ın o yıllarda göreve gelmenin ilk taze heyecanından olsa gerek babasının izlediği politikaların tam aksine ılımlı gözüken politikalarıyla başta Türkiye olmak üzere pek çok ülke arasında yaşanan gerginlikler nihayet son bulur.  Ancak ne var ki ABD'nin o yıllarda oğul Esed’in gösterdiği bu ılımlı gözüken tavrını göz ardı edip yine bildiğini okuyacaktır. Nasıl mı? Önce Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz arasındaki bölgeyi İsrail’in güvenliği uğruna Suriye’yi yeniden çatışma alanlarının içine çekecek bir hamleyi devreye sokmak suretiyle elbet. Arap baharıymış, şuymuş buymuş sanki ABD’nin umurunda mı? Hadi diyelim ki; Sam amcanın demokratikleşme ya da terörü temizlemek buralarda bulunmak niyetinde olduğunu varsaysak bile,  Beşşar Esad o yıllarda bu anlamda Arap Baharı havasına bürünmüş modunda bir hava estiriyordu ki, bu durumda ABD’nin buraları demokratikleştirmek ve terörden arındırmak için varım demesinin bir anlam ifade etmeyeceği çok açıktır.  Belli ki ABD’nin çıkar hesaplarına kaos ortamı daha işe yaramakta.  Derken düşündüğü kaos eylem planının Oğul Bush tarafından yürürlüğe konulması gecikmez de. Nitekim Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri'nin, 2005’te Beyrut’ta patlatılan bomba imha suikasta kurban gitmesi düşünülen işgal planının parçası bir senaryo olduğunu akıllara düşürür de.  Tabii böyle bir olay karşısında Suriye bahar havasında olsa ne yazar, bikere ok yaydan çıkmıştı. Lübnan’da alev alan Şam karşıtı gösteriler bahar havasını dağıtmaya yetip Suriye orada ki 29 yıldır askeri varlığını askıya almak zorunda kalacaktır.  Ancak bu geri adım Suriye üzerinde oynanan oyunları berhava etmeye yetmeyecektir.  Delil melil hak getire,   ortada en ufak şüphe uyandıracak herhangi bir delil olmamasına rağmen en nihayetinde Lübnan’da konuşturulan Suriye askerleri kovulurcasına kapı dışarı edilirde. Ne diyelim, Hariri dosyasında göz göre göre hedef şaşırtılacak ya,  bu iş için tamda Suriye bulunmaz bir kaftandır.  Derken bu işte bit kemiği olarak Suriye parmağı aranacaktır hep. Hal vaziyet böyle olunca da işler ister istemez sarpa saracaktır. Öyle ki gelinen en son noktada Hariri olayı bahane edilerek hem Büyük Ortadoğu Projesinin devreye girmesi için adımlar atılacak,  hem de Hamas ve Hizbullah’ın ikide bir karşılarına güç olarak çıkmasını önleyecek silahsızlandırma eylem planı devreye girecektir.   Böylece bu planlar tuttuğunda güya kendi akıllarınca Ortadoğu halklarının direncini kırıp çirkin emellerine kavuşmuş olacaklardır.

           Peki, bu süreçte Türkiye ne yaptı derseniz,   hiç kuşkusuz bu süreçte de Türkiye her zaman olduğu gibi o yıllarda da her fırsatta Şam’ın uzlaşı yolunda attığı her adımın görmezden gelinemeyeceğini diplomatik kanallar vasıtasıyla dile getirerekten kendine yakışır bir tavır sergilemiştir. Ancak bizim bu samimiyetimiz ters tepecektir.  Maalesef Türkiye’nin tek taraflı tansiyonu düşürmeye yönelik tüm çabalar gerektiği kadar karşılık bulmayacaktır. Olsun onlar bilmese de Halik biliyor ya, bu yetmez mi? Biz zaten istesek de hiç kimseye asla kötülük düşünmeyiz.  Çünkü bikere ecdadımızdan aldığımız terbiye mazlumlardan yana bir tavır ortaya koymamızı gerektirir. Dahası Osmanlı’nın torunları olarak mazlumlar için ne adım atılacaksa onu yaparız.  Nitekim Hariri dosyasında hak hukukun tecellisi için Gaziantep’te görüşme önerisinde bulunmamız takdire şayan diplomasi atağı bir tavırdır.  Ne var ki bu öneriye sıcak baktığı halde ABD sıcak bakmayıp her zamanki gibi muhalif tavır sergileyecektir. Böylece bu durumda BM Savcısı Hariri olayına karıştığı düşünülen şüpheli şahısların Viyana’da sorgulanmasına karar verir.  Mahkemeden çıkan sonuç bizi hiç şaşırtmayacaktır.  Önceden tahmin edildiği şekliyle Suriye yanlısı olarak takdim edilen dört üst rütbeli Lübnanlı Generalin tutuklanması kararı çıkacaktır.  Oysa alınan bu kararla asıl olayın arka plan bağlantılarının aydınlatılmasının önüne geçilmiştir. Neyse ki çok zaman sonra Hariri suikastında Suriye’nin hiçbir dâhili olmadığı gün yüzüne çıkacaktır. Acı ama gerçek, şu da var ki, bu senaryoyu uygulayanlar halen bu gün olmuş Suriye halkına çok büyük özür borçlu olduklarını unutmuş gözüküyorlar.

       İlginçtir ABD’nin Saddamı devirmek bahanesiyle Irak’ı işgal ettiğinde o meşhur bildiğimiz Fransa, Almanya gibi ülkeler her türlü desteği vermeyi esirgemezken,  Suriye söz konusu olduğunda burun kıvırıp yan çizmişlerdir.  İşte bu ve buna benzer olumsuz tutumların yanı sıra birde Rusya ve Çin’in her an ciddi karşı atak verme ihtimal dâhilinde göz önüne alındığında ABD’nin her işini elini kolunu sallayarak hiçte öyle kolay yoldan halledemeyeceğini az çok tahmin edebiliyoruz. Gerçektende dünya beşten büyüktür yerinde tespit bir söylemdir. Nasıl ki beş süper gücün kendine göre plan ve çıkarları varsa,  diğer ülkelerinde kendine göre güç potansiyeli oluşturacakları her an mümkün.  Kaldı ki beş güç arasında, yani kendi aralarında çıkar ayrılıkları söz konusu olduğundan dünya geneline vurduğunda güç dengeleri bakımdan her biri aslında rozetleri büyük ama yürekleri korku dolu olduğu için içi boş cüsseleri küçük güçlerdir. Hiç kuşkusuz bu çıkar ağı ilişkisinde Fransa’nın kendine göre Lübnan’da planları ve çıkarları olduğu göz ardı edilemez.  Zaten ABD,  bu çıkar ilişki ağında her bir devletin hangi konumda olduğunu çok iyi bildiği içindir bu doğrultuda ikna turlarına çıkmayı da ihmal etmez.  Tabi ikna turları sonuç vermese de, sonuçta ABD’nin her zaman alışık olduğumuz o meşhur A, B,  C diyebileceğimiz planlarına ihtiyaç hâsıl olduğunda mutlaka uygulanmak üzere bir köşede saklı tuttuğu da herkesin malumu zaten.  Ki,  her an uygulaması düşünülen bu planlar arasında Suriye halkına yönelik bir takım ekonomik yaptırımlardan tutunda Suriye halkını açlığa susuzluğa mahkûm ederekten köşeye sıkıştırmakta vardır.  İşte tamda bu planların yürürlüğe gireceği safhalarda her ne oluyorsa bir bakıyorsun Beşşar Esad’ın bizatihi umulmadık bir anda Suriye'de babasının işlediği sayısız cinayetleri aratmayacak şekilde zulüm operasyonlarına start verdiğine hep birlikte şahit olabiliyoruz. Derken Suriye’de planları olan ülkelere yeni bir fırsat doğar da..  Nasıl fırsat doğmasın ki,   Arap baharı havasına bürünmüş Esad gitmiş yerine bambaşka kılıkta kendi halkına kıyacak derecede gözü dönmüş zalim Esad gelmiştir artık. İşte Esad'ın üstlendiği bu yeni rol o gün ne umduk ne bulduk misali en çokta Türkiye’nin başını ağrıtacak kronik bir vakaya dönüşür de.  Gerçekten de beklenmedik durumdu,  meğer Beşşar Esad göründüğü gibi değilmiş, camileri bile bombalayacak kadar gözü dönmüş bir canidir o.

          Aslında son tahlilde 36 şehit verdiğimiz hadiselerden çıkaracağımız sonuç şudur ki; Suriye halkına Türkiye’den başka arka çıkıp çare olacak yeryüzünde bir başka devletin çıkmayacağıdır.  . Hiç kuşkusuz dünyada Esad zulmünden göç etmek zorunda kalan binlerce insanı Ensarca bağrına basacak olan tek ülke sadece Türkiye vardır. Üstelik bunu yaparken de her türlü zorluklara karşı göğsünü siper ederek yapmakta. Nitekim Gelinen noktada Suriye’de durum vaziyet öyle işin içinden çıkılmaz bir hal aldı ki kimin eli kimin cebinde belli değil,  dünyanın tüm istihbarat örgütleri habire meseleyi kangren hale getirip sürekli kaos ortamını daha da derinleştirmek peşindeler. Bunu yaparken de kimi zaman Kobani olaylarıyla, kimi zaman kendi elleriyle büyütüp besledikleri DAEŞ, PYD, YDP gibi şer örgütler kanalıyla yapmaktalar. Kelimenin tam anlamıyla Suriye halen ateşten bir gömlektir. Gel de bu ateş çemberinden çık çıkabilirsen. Dedik ya, yinede her şey bitmiş sayılmaz. Mehmetçiğimizin 2020 Bahar Kalkan Harekâtı bu umutlarımızı tazeleyip güçlendiriyor da. Öyle ki, Mehmetçiğin havada karada ölümüne gerçekleştirdiği Bahar Kalkan Harekâtı bu topraklarda gözü olan tüm şer odaklarının uykularını kaçırdığı gibi, yüzyıllık planlarını bile berhava edecek nitelikte bir harekât olduğunun sinyallerini bu odakların gözünün içine sokaraktan gösteriyor da.  Böylece Mehmetçiğimizin sarsılmaz iman dolu yüreği sayesinde özgür Suriye ikliminin doğuşu bir hayal değil hakikatın tâ kendisi bir doğuş olacaktır. Aynı zamanda bu doğuşla birlikte Şah-ı Hazne (k.s)'in ruhaniyetinin yeniden bu topraklarda canlı tutulacağına dair inancımızın teyid edileceğine de umut varız. Nitekim bu güzel duygular eşliğinde Suriye’yi ne Şah-ı Haznesiz,  ne de Şah-ı Hazne'yi Suriyesiz asla ayrı düşünmeyiz de. Çünkü bu topraklara can suyu olabilecek manevi anlamda diyebileceğimiz en son elde avucumuzda kalan tek şey Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s)’ın Suriye topraklarına üflediği nefesi kalmıştır.  Allah korusun bu nefeste ziyan olursa Suriye’nin hali nice olur, bunu da siz bir düşünün.  Dolayısıyla eksik kalan bu nefesi yeniden canlandırıp tamamlamak gerektir dersek maksadımızı aşmış pek sayılmayız.

         Bilindiği üzere Şah-ı Hazne (k.s) Suriye'nin Piri Şeyhi olmasının ötesinde Nakşibendî Tarikatının halkasında yer alan Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)'in dizinin dibinde yetişen bir nefesidir de.  Tabii yetişti derken, tarla tapan için yetiştirilmedi elbet,  hiç kuşkusuz insanlara nefes olup irşad etmek için yetiştirildi. Üstelik zor şartlar altında yetişmiştir. Düşünsenize Şah-ı Hazne o yıllarda Nurşin’de Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)’in hizmetindeyken bir ara kuraklık ve kıtlık baş göstermişte. Hatta bir gün bu bölgenin ağalarından biri, Hazret Muhammed Diyâeddin’i sofileriyle birlikte davet ettiğinde Şah-ı Hazne  (k.s)  içinden şöyle iç geçirip kendi kendine;

     "-Nihayet midemiz kırk yılda bir güzel yemek görecek"  demiş.

    Tabii bu iç geçirmenin akabinde çarıklarını yıkamış, kurutmuş ve hazırlığa koyulur bile. Ertesi gün Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s) sofileriyle birlikte davete giderken, dönüp arkasına şöyle der;

      "-Molla Ahmed (Şah-ı Hazne) burada kalsın, diğerleri benimle gelsin."

Hakeza yine bir gün Ramazan ayıymış, malum bu ayda mollalar zekât, fitre her ne varsa almak için icabında köy köyde dolaşırlarmış.   İşte mollalar bu ayın hürmetine biraz dünyalık toplamak için yola koyulduklarında Şah-ı Hazne de o sırada onlara heveslenip Hazret Muhammed Diyâeddin'den izin istemiş.  Bu durum karşısında Hazret Diyâeddin (k.s) demiş ki:

      "-Allah için sen çalış, Allah sana her şeyi verir."

       Gerçektende Şah-ı Hazne (k.s), eskiden çok fakirmiş, öyle bir zaman gelir ki, Suriye’nin ordusunu bile doyuracak hale gelir. Kaldı ki o’nun geride bırakacağı en büyük miras Gavs-ı Bilvanisî (k.s) olacaktır.

         Bakın, Seyda (k.s)  ise,  Şah-ı Hazne (k.s)  hakkında şöyle der:      

     Nasıl ki Hazret Muhammed Diyâeddin Şah-ı Hazne gibi büyük bir zat yetiştirmişse, aynen Şah-ı Hazne (k.s)’de babam Gavs-ı Bilvanisî Abdûlhakim el Hüseyni gibi büyük bir zat yetiştirmiştir.  Ve Gavs-ı Bilvanisî (k.s)  o’ndan el aldığı zaman, dergâhın ileri gelen sofileri merak edip Şah-ı Hazne'ye sorarlar;

      "-Kurban! Molla Abdûlhakim'in makamı nasıldır?"

      Cevaben der ki;

    "-Biz kendi bulunduğumuz mertebeyi biliyoruz, ama sonrasını biz de bilmiyoruz."

    Hatta Gavs-ı Bilvanisî (k.s) daha bir günlük sofi iken, Şah-ı Hazne (k.s) halifelerinden Molla İbrahim'i çağırmış ve demiş ki;

      "- Molla Abdûlhakim'i nasıl bilirsin,  uğraşmaya değer mi?"

       Molla İbrahim cevaben;

      "-Bu adamda iş yok, gelsin gitsin, bununla pek uğraşmaya değmez"  demiş.

      Tabii Şah-ı Hazne'nin yüzü anında değişip şöyle der:

      "-Çocuklarıma dua et, onların hocasısın,  yoksa şu anda tarikattan tard olmuştun."

      Ve diğer halifesini çağırmış demiş ki;

       "- Sen ne dersin uğraşmaya değer mi?"

       Halife cevap vermiş;

      "-Aman efendim,  hiç kuşkusuz onun için elimizden geleni yapmamız lazım, bizim ona emek vermemiz icap eder, o bizim ümidimiz,  o bizim istikbalimiz,  hatta ona her şeyimizi devretmemiz lazım."

     Ve Şah-ı Hazne (k.s) bu söz üzerine bir anda yüzü aydınlanıverir.

      Gerçektende Şeyh odur ki; "Yolun başından sonunu göre."

       Ne diyelim, işte görüyorsunuz Suriye’nin nefesi Sah-ı Hazne böyle bir nefestir.

      Dahası o nefesin yetiştirdiği Gavs-ı Bilvanisî (k.s)  nefesi de şöyle der: "Biz ulaşmak istediğimiz yerlere ulaşamadık, ama hamd olsun ulaşanı ulaştırdık."

        Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın yetiştirdiği nefes Seyda (k.s) ise kendisine nefes olan babsı için şöyle der: "Millet, Gavs Hazretleri'nin gerçek çehresini göremedi. O'nu başında sarık, sırtında cübbe bir molla gibi gördüler. Hakikatini gören olmadı."

           Tabii tüm bu sözler bizim aklımızın alamayacağı hakikat pınarından süzülen sözlerdir.  Her ne kadar sözlerin mana ve ruhuna vakıf olamazsak da bizim için kayda değer olan onların nefeslerinin insanlar üzerindeki etkisi çok mühimdir.  Gavs-ı Bilvanisî (k.s) iyi ki de Suriye’nin nefesi Şah-ı Hazne’nin nefesinden istifade edip nefeslendi de bu sayede Nakşibendî tarikatının silsilesinde yer alan tüm nefeslerin ruhaniyetini Türkiye topraklarına taşımış oldu. Belki de o zincirin halkalarında yer alan her bir Sadatın nefesi, soluğu oralardan buralara taşınmasaydı bu altın halkanın kıyamete kadar sürecek tüm nefeslerini ziyaret etmek pek mümkün olmayacaktı. Nasıl mı?

         Malumunuz,  Abdülhâkim El Hüseyn (k.s), Şahı Nakşibendî (k.s)’ın nisbetini ve bu yolun feyzi bereketini Suriye’deki Şah-ı Hazne’nin elinden devr alıp Türkiye coğrafyasına taşıyan zattır O. Tabii bu nisbeti buralara taşımak öyle kolay olmadı. Gavs Hazretlerinin bizatihi Suriye’ye Şeyhini ziyarete gitmek için sınırda mayın tarlalarına basmayı göze alıp o’nun nefesiyle nefeslenerekten gerçekleşen bir taşınmadır bu. Derken Şeyhine olan bağlılığı ve canını feda etme pahasına da olsa o müthiş teslimiyetinin neticesinde Gavs’lık makamına erişir de. Dedik ya, şayet Gavs-ı Bilvanisi (k.s) o emaneti Suriye gibi kaygan bir zeminden Türkiye’ye getirmemiş olsaydı Şah-ı Nakşibendî yolunun bereketinden istifade etmek için Türkiye dışına gitmek zorunda kalacaktık. Allah’a şükürler olsun Gavs-ı Bilvanisi sayesinde o nisbet şimdi Türkiye topraklarında atmakta. Artık Türkiye dışına gitmeye gerek kalmaz da.

        Umut edilir ki, bu nisbet kıyamete dek Türkiye topraklarında atacak da.  Nitekim Ehli Sünnet İslami kaynaklara baktığımızda denilir ki;  ahir zamanda Hz. İsa (a.s) gökten ineceği zaman Suriye’nin merkezi Şam’da ak minareye inecek ve Mehdi aleyhi rahmeye yardım edip kötülüğün timsali Deccala karşı birlikte omuz omuza mücadele edeceklerdir. En nihayet bu mücadeleyi zaferle taçlandırılıp Yüce Allah’ın nurumu tamamlayacağım diye beyan buyurduğu o yüce adalet tüm dünyada tecelli edecek de.

           Velhasıl-ı kelam,  o günler ne zaman gelecek bilinmez ama şu bir gerçek Ortadoğu’da yaşadığımız olayların varacağı son nokta  “Allah nurunu tamamlayacak”  noktası olacaktır. Her ne kadar zinde odaklar bunu arzu etmese de buna inancımız tamdır.

            Vesselam.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.