Sofinin dünyası ilahi aşk ve muhabbetle yanıp tutuştuğundan içi dışına, dışı içine hâkim güzel ahlak olarak yansıyabiliyor.  Ki, Arifler sofinin bu halini  ‘Gel, gör, tat ve anla’ aşamalarından geçmek suretiyle idrak edilebileceğini belirtmişlerdir.  Belli ki, dergâhın yolunu tutmadan, bu yolu gidip görmeden, görüp tatmadan sofinin dünyası öyle kolay kolay anlaşılamayacağı çok açık..  Hem, aşk-ı bendi yaşanmadan sofinin dünyası nasıl anlaşılsın ki.  Kaldı ki bu iş öyle hariçten gazel okumaya benzemez. Hele hariçten gazel okuyan kişi değim yerindeyse gırtlağına kadar dolu riya, kibir, şirk ve haset türü hastalıklara bulaşmış biriyse Derviş Yunus’un “Gel gör beni aşk neyledi” haline hiç anlam veremeyecektir. Anlam verememesini kınamayız elbet,  bilakis normal karşılarız. Çünkü sofinin dünyası lafla, kalemle, kitapla izah edilecek türden bir dünya değil ki anlayabilsin.  Böylesi bir dünyayı ancak yaşayan idrak edebiliyor.  Dolayısıyla işin bu tarafı (anlayamama kısmı) pek kınayacağımız durum değil,  asıl bizi irrite eden taraf bir takım aklı evvellerin hariçten gazel okuyaraktan habire sofilere deli divane yaftası yapıştıraraktan alay konusu etmeleri anormalliğidir. Öyle ya, birilerinin illa deli divaneliği masaya yatırılacaksa asıl böyle anormal tutum ve davranışlar içerisine girenlerin ruh hallerinin psikolojik vaka olarak masaya yatırılması gerekir.  Gerçektende masaya yatırıldığında atalarımızın deyişiyle ‘ak koyun kara koyun geçit başında belli olur’ misali asıl kendilerinin klinik vaka olduğu görülecektir.

        Her neyse, sofilerin dünyasıyla alay ede dursunlar, şu bir gerçek, böylesi bir dünyadan nasiplenmek için illa ki dergâhın yolunu tutup  ‘Gel, gör, tat ve anla’ safhalarından geçmek gerekir. Hatta bu safhalara ilaveten Gönül Sultanların sofilerine talim eyledikleri bu kutsi yolun tüm adap, usul ve talimatlarının da uygulanması icab eder. Aksi halde gerçek manada sofinin dünyasıyla boyanmamış oluruz. Öyle ya, nasıl ki zahiri hastalıklar için doktorun yazdığı reçeteyi harfi harfine uygulamaya çalışaraktan sıhhat buluyorsak,  aynen Gönül Tabibi’nin taliplilerine uygulattığı manevi reçeteleri de harfi harfine uymak gerekir ki; her türlü manevi hastalıklardan kurtulup nefsi tezkiyemiz ve kalbi tasfiyemiz gerçekleşebilsin. İşte bu noktada Mevlana’nın “Ne olursan ol yine gel” çağrısını hatırlarız ki,  ister istemez bu çağrı Gönül Tabiplerinin kapısında manen arınmak çağrısı olarak mana bulur da.

          Bilindiği üzere iki türlü çağrı vardır; birincisi hayra çağrı,  ikincisi ise şerre çağrıdır.  Birincisinde başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Sahabe-i Kiram, Tabiin ve ilmiyle amil olmuş Rabbani âlimlerin çağrısına icabet etmek vardır, ikincisinde şeytan ve nefsin telkinlerine yem olmak vardır. Hiç kuşkusuz bizim tercihimiz birincisinden yanadır.   İyiki hayra çağrı yapan ışık kandillerimiz var da bu sayede ebedi saadete giden yolda kurda kuşa yem olmaktan kurtulmak mümkün olabiliyor.  O halde bu noktada dualarımızda  “Ya Rab! Şeytan ve nefsin şerrinden sana sığınırız”  diye münacat etmeyi ihmal etmemekte gerekir.

           Sakın ola ki, hazır önümüzde Asr-ı Saadet modeli dururken, başka modeller peşinden koşanlardan olmayalım, zaten başka model arayışına girmek boşa vakit kaybıdır.  Nitekim Sahabe-i Kiramın bizatihi Allah Resulünün dizinin dibinde yetişerek Ümmet-i Muhammed’e örnek olmaları bizim en büyük avantajımızdır. Bu öyle bir avantaj kaynaktır ki, hangi sahabenin hayatına bakarsak bakalım bugün içinde yaşadığımız manevi hastalıkların onlara bulaşamadığın görebiliyoruz. Nasıl bulaşsın ki, bikere onlar manevi gıdalarını direk kaynağından alarak besleniyorlardı.

             Peki ya, Asr-ı Saadet sonrası Müslümanlar?  Malum,  kaynaktan git gide uzaklaştıkça ister istemez pek çok manevi hastalıklar kalbe sirayet edip bu illetlerle uğraşmak mecburiyeti hâsıl oldu. Uğraşılması gerekir de.  Ama nasıl?  Hiç kuşkusuz Asr-ı saadet sonrasında Peygamberimizin varisi hükmünde ilmiyle amil Rabbani âlimlerin öğretilerine başvurup onların eşiklerini sürekli aşındırmakla elbet. Şimdilik ortada bunun dışında yaramıza merhem olacak pek çare yöntemde gözükmüyor. Aslında gönül isterdi ki başımız dara düşmeden zamanında Gönül Sultanların kapısını çalıp manevi ilacımızı alabilseymişiz bu çok daha iyi olurdu. Her neyse geçte olsa fark ettik ya, en azından zararın neresinden dönersek kârdır deyip şimdi önümüze bakma vaktidir. Yeter ki niyetimiz halis olsun bugün, yarın, gelecek zaman hiç fark etmez her defasında başımız dara düştüğünde Hızır misali imdadımıza yetişeceklerine inancımız tamdır.  Nasıl inancımız tam olmasın ki,  hele bu gül bahçesine yolumuz bir düşmeye bir görsün, kendimizi sevda ateşiyle gül bahçesinin bahçıvanı elinde bir demet gül yaprak olarak yetişmiş görürüz de.   Belli ki bir demet gül yaprak olabilmenin sırrı, Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ‘Levlâke levlâk lema halaktu’l eflâk-Ey Habibim! Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım  fermanıyla cümle âleme duyurduğu  ‘Adı güzel, kendi güzel Muhammed (s.a.v)’in nübüvvet gül kokusunda gizlidir. Madem öyle,  bize bu sırra ermiş olan erenlerin izinden yürümek düşer.

           Şu bir gerçek,  sofinin dünyasını zindana çevirecek risklerde sözkonusudur.  Nedir o riskler derseniz,  elbette ki nefis ve şeytanın birlikte kurguladıkları her türlü hile ve desiselere düşme riskidir.  Ki, nefis ve şeytan daha çok takva üzere yaşayanlarla uğraşmaktadır.  Bu demektir ki,  şu fani dünyada takva üzerine yaşayanlara öyle kolay kolay rahatlık yok gibi, son nefese dek bu mücadele devam edecekte.  Ama ümitsizliğe kapılmamak gerekir.  Yeter ki sofi, bu mücadelesine yılmadan usanmadan Sadatların aşkın mihrabında hazırlayıp önüne koyduğu nübüvvet gül kokusunu koklamaya devam etsin Allah’ın izniyle son nefesini hüsnü hatimeyle bağlarda. Anlaşılan önümüze iki seçenek konulmuş, ya Nübüvvet kokusunu koklayıp hayatımızı gül bahçesine çevireceğiz, ya da şeytan ve nefsin birlikte hazırladıkları pis kokuları koklayıp hayatımızı zindan çevireceğiz.  Malum, gül kokusunda felaha ermek vardır,   diğerinde ise azab.  Şayet felaha ermek istiyorsak bir Gönül Sultanının zincir halkasına tutunmadan bu iş olmaz. İlla ki bir mürşidin halkasında pervane olmak gerekir ki o halkada   'Allah' deyip felaha erişilebilsin.

          Zaten tüm dert davamızda ömürde bir kez olsun can-ı gönülden Allah diyebilmektir.  Allah korusun ömürde bir kez olsun candan ‘Allah’  diyemediysek vay halimize. İşte bu noktada sofiliğin önemi ortaya çıkar ki,   doğrusu buna kayıtsız kalmak bizim zararımıza bir durum ortaya çıkaracağı çok açık.  Hem bu yol herkese nasip olmayabilir de,  Çünkü ruhların toplandığı elest meclisinde kimler hangi Gönül Sultanının ervahıyla kaynaşıp yâr olmuşsalar bu dünyaya geldiklerinde de yine aynı Gönül Sultanıyla ünsiyet kurup aynı halkada beraber olmak nasip olacaktır.  Hakeza bunu genel anlamda düşündüğümüzde hangi ruhlar bezm-i elestte biri birine gönül muhabbetiyle kaynaşmışsalar yine aynı ruhlar anne karnında ete kemiğe bürünür halde dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle dost olacaklardır. Nasıl dost olup ünsiyet kurmasınlar ki,  bikere tutunacakları halka sıradan bir halka değil ki,  ta ucu Peygamberimiz (s.a.v)’e kadar dayanan ahde vefa halkasıdır bu. Şimdi gel de sofinin dünyasına heveslenmemek ne mümkün. Düşünsenize sofi her defasında ‘Hatme-i Hacegan’ halkasına oturduğunda nübüvvet gül rayihasıyla tütsülenip üzerine siner bile. Tabi bu gül rayihası sadece hatme halkasında sinmez,  vird örtüsünün altına girdiğinde başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere O’nun âline, ashabına ve Sadatların ruhlarına Fatihalar göndermesiyle birlikte kalben çekilen vird esnasında da gül rayihası üzerine siner elbet.  Böylece o sofi vird örtüsü altında gül bahçesine girercesine gülfidanının gölgesinde vird çekmek sayesinde    “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura erer” (Ra’d, 28) ayeti kerimenin mana ve ruhunu iç dünyasında tadmış olur.  Hakeza bu örtü sofiye Peygamberimiz (s.a.v)’in doğup büyüdüğü Mekke’de en çileli geçirdiği günlerinde vahy olunan “Ey örtünüp bürünen Resulüm! Gecenin yarısında, ister biraz sonra, ister biraz önce, bir müddet için kalk ve ağır ağır Kur’an oku. Doğrusu biz sana taşınması ağır bir söz vahy edeceğiz. Şüphesiz ki, geceleyin kalkmak daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir. Zira gündüz seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır. Rabbinin adını an, her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel” (el-Müzzemmil,1-8) ayet-i celilerin mana ve ruhunu da hatırlatır.         

            Sofiye gül kokusunu hatırlatacak o kadar çok örnekler var ki,   üstelik her hatırlayışında Yunus gibi  “Her ne var ki onun sinesinde gizli, derdim var inlerim” demekten kendini alamaz da.  Ancak bu inleyiş karşısında mesti hayran olduğu maşuk  “Oğul hizmet” deyip aşıkını gayrete getirmeyi yeğleyecektir. Öyle ya, Yunus dergâhın kapısına vardığında ilk başta ‘Neydeyim nefesi bana buğday gerek’ demişti.  Ama baktı maşuku habire hizmet diyor, en nihayetinde Âşık Yunus sofiliğin dünya malına tamah etmemek olduğunu idrak edip hizmete koyulur bile.  Ki,  bu hususta Bişr-i Hafi Hz.leri şöyle der: “Böyle bir zamanda sofinin ganimeti insanların onu tanımaması, yerini yurdunu bilmemesidir.” Ve sözlerine şöyle açıklık getirir de:  “Hangi sofide dünya metası sevgisi var,  ona sofi demek doğru olmaz..

         Hakeza İmamı Gazali Hz.leri de gerçek sofinin dünyası hakkını şöyle teslim eder:  “Hakka süluk edenler ancak sofilerdir. Ki, onların ahlakları ahlakların en güzeli, öyle ki umum insanların arasından en keskin akıllıların akılları bir araya gelseler sofilerin siret ve ahlakından hayırlı bir hale muvaffak olamazlar. Çünkü sofilerin bütün hareketleri Nur-u Nübüvvetten mükteseptir.”

           Evet! Bu müthiş özlü sözler karşısında ne diyebiliriz ki, bize ancak  Sadatların sürekli olarak tekrarladıkları   “Âlimin yanında dilini, arifin yanında kalbini sağlam tut”  uyarılarını dikkate alıp had hudud bilmek düşer. Gerçektende Rabbani âlimlerin bu müthiş sözlerine söz söylemek bizim ne haddimize.  Öyle ya, had hudut bilmesek, sofinin dünyasından söz etmişiz neye yarar ki.  Kaldı ki sözünü etmeye çalıştığımız sofi dünyası da tek bir sofiyle sınırlı bir dünyada değil,  bilakis sofiden sofiye değişebilecek türden çok yönlü bir dünyadır. Nasıl mı? Tabi, haddimizi hududumuzu aşmadan yine bu hususta da işin ehli Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’in sohbetine kulak verdiğimizde üç tip sofilikten söz etmek mümkün. Şöyle ki:

        Birincisi; Şeyh şeyhtir,  sofi sofidir ki,  bu türden bir sofi senede en az 2-3 kez de olsa şeyhini ziyaret etmeyi ihmal etmez.

        İkincisi; Ne sofi sofidir, ne şeyh sofinin şeyhidir.  Öyle ki aralarında hiçbir irtibatın kalmadığı bir durum söz konusudur.  Kelimenin tam anlamıyla sofi mürşid elinden tövbe edip evine döndükten sonra sofilik yapmadığı gibi şeyhini ziyaret etmeyi de terk etmiştir.  Elbette ki aradaki irtibatın kesilmesi gayet tabiidir, dolayısıyla bu duruma şaşmamak gerekir.

       Üçüncüsü; Dışarıdan bakıldığında sanırsın ki sofi şeyh, şeyhte sofidir.  Oysa kazın ayağı hiçte öyle değildir,  işin içine girdiğinde sofi şeyhinin hizmetine koşturması gerekirken bir bakıyorsun şeyh sofinin hizmetine girmiş durumda. Eeeh,  Şeyh ne yapsın,  zaman o zaman değil, artık zaman iman kurtarma zamanı olmuş, hizmet etmese kaçıp gideceği muhakkak. Bu yüzden bir kişide olsa o sofinin kurtarılmasına vesile olmak pahasına her daim Sadatlar her kim olursa olsun hizmetkâr olmaktan imtina etmezler de.  İşte gerçek şeyhlik budur.

          Birde madalyonun öbür tarafına baktığımızda, maalesef bu zamanda gerçek sofiyle karşılaşmak pek zor gözüküyor.  Evet, içinde bulunduğumuz durum vaziyet bize öyle geliyor ki, Şeyhinin yükünü hafifletecek sofi sayısı binlerce kişiden belki bir kişidir dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Değil yüklerini hafifletmek, yük oluyoruz da. Oysa Sadatlar öyle mi,  onca bir yığın yükün altında sofiliğin hakkını yerine getirmeyenler için bile Allah’a dua etmekten geri durmuyorlar.  Bakınız,  Şah-ı Nakşibend  (k.s)  bu hususta sohbet ettiğinde şöyle der:

       “Allah’dan üç şey istedim;

      -Birincisi; Buhara’da ki kabristanda ne kadar mevta varsa şefaatimle rahmetine nail olsunlar diledim,

      -İkincisi; kıyamete kadar bu kapının mürşitlerinin bulunmasını ve kıyamete kadar bu yolun devamını istedim.

         -Üçüncüsü de; hayatta vuslatı gerçekleştiremeyenlerin kabirde eksikliklerinin tamamlanıp vuslata ermelerini diledim ve Allah’a şükürler olsun ki,  dileklerimin üçü de kabul olundu.”

          İşte görüyorsunuz, Sadatlar neyin derdinde biz ne dertteyiz. Onlar ümmetin hidayeti için çırpınmaktalar, biz ise halen geldiğimiz noktada aklımızı başımıza toplayıpda daha henüz sofiliğin bilincine varmış değiliz. Bilinçlenmemiz için illa ki şu adaplara uymamız icab eder:

           -Bikere her şeyden önce tasavvufi adab ve talimatları uygulamamız gerekir.

           -Şeriata aykırı davranışlardan kendimizi azad etmeli.

        - Kayda değer rüya gördüğümüzde kendi kendimize tabir etmeye ve bir başkasına tabir ettirmeye kalkışmamalı, bilakis rüyayı mürşide anlatmalı.

       -Mürşidin meclisinde sesini yükseltmemeli,

       - Mürşid bir şey sorduğunda lisanından çıkacak cümlelere pür dikkat kesilmeli,

       -Şeyhinin sohbetini yaparken insanların anlayabileceği seviyede sohbet etmeli.  Ayrıca her sohbet anlatılmamalı,  dahası insanların kaldırabileceği sohbetler yapılmalı.

       - Mürşidin huzurunda abdest almaya kalkışmamalı,

       -Allah'a dua ettiğimizde dualar müşterektir düşüncesinden hareketle mürşidimizi dualarımızda ortak etmeli.

       İşte bu ve buna benzer bir dizi adaplara uymalı ki, sofiliğin hakkı yerine getirilmiş olsun.  Nasıl ki dünya işlerinde makam sahiplerinin yanında nasıl davranılacağı hususunda titiz davranılıyorsa, aynen öylede manevi dünyamızın mimarlarının huzurunda da aynı hassasiyetin gösterilmesi gerekir.  Sadatlar, asla bildiğimiz türden sıradan insan tipi değiller, bilakis Allah indinde naz makamında sevilmiş ve seçilmiş veli kullardırlar. Elbette ki, naz makamında oldukları için Sadatların duaları öyle kolay kolay geri çevrilmez de.

          Tabii sofinin uyması gereken bir diz adap, usul, erkân bunlarla sınırlı değil, yapması gereken pek çok adaplar daha var elbet. Uyulması gereken adablardan biraz daha bahsedip madde madde sıraladığımızda,  her şeyden önce sofi;

        -İmamlığa heveslenmemeli,

        -Arkadaşı vefat edeceği zaman son yolculuğunda yalnız bırakmamalı,

        -Amelini hiç görüp sofi kardeşinin uykusunu ibadet telakki etmeli,

        -Sofi kardeşinin müşkülü olduğunda ona yardımcı olmanın Hakka hizmet olduğunun şuurunda olmalı,

        -Tek başına yememeye özen gösterip birlikte  bereketlenmeye talip olmalı,.

         Aslında fazla söze ne hacet,  mürşid–sofi ve sofi-mürşid arasında ki bağlılığın nasıl olması gerektiğini aşağıda kıssayla da meramımızı anlatmak pekâlâ mümkün:

          Bilindiği üzere bir gün sofilerden biri Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’in huzuruna vardığında:

          -Kurbanım,  Sizin bizim üzerimizde hakkınız,  bizim de sizin üzerinizde hakkımız nedir diye sual eyler.

           Tabi, Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) tebessüm edip:

         - Sofi biraz sabır, zamanı gelince bunu elbet söyleriz.

        Gel zaman git zaman o soruyu soran sofisini çok uzak ve iki aylık bir yol için huzuruna çağırdığında şöyle der:

         -Sofi, falanca şehre git, şu mektubu o şehrin sultanına teslim ettikten sonrada cevabını al bana getir.

         Sofi hiç tereddütsüz yol harçlığım, neyle nasıl giderim, şu bu demeksizin tam aksine:

        -Başım gözüm üstüne der.

        Sofi mektubu o şehrin sultana verdiğinde, Sultan sofinin istirahat etmesi için adamlarına şu talimatı verir:

       -Misafirim uzun bir yoldan gelmiştir, derhal misafirim için ne yapılması gerekiyorsa hamamsa hamam,  elbiseyse en güzelinden giysin, yemekse en leziz yemeklerle karnını doyursun. Konaklaması içinde bir odaya alın ve bir tanede hizmetine cariye verin.

         Gerçekten de Sultanın hizmetçileri hizmetlerinde en ufak kusur göstermezlerde.  Bu arada sofi kendisi için ayrılan odaya istirahat için geçtiğinde cariye de peşi sıra bir ihtiyacı var mı diye içeri girer. Tabi, yukarıda demiştik ya, nefis ve şeytan en çok takva sahipleriyle uğraşır diye. Aynen öyle de nefis ve şeytan boş durmayacaktır,  sofinin şehvet damarlarını kamçılayacaktır, hemen ‘bak ne güzel kadınmış şöyle boylu, böyle poslu’ diye güzellemelerde bulunup aklını çeleceklerdir. Nitekim eliyle tam cariyeye dokunacağı sırada adeta odanın duvarı sofiye televizyon ekranı olup Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)'nin şu sohbetine naklen muhatap kalır:

       -Hey ey akılsız! Sen Yusuf (a.s.)’ın kıssasını ne çabuk unutuverdin deyince, sofi hayâsından, utancından yere düşüverir. Böylece cariye de telaşa kapılıp odadan tüymek zorunda kalır.  Az sonra sofinin baygınlığı geçip aklı başına geldiğinde, soluğu tekrar sultanın yanında alıp şöyle der:

        -Burada daha fazla duracak artık takatim kalmadı,  şayet daha fazla durursam çok zarar edeceğim, mektuba cevap versen de vermesen de ben gidiyorum artık.

         Her ne kadar Sultan sofiye gitme, bu gece burada kal dese de, kararından vazgeçmez dönüş yine mürşidinin kapısıdır. Huzura çıktığında Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) sofiye şöyle der:

        -Hani bir zamanlar sen bana  “mürşidin sofi üzerinde hakkı, sofinin de mürşidi üzerinde hakkı” nedir diye sormuştun ya,  bende sen yoldan dönene kadar o sorunun cevabını hazırladım.  Demem o dur ki; Sizin göreviniz şudur; sana mektubu verdiğimde hiç itiraz etmeksizin kabul etmenizdi. Bizim görevimiz de, şeytan sana vesvese verdiğinde seni o sıkıntılı anında elimizi uzatıp Allah’ın izniyle seni o zulmet bataklığından çıkarmaktı. Şayet böyle yapmasaydık   helak olurdun..”

          Velhasıl-ı kelam,  sofinin dünyasının nasıl olması gerektiği bu kıssada yeterince mesaj olarak verilmiş zaten.  Anlayan anlamıştır, anlamayansa kendi derdine yanmaktan başka elden bir şey gelmez.

          Vesselam.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.