google-site-verification: google93004a1f8b19e30c.html

“Eğer padişah siziseniz buyurun ordunun başına geçin. Yok, eğer padişah ben isem, emrediyorum ordunun başına geçiniz.” Rahmetli ulu sultan Fatih Mehmet Hazretleri padişah olduğunda henüz on iki yaşındaydı. Tahta çıktığının ilk yılında Avrupa şaşkınlıktan bir girişimde bulunmamış fakat o korkudan titredikleri Koca Murat Han’ın gerçekten tahtı bıraktığına inandıkları an harekete geçmişlerdir. Balkanlarda oluşan karmaşa akabinde Fatih Sultan Mehmet akıl dolu bir mektupla düzeni oluşturmuş; yapması gerekeni yapmıştır.

Devlet yönetiminde gerekeni yapmak devletin bekası için olmazsa olmazdır. Sorumluluk sahipleri gerekeni yapmaktan kaçtıkları an o devlet dönüşü olmayan bir sürece evrilir. O gün padişah, yaşı itibariyle haddini bilmeseydi bugün bu köşede yazıyor olabilir miydim? Fatih Sultan Mehmet, savaşa kendisi tutuşsaydı ve dahi kaybedip orduyu harap etseydi ve sonrasında çıkıp da “bu işin müsebbibi Sultan Murat’tır, benim bir dahlim yoktur” deseydi tarih nasıl cereyan ederdi? Otranto sırtlarında otağ kuran bir padişah olmak için başarısızlığı bertaraf etmek, bertaraf edilemediyse üstlenmek, bütün bu erdeme ulaştıktan sonra da zaferden zafere koşmak gerekir.

On üç vatan evladının kanı, yüz sene öncesine kadar vatan parçası olan toprağa aktı. Bölücü terör örgütü PKK’nın dönemin zafiyetlerinden faydalanarak yol kesip kaçırmak suretiyle sınır ötesine götürdükleri ve hepsi neredeyse 1990 sonrası doğmuş olan kardeşlerimizin altı yıl sonra şahadet haberlerini duymak hepimizi kahretti. Devlet kaçırma eylemine yönelik gerekeni yapmak için operasyon düzenledi. Zamanı geç veya erken diyemeyeceğim çünkü benaldığım terbiye gereği bilirim ki devlet için geç diye bir kavram söz konusu olamaz. Zamanı gelince olur, olduğunda da tam olur. Devleti yönetenlerce geç kalınmış olunabilir mi? Evet olabilir. Bakın, ne kadar ikilemli ve de karmaşık bir cümle kurdum değil mi? O zaman biraz ne demek istediğimi açayım.

PKK’ya karşı yaşım itibariyle en net hatırladığım operasyon bölücü başı Öcalan’ın ülkeye getirildiği operasyondur. O şaşkın, sinmiş terör örgütü liderine söylenen “memlekete hoşgeldin Öcalan” sözü ile Öcalan’ın cevabı “benim de annem Türk, devlete hizmete hazırım” sözü şu an yazımı yazarken o an gibi gözümün önünden geçmekte. Rahmetli Ecevit’in pek tabi operasyondan haberi vardı. Yönetimdeki gücü, koalisyon itibariyle yeterince etkili değildi. Çıkıp da müjde vereceğini ilan edebilirdi fakat ne olur ne olmaz diye düşünmüş olsa gerek bunu yapmadı. Operasyonun başarılmasına saatler kala yani Öcalan, Kenya’da, Cavit Çağlar’a ait ve bu operasyon için kiralanan uçağa bindirilince başbakan, MİT müşteşarı tarafından uyandırılmak suretiyle kendine haber veriliyor; uçak ülke semalarına girince de Ecevit televizyona çıkarak tarihe geçecek ikinci demecini veriyor.

O zamanlar ülkede güçlü bir kuvvetler ayrılığı söz konusuydu. Başbakan siyasi kimliğinden mütevellit devlet işlerinde erklerin sözüne kulak verir, gerekmedikçe de müdahalede bulunmazdı. Cumhurbaşkanı ise devlet içindeki balans ayarı yapma vazifesini üstlenir; devletin siyasi ve bürokratik erkleri arasındaki dengenin korunmasını sağlardı. Cumhurbaşkanı partisinden azade olması hasebiyle siyasi makam olan başbakanlığın bağlı bulunduğu partinin devletleşmesinin önüne geçerdi.

Devlet dediğimiz yapıya yönelik Anayasa Hukuku dersimiz başta olmak üzere fakültede konu ile alakalı almış olduğumuz derslerden öğrendiğimiz, devletin de bir organizma olduğudur. Organizmanın yapı taşları ile öğrendiğimiz ise parlamenter sistem yahut başkanlık sistemindeki kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı erklerdir. Devlet yönetimine talip olunurken siyasi partiler araç olarak kullanılır, amaç hasıl olduğunda ise devletin çıkarları partinin çıkarlarından üstün tutulur.

Devleti yönetenlerin partileriyle hemhal olmaları devlet yönetiminde istesek de istemesek de sıkıntıların doğmasına neden olmaktadır. On üç şehidimizin verildiği günün akabinde muhalefet partilerinin Cumhurbaşkanını suçlaması bu ülkenin vatandaşı olarak benim çok ağrıma gitti. Bununla birlikte beni derin düşüncelere sevk etti. Parlamenter sistemde tarafsız bir Cumhurbaşkanlığı makamı tesis edilmiş olsaydı, operasyon ertesinde Cumhurbaşkanı bir parti kongresine katılmayacak ve halkın babası pozisyonunda vatandaşlarının yönlendiricisi olacaktı.

Demem o ki dostlar, parlamenter sisteme dönüş şart. Bu hem devletin partiden ayrılmasını sağlayarak Cumhurbaşkanını rahatlatacak hem de erklerin parti ideolojisinden bağımsız bir şekilde karar almasını sağlayacaktır.

Acımız büyük ve hemen geçecek gibi durmuyor. Bireysel bazda yas tutmamdan ötürübaşka bir konuyu ele almayı bir vatandaş olarak içime sindiremediğimden bu haftalık yazımı burada noktalıyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.