COVID-19’la Mücadele etmeyi başarabildik mi?
Geçtiğimiz mart ayından beri dünyada yeni bir dönemin başlangıcı olarak hatırlanabilecek günleri yaşıyoruz.  Gündelik yaşantımız, temel rutinlerimiz ve alışılagelmiş tüm teamüllerimiz değişti. Hep birlikte yeni bir hayatı yaşamayı öğreniyoruz; bu yeni hayatta iliklerimize kadar işlemiş kimi davranışlarımız değişiyor. Hayatta değişim kaçınılmaz ve değişime uyum sağlayabilenler geleceğe şekil verebilecek bir noktada konumlanıyor. COVID-19 Salgını, dünyadaki tüm iktidarlar için okkalı bir imtihan oldu. Yapılan kamuoyu araştırmalarında, bilim insanlarının hazırlamış olduğu raporlarda salgınla mücadelede en başarılı ülkelere baktığımızda karşımıza bu mücadelede başarıyı sağlamanın kritik esasları ortaya çıkıyor. Şeffaflık, devlet ciddiyeti, bilim insanlarıyla koordineli çalışma ve pek tabii demokrasi. Peki COVID-19’la mücadelede ülkemiz bu esasları hakkıyla yerine getirebildi mi ? Bunu sorgulamanın zamanı gelmedi mi ? COVID-19’la mücadele etmeyi başarabildik mi ?

Bir şans daha hiç edildi 
Türkiye’de ilk vakanın görüldüğü mart ayından bu yana Sağlık Bakanı Fahrettin Koca sosyal medya hesabından gündelik COVID-19 tablolarını açıklıyor. Türkiye’de iktidarıyla muhalefetiyle birlikte COVID-19’un siyasi çekişmelerin üstünde bir sorun olduğu kabul edildi, süreç bu şekilde başladı. Muhalefet partileri üzerine düşen bir görev olup olmadığını iktidara sorarak; kifayetsiz muhalefet anlayışını bir kenara koydu. Bu manzara iktidarın sistematik şekilde uyguladığı kutuplaştırma yüzünden bölük pörçük bir hale gelmiş Türk ulusu için oldukça kıymetliydi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın istişareye açık tavrı, Bilim Kurulu’nun oluşturulması hepimizi memnun etmişti. Tek adam rejiminde ortak akla yer olmadığını bilsek de insan hayatının mevzu bahis olduğu bu olağanüstü koşullar altında siyaset kurumundan akıllıca adımlar beklemiştik. Hep birlikte gördük ki iktidar, salgın döneminde bile bildiğini okumaktan ve tek adamlığı işletmekten vazgeçmedi. Toplumu barıştırmak için kullanılabilecek bir şans daha hiç edildi, gitti. 

Beceriksizliğin faturasını yine Türk ulusu karşıladı
Türk Tabipleri Birliği, muhalefet partileri iktidara her türlü işbirliği için açık olduğunu bildirse de bu çağrıların hiçbirine elle tutulur yanıtlar gelmedi. İktidar, erken normalleşmeye geçerken diğer ülkeleri örnek göstererek toplum nezdinde buna meşruiyet kazandırmayı denedi. Ama göz ardı edilen önemli detaylar vardı. Normalleşmeye geçen ülkelerde vakalar belli bir trende sabitlenmişti ve filyasyon çalışmaları hassasiyetle yürütülüyordu. Yeni Zelanda’da, Güney Kore’de vatandaşlara semptom gösterip göstermemelerine bakılmaksızın test yaptırma imkanı verildi, bu filyasyon stratejisi ve etkili karantinalar sayesinde vakaların belli bir aralığa sabitlenmesi mümkün oldu. Türkiye’de hastaları, taşıyıcıları tespit etme konusunda sağlam adımlar atılamadı, ekonomideki buhran yüzünden tam anlamıyla bir karantina ortamı tesis edilmesi mümkün olmadı. Erken normalleşme inadının ardında beceriksizlikle yönetilen ekonomi yatıyordu, Türk ulusu bir kez daha dara düştüğü günlerde iktidarın beceriksizlik faturasıyla baş başa bırakıldı. AKP iktidarının beceriksizlik faturasını bir kez daha Türk ulusu karşılamak zorunda kaldı. 


Devlet ciddiyetiyle hareket etmek gerekiyor 
Buradaki hayal kırıklığımız Fahrettin Koca’nın sürecin başında gösterdiği tavrı sürdürememiş olmasıydı. Siyasi otoriteleri, diğer STK’lardan ayıran en önemli fark; ülkeyi yönetme iddiası taşımaları ve iktidara gelmeleri durumunda yasalar çerçevesinde yaptırım gücüne sahip olmalarıdır. Fahrettin Bey’in bizlere verdiği enerji okul idaresinin tavırlarından rahatsız olan ama bunu değiştiremediği için her şeyi salıveren öğretmenleri hatırlatıyor. Fahrettin Bey ve Bilim Kurulu tahayyüllerindeki yönetimi tek adama kabul ettiremedikleri için temelli ayıp olmasın diye vazifeyi ifa ediyorlar gibi duruyorlar. Vakaları düşürmek, salgını kontrol altına almak istiyorsak; şakalı sosyal medya paylaşımlarıyla latifeler yapmak üzgünüm ki yeterli olmayacak, olmuyor. Devlet ciddiyetiyle adım atmak, gerektiği yerde sert ihtarlarda bulunmak ve kurallara riayet etmeyenleri çizgiye getirmek gerekiyor. 2020-2021 Maske kreasyonunu ilan ederek, kahkaha tufanı espriler patlatarak ve vakaları az göstererek bir yere varmamız mümkün değil. İşin ciddiyetini en tepedekiler gösteremezse, vatandaşların bilinçlenmesini bekleyebilir miyiz ?

Teşhis edilemeyen hastalıklar tedavi edilemezler
Devlet ciddiyetinin yanında, şeffaflık olmazsa olmaz. Sağlık sendikaları ve hekimler her gün sosyal medyadan açıklanan COVID-19 tablosunun gerçeklik payı olmadığını bildiriyor. Böyle bir iddianın ortaya atılması dahi vahimken, Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda sessiz kalması daha da vahim. Vakaları az açıklayarak, COVID-19’a bağlı semptomlardan vefat edenleri başka hastalıklardan vefat etmiş gibi lanse ederek bu mücadelede nereye varabileceğimizi zannediyoruz ? Bunun kime, ne faydası olabilir ki ? Ankara’da, Doğu illerimizde hastaneler dolmuş, yoğun bakımlar dolmuş ve hekimlerimizin artık psikolojisi bozulmuş. Bu paylaşımlar yalansa, niçin Sağlık Bakanlığı bu konu hakkında bir açıklama yapmıyor ? Hangi hekim, niçin böyle bir yalan söyleme gereği duysun ki ? En son Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın ‘’Sayılar gerçeklikten uzak, gerekirse bizler belediye başkanları olarak Sağlık Bakanlığı’na veri ulaştıralım.’’ açıklamasını oldukça değerli buluyorum. Ben de buradan diyorum ki, muhalefet partileri tarafından yönetilen şehirlerin belediye başkanları günlük COVID-19 rakamlarını sosyal medya hesaplarından duyursunlar. Böylece gerçek rakamları görelim, görelim ki röntgeni çekelim. Zira doğru tespit edilemeyen sorunlar çözülemezler; teşhis edilemeyen hastalıklar tedavi edilemezler.

Bu işi de beceremedik
Eğitim-Sen tarafından 300’den fazla okulda COVID-19 vakasına rastlandığı bilgisi kamuoyuyla paylaşıldı. Türkiye’deki salgının seyrini gözlemleyemiyoruz, bilemiyoruz.  Böyle bir ortamda, açıklanan inceltilmiş tabloya göre 1,600 civarında günlük vakanın görüldüğü bir ülkede okulları açmaktaki ısrar niye ? CHP’nin yayımladığı rapora göre, Türkiye’de eğitimin pandemi şartlarına uygun şekilde devam edebilmesi için MEB’in 50 binden fazla yeni derslik inşa etmesi gerekiyor. Sosyal mesafenin korunabilmesi için, virüsle mücadeleye elverişli ortamın hazırlanabilmesi için 50 binden fazla yeni dersliğe ihtiyacımız var. Aksi takdirde öğrencilerimizi en temel tedbirlerden uzak ortamlarda eğitime mahkum etmiş olacağız. Böyle bir riske girmek kulağa mantıklı geliyor mu hiç ? Türkiye’de yaklaşık 8 milyon üniversite öğrencisi var. Eğitimin başlaması durumunda bu 8 milyon öğrencinin hatırı sayılır bir bölümü şehirlerden şehirlere gidecek, COVID-19 hastalarının halen tedavi gördüğü KYK yurtlarında kalacak ve onlarca öğrenci bir amfinin içine doluşacak. Sadece sınava girecek öğrencilerin örgün eğitime başlatılması kararının yerinde olduğunu düşünüyorum, üniversitelerde de uygulamalı dersler öğretilen bölümler haricinde hiçbir bölümün örgün eğitime geçmemesi gerektiğine inanıyorum. 

İnanıyorum çünkü COVID-19’la mücadelede yeterince zayiat verdik. 
İnanıyorum çünkü COVID-19’la mücadelede karnemizde yeterince zayıf var.
İnanıyorum çünkü COVID-19’la mücadelede artık hata yapma lüksümüz yok.
İnanıyorum çünkü COVID-19’la mücadelede iktidarıyla, vatandaşıyla sınıfta kaldık.
İnanıyorum çünkü COVID-19’la mücadelede sınıfta kaldık, bu işi de beceremedik.
Bu işi de beceremedik biz. 
Sınıfta kaldık, hep birlikte sınıfta kaldık biz…

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.