Şiir vardır açık havalarda, meydanlarda okunur, halkı coşturmak için. Buna ‘meydan şiiri’ derler. Necip Fazıl’ın “Sakarya türküsü” bu türdendir. Bu uzun şiirin sonu şöyle biter:

Yol onun varlık onun

Gerisi hep angarya

Yüzüstü çok süründün

Ayağa kalk Sakarya

Üstat diyor ki; “Böyle dedik amma bir kişi ayağa kalktı o da amuda kalktı. Yani beni bir kişi anladı ama o da ters anladı.”

Şiir vardır, sahnelerde okunur. Bunlar aynı zamanda teatral, uzun şiirlerdir. Sahnede okunan bu şiirlerin adeta tiyatrosu yapılır. Bunlar seyirci tarafından çok sevilen, popüler şiirlerdir. Naci Yüksel’in ‘Vahap’ın Türküsü’, Mehmet Atilla Maraş’ın ‘Aney’, Bekir Sıtkı Erdoğan’ın ‘Marya’ adlı şiiri, bu türe örnek olabilecek şiirlerdir. Bunlar kapalı alanlarda, salonlarda okunan şiirlerdir. Bunlara da ‘Sahne şiiri’ diyebiliriz.

Bizim insanımız veya bütün insanların için aslında göz, kulaktan önce gelir. Biz önce izler, sonra dinleriz.

Üçüncü tür okumalar ‘Gece’ şiirleridir ki gecenin bir vaktinde, mesela saat 12.00’ den sonra tek ve tenha kalınca okunan şiirlerdir. Bunlar daha çok sanat için sanat anlayışıyla yazılmış, duygu ve düşünce dünyası geniş ve derin, estetik zevkin has şiirlerdir. Şiir Sanatını kavramanın ne demek olduğunu, bu tarz şiirlerde aramak gerekir.

Şiir, ‘tenha ve yalnız gecelerin işidir’ demiştim bir şiirimde. Evet, öyledir. Şiir, sesli de okunur, sessiz de. İlk iki tür şiir seslendirilerek okunur. Ama şiirin gerçek tadına geceleyin sessiz okunarak varılır.

Önce radyo, sonra televizyonların çoğalmasıyla, şiiri, yazandan çok, şiir okuyan ‘Şiir yorumcuları’ ortaya çıktı. Günümüzde bunların en tanımışları olarak İbrahim Sadri, Bedirhan Gökçe, Serdar Tuncer ve Şebnem Kısaparmak’ı sayabiliriz.

Daha önceleri sesi ve diksiyonu güzel olan Devlet tiyatro sanatçıları şiir metinlerini seslendirirdi. Hatta şiirler, önce kasetlere okunurdu sonra CD’lere. Derken görüntülü şiir klipleri çıktı piyasaya. Bu, şiirimiz adına altın bir dönemdi. Şimdi bunların hepsi tarih oldu.

Şiir yorumcusu veya şair tarafından seslendirilen şiirleri okumak öyle kolay bir iş değildir. Mesela her şair güzel şiir yazar ama sahneye çıkıp toplum karşısında şiir okuyamaz. Çünkü ses kalitesi düşüktür, bozuktur falan. Bir de, biraz tiyatro deneyimi olması gerekir. Sesin nerde yükseleceği, nerde alçalacağı, vurgu, tonlama, kelimelerin doğru telaffuzu gibi bir yığın diksiyon bilgisi gerektirir. Ha evet, bir de sahne tecrübesi. Böylece okunan şiire can vererek, ruh vererek dinleyici etki altına alınır.

Kendisi çok iyi bir şair olan Bahattin Karakoç, çıkıp sahnede şiir okuyamazdı. Buna karşılık şair metin Önal Mengüşoğlu; daha önce almış olduğu tiyatro ve sahne bilgisi sayesinde, ayrıca sesinin güzelliği ile okuduğu her şiirin hakkını verirdi. Yani güzel şiir okurdu, ya da şiiri güzel okurdu. Hatta birlikte katıldığımız şiir şölenlerinde şiir okuma sırası Bahattin Karakoç’a gelince, ‘Benim şiirimi, Metin okusun, o seslendirsin’ derdi.

Biraz da şiir şölenlerinden, şiir gecelerinden söz edelim. Bu şölenlere, bu gecelere ‘şiir dinletisi’ diyenler de oldu. Böyle gecelerde, kendi şiirini okuyan şairler ve şiir yorumcuları sahneye çıkardı. Şölen, hangi şehirde yapılıyorsa, oranın mahalli şairleri de geceye katılırdı. Bu tür etkinlikleri çoğunlukla bir şehrin veya bir ilçenin belediye başkanları himaye ederdi. Organizasyonun ve gecenin bütün masraflarını da bu kuruluşlar karşılardı.

Bu tür şiir şölenlerinden en önemli ve uzun ömürlü olanları; Elazığ ‘Hazar Şiir Akşamları’ ile Balıkesir-Dursunbey ‘Su çıktı Şiir Akşamları’dır. Bu gün için bu gecelerin ömrü yirmi beş yılı aşmış durumdadır.

1993 yılında ilki Dursunbey ilçesinde yapılan Su Çıktı Şiir Akşamlarının, söz aramızda banisi bendim.

Şiir şölenlerine katılmak için bendeniz yurt dışından birçok ülkeden davet alırdım ve hemen hepsine de katılırdım.

Makedonya’nın Başkenti Üsküp’te her yıl yapılan ‘Struga Şiir Akşamlarına’ 1989 yılında, Kültür Bakanlığımızın daveti üzerine Türkiye’yi temsilen katıldım. Yurt dışında yapılan şiir gecelerine katıldığım ilk şöleni budur.

Irak’ın başkenti Bağdat’ta yapılan ‘Merbit Şiir Akşamlarına, Türkiye’ temsilen 1999 ve 2000 yıllarında Bağdat’a kara yoluyla giderek katıldım.

2005 yılında Romanya’nın başkenti Bükreş’te yapılan, ‘9. Curtea de Argeş - Bükreş Şiir Festivali’ne katıldım. Burada ülkem adına bana verilen ‘Balkan Büyük Şiir Ödülü’nü aldım.

2009 yılında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılan “Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni’ne katılarak Azerbaycan’ın büyük şairlerinden birinin adına düzenlenmiş olan ‘Nizami Gencevi’ büyük şiir ödülünü aldım. Bu katıldığım büyük şiir organizasyonlarını aslında tek tek anlatmam lazım ama uzunca bir yer tutar ve uzunca bir zaman alır. Ancak bunlardan, yine Türkiye’yi temsilen 1990 yılında katıldığım ve orada on gün kaldığım Malezya şiir festivalinden bir nebze söz edebilirim.

Uzak Doğu Şiiri ve Malezya Şiir Festivali, 1990

Bir tarihte şiir okumak için Uzakdoğu’ya gittim. Malezya’nın Başkenti Kuala Lumpur’a.  Uçakla 10 saat süren bu yolculuğun üzerinden tam 40 yıl geçmiş. Ben oraya Türkiye’yi temsilen davet edilmiştim. Dünyanın otuz ülkesinden 30 şair. Festival programı,26-29 Ekim 1990 da Başkent Kuala Lumpur’da icra edildi. ‘Dünya Şiir Okuma Şenliği’ (World Poetry Reading Festival)). Programın ana teması, ’Şairler, şiir ve insanlık’ olarak belirlenmişti. Dünyanın her yanından şairler gelmişti. Daha çok Uzak Doğu Ülkeleri olan Japonya’dan, Filipinler’den, Sri Lanka’dan, Kore’den, Avusturalya’dan, Hindistan’dan, Pakistan’dan, Çin’den, Vietnam’dan, Tayland’ tan, Nepal’den, Endonezya’dan, Singapur’dan. 20 kadar da tanınmış Malezyalı şair vardı. Avrupa’daki ülkelerden ve Rusya’dan gelenlerle beraber toplamda 50 şair, üç gün boyunca kapalı ve açık alanlarda şiirler okuduk. Kimi zaman Kuala Lumpur Belediyesinin salonlarında, kimi zaman meydanlarda, Pazar yerlerinde, yemyeşil parklardaki amfilerde okuduk şiirlerimizi. Selengor eyaletine gittik toplu halde şiir okumak için, Büyük okyanusun sessiz ve sakin sahillerinde gezdik. Şiirler okuduk çarşaf gibi açılan denize, ağaçlara, kuşlara. Şarkılar söyledik hep bir ağızdan dünyaca bilinen meşhur şarkıları.

Kendi aramızda, şairler olarak kaynaştık, dostluklar kurduk. Dünyanın her tarafından, Doğusundan, Batısından gelen, renkleri, dilleri farklı olan insanlarla, şairlerle birlikte olduk.  Herkes kendi anadilinde şiirler okudu. Sonra Malezyalı şiir yorumcuları, spikerler o şiiri bir kez İngilizce, bir kez de Malayca okudular. Okunacak şiirler, daha önceden tespit edilip organizasyon komitesine gönderildiğinden hepsinin İngilizce ve Malayca çevirileri yapılmıştı.

Malezya’ya gittiğim 1990 yılında, şiir festivalinin ikincisi yapılmış oluyordu. İlki, 1988 de gerçekleşmişti. Dünya çapında olan bu kadar büyük bir organizasyon, ancak bir devletin imkânlarıyla ve ilgili kurumlarıyla gerçekleştirilebilirdi.  Bu kurumlar şunlardı: Malezya Dil ve Edebiyat Derneği (Lenguage and Literary Agency), Malazya Hava Yolları (Malasia Airlines), Kuala Lumpur Belediyesi (Mayor of Kuala Lumpur), Kültür ve Turizm Bakanlığı (Ministry of Culture and Taurism), Malasiya Yazarlar Federasyonu (Malasia Writer’s Federation),

Festivalin simgesi, ”Beyaz Güvercin ve Gökkuşağı” (The White Dove and Rainbow)idi.

Malezya’da, gidiş dönüş toplam on gün kaldım. Malezya, Müslüman bir devlettir. Güler yüzlü insanların memleketidir. O gün için nüfusu 25 milyon kadardı. Bu gün için nüfusu 35 milyon civarındadır. Malezya, dokuz eyaletten oluşan bir konfederasyondur. Resmi dil İngilizce ve Malayca idi. Halkın %55’ı yerli, Malay, %25’i Çinli, %10’u Hintli geriye kalan nüfus ise çevre ülke insanlarından oluşuyordu. Resmi din İslam’dır. Ama farklı halklar olduğundan dolayı farklı dini inançlarda yaşamaktadır. İkinci inanılan din Budizm’dir.

Bir sabah kahvaltıdan sonra kaldığımız otelin(Hotel İnn) lobisinde şair arkadaşlarla oturmuş, çay içip sohbet ediyorduk. Nerden geldiyse geldi, Şair Asaf Halet Çelebi’nin Sidharta adlı şiirindeki şu ara tekrarları, önce mırıldanarak sonra normal sesle okudum:

Om Mani Padme Hum - Om Mani Padme Hum -  Om Mani Padme Hum. Birden Nepal’li şair Tulasi Divasa bana dönerek, ’Dur bir dakika. Sen bizim bu duamızı nerden biliyorsun’ dedi. ‘Ya bu bizim bir şairimizin hem şiir kitabının adıdır hem de Sidharta adlı şiirinde üç defa da tekrarlanır. ‘İyi ya Sidharta, Goutama Buda’nın prensken kullandığı adıdır’. Ve başladı Buda ile ilgili kendi inanışlarını anlatmaya: ‘Budha; M.Ö, V. asırda, Himalaya’ların eteğinde benim ülkem Nepal’de yaşamıştır… O okuduğun duanın anlamı, Huzursuzluktan huzura demek. Yani huzur, ruhun dirilişidir…. Konuşması bitince, bende ona Nigrodha Sidharta’yı okudum.

 

Koskoca bir ağaç görüyorum

Ufacık bir tohumda

O ne ağaç ne tohum

 

Om mani padme hum

(üç defa)

 

 

 

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.