google-site-verification=T_NRWGCX0tEI1Eddjcfchq4TRJe4tbMwaAFf243H1wM

Covit 19 ile yatıyoruz, Covit 19 ile kalkıyoruz.

Covit 19 adeta hayatımızın merkezine yerleşti ve bizi esir aldı.

2020 Mart ayında ağır bir grip geçirmiştim. Şiddetli kas ve bel ağrıları, terleme, öksürük, ateş vb. belirtileri vardı ve hiçbir ilaç kullanmadan sadece bağışıklık sistemimi güçlendiren Bal, Zencefil, Sarımsak, Sirke, ayak paça, çörek otu ve benzeri gıdalarla on onbeş gün içinde atlattım.

2021 Ramazan ayının girmesiyle birlikte yeni bir ağır grip daha geçirdim. Şiddetli kas ve bel ağrıları, terleme, öksürük, ateş vb. belirtileri vardı. Bu kez grip bütün aile fertlerine de bulaştı ve yine önceki grip vakasında olduğu gibi bağışıklık sistemimizi güçlendiren gıdalarla yine on onbeş gün içerisinde bunu da atlattık.

Ancak aile fertlerinden birinin PCR test yaptırdı ve sonucun pozitif olduğu söylendi. Covit 19 olmuşuz! Bizi 10 gün karantinaya aldılar ve Filyasyon ekibi herkese verdikleri bir kutu hap getirdi. Ancak biz bu ne işe yaradığı belli olmayan hapları kullanmadık.

Bütün bulgular aynı olduğuna göre şimdi biz grip mi olduk, Covit 19 mu?

Şimdiye kadar Korona virüs ailesinden Covit 19 hususunda kafasında net bilgi olan bir bilim adamına rastlamadım. Kimi Covit 19 grip gibi bir hastalıktır ve ondan daha az tehlikelidir derken kimileri ise adeta Covit 19’u “Ölüm meleği” gibi gösteriyor.

Yaşanan olaylar Covit 19 çerçevesinde dünya çapında büyük bir oyun oynandığının işaretlerini taşıyor.

Covit 19 ile ilgili yapılan yayınlar ve bilimsel makaleler ise adeta birbirini nakzediyor. Bilim adamı diye sabahtan akşama kadar TV’lerde boy gösterenler birbirlerinin yanlışını çıkarmakla meşgul oluyor. Bazıları ise sanki birer felaket tellalı gibi davranıyor. Bu bizde böyle olduğu gibi dünyada da aynı çizgide devam ediyor.

Yaşanan vakalara baktığımızda bütün dünyada küresel sermayenin elinde olan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve medya aracılığı ile adeta bir Covit 19 merkezli korku imparatorluğu oluşturuldu. Artık neredeyse bütün ülkeler küresel sermayenin yönlendirmesiyle sağlık politikalarını oluşturuyor.

Fakat yaşanan olaylar ortada çok büyük bir oyunun döndüğüne işaret ediyor. Geçmişte ürettikleri ilaçları denemek için ülkeleri bile kobay olarak kullanan ilaç sektörü Covit 19 sayesinde belki de tarihinin en büyük atılımlarını yapıyor ve her geçen gün kasasını dolduruyor.

Geçtiğimiz on onbeş yıl içerisinde piyasaya sürülen Sars, Kuş gribi, Domuz gribi, Deli Dana, Kırım Kongo, Ebola vb. virüslerin nedense birden bire gündeme gelmez oldu.  Yine belki de insanlığın en büyük belalarından biri olan AIDS virüsü bile Covit 19’un yanında artık bahsedilmez virüsler arasına girdi. Halbuki dünyada AIDS virüsünden ölenlerin sayısı  Covit 19 virüsünden ölenlerin sayısından kat kat fazla olduğu biliniyor. Adı zikredilen bu virüslere karşı aşılar üretildiği iddia edildi ve bazı ülkelere milyarlarca doz aşı satıldı. Bazı aşılar ülkelerin elinde kaldı ve çöpe gitti.

Covit 19 ilk çıktığında TV ve gazetelerde insanları dehşete düşüren videolar yayınlandı. Özellikle Çin’de Covit 19’a yakalanan hastalar sokaklarda düşüp düşüp ölüyorlardı. Ancak nasıl olduysa o ölen insanlar belli bir müddet sonra kendiliğinden kayboldu. Virüsün çıktığı iddia edilen Çin’de bugün vaka sayıları neredeyse bitti. Çinliler bugün hiçbir vaka yokmuş gibi yüzbinlerce insanın katıldığı konserler yapıyor

Bizde de virüsün görüldüğü Mart 2020 tarihinde tespit edilen hastalar uzay elbiseleri giymiş sağlık görevlileri tarafından yine uzay sedyeleriyle alınıp hastanelere götürülürken bugün Covit 19 olan hastaya evine git bekle deniyor.

Yaşanan çelişkiler ve oynanan oyunlar sonucunda ister istemez aklımıza çok değişik sorular takılıyor.

Mesela bir senede ne değişti de artık Covit 19 hastaları uzay elbiseli insanlar tarafından alınıp hastanelere götürülmüyor?

O zaman mı doğru yapılmıştı yoksa şimdi eve gönderilme mi doğru yapılıyor?

Covit 19 ile ilgili bilgilerin bilimselliği ne kadar doğru?

Ülkemizde her gün ortalama 250-300 bin insana yapılan PCR testleri ne kadar güvenli?

PCR testlerini üreten firmalar bile bu testlerin Covit 19 için üretilmediğini ve doğruluk oranının % 60’şı geçmediğini söylerken pozitif çıkarılan vakalar ne kadar doğru?

Bütün dünyada yapılan milyarlarca PCR test kitlerini kim üretiyor ve pazarlıyor?

PCR testlerine ne kadar para ödeniyor ve bunların temin edilmesinde hangi firmalar aracılık ediyor?

Daha ilmi olarak Covit 19 virüsünün ne olup olmadığı konusunda bir birlik sağlanamamışken bu virüsün aşısını kimler üretip satıyor?

Çin, Rusya, Almanya, ABD ve benzeri ülkelerin ürettikleri aşılar ne kadar güvenli?

Aşı olan birçok insanın öldüğünü medyadan sık sık okuyoruz. Bu hususla alakalı ilmi araştırmalar yapıldı mı? Yoksa biz de küresel sermayenin elinde olan DSÖ’nün ve ilaç firmalarının gazıyla mı hareket edip bu aşıları alıyoruz?

Soruları uzatmak mümkün.

Bütün sorular silah ve enerji sektöründen sonra dünyanın en büyük sektörü olan İlaç endüstrisinin oynadığı oyunlarda cevabını bulacak gibi görünüyor.

Küresel sermayenin ilaç sektöründe yaptığı sahtekarlıklar yıllardır bir çok ülkenin değişik yayın organlarında da dile getirilmektedir. Mesela 1978 yılında ABD ve İngiltere’de John Ehrenreich’un editörlüğünde birkaç uzmanın bir araya gelerek yazdığı “Modern İlacın Kültürel Krizi” adlı eser bu hususta yayınlanan en önemli kitaplardan birini oluşturuyor. Kitapta, “Modern-kimyasal ilaç sektörünün kolonileştirme döneminden itibaren büyük bir sömürü ağı oluşturduğunu, küresel sermayenin ilaç sektörü aracılığı ile kitleleri nasıl kontrol silahı olarak kullandığı, küresel sermaye ile ilaç sektörünün ilişkileri, halihazırdaki sistemde para ve kârın insan sağlığından da önce geldiği, yozlaştırılan bu sistemde doktorlara ne gibi bir rol biçildiği” çok açık şekilde ortaya konmuştur.

Küresel sermayenin elinde olan ilaç firmalarının kirli yüzünü ortaya koyan bu tür eserlerde doktorların adeta birer memur gibi küresel sermaye tarafından kullanıldıkları da sık sık dile getirilmektedir. Bu hususta ABD Georgetown Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Adriane Fugh-Berman, ilaç firmalarının, doktorların çoğunun bağımsızlıklarını ellerinden alıp onları kendi maaşlı memurları gibi yönlendirdiklerini ve kontrol ettiklerini açıklayarak oynanan oyunlara dikkat çekmiştir.

Küresel sermayenin elinde istenen noktalara yönlendirilen sağlık sektöründe, yüz milyarlarca doları bulan inanılmaz boyutta yolsuzlukların olduğunu da medyadan sık sık okuyoruz. Bu sektörde söz konusu olan sermayelerin büyüklüğü birçok devletin ekonomisini sarsacak, hatta çökertecek boyutta olduğunu da yine yapılan yayınlardan okuyoruz.

İlaç sektöründe dönen rüşvet ve yolsuzluklar ise adeta dudak uçuklatacak kadar büyük. Yapılan uluslararası araştırmaları baz alarak raporlar hazırlayan WHO’nun bilgilerine göre; dünyada sağlık sektörünün tedavi için yaptığı harcamaların yüzde 10-25 arası manipülasyon ve rüşvet gibi çeşitli yollarla harcandığı ortaya çıkıyor.

Peki bütün dünyada bu oyunlar oynanırken ülkemizde neler dönüyor?

Ülkemiz küresel sermayenin elinde olan sağlık sektöründe acaba yerli ve milli davranabiliyor mu?

Buna evet demeyi çok isterdim ama yapılan araştırmalar ilaç gibi stratejik sektördeki millî üretimi ihmal ettiğimizi ortaya koyuyor.

Özellikle son yirmi otuz yılda sağlık sektöründe yaşanan özelleştirme bu alanın çok kârlı bir ticarete dönüştürüldüğünü gözlemliyoruz.

Aslında sağlığın ve eğitimin ticareti olmaz ama maalesef ülkemizde son yıllarda sağlık ve eğitim sektörü neredeyse özel sektörün en çok kar ettiği sektörler oldu.

Sağlık ve eğitim ticaret metaı haline getirilince artık bu hususta her şeyi kâr olarak görenlerin önüne kimse geçemez oldu. Neredeyse her gün gazetelerden özel sağlık sektöründe dönen bir vurgun veya dolandırıcılık haberi okumak olağan hale geldi.

Bugün ülkemizde ilaç sektörü maalesef yabancı firmaların elinde bulunmaktadır. Küresel sermaye bu pazarı kimseye kaptırmamak için her türlü oyunu yapmaktan da çekinmiyor. Bizzat sağlık bakanlığı verilerine baktığımızdabiyoteknoloji ve ilaç başta olmak üzere birçok sağlık alanında yüzde 86’lara varan oranda dışa bağımlı bulunmaktayız.

Bugün dünyada ilaç pazarının 1,4 trilyon dolar civarında olduğu söyleniyor.Bu büyük pazarın müşterileri ise hastalardır. Her yıl yeni yeni hastalıkların ortaya çıkması demek ilaç sektörünün yeni ilaçları piyasaya sürmesi anlamına geliyor.

İlaç üreten küresel firmalar öldürmeyen ama iyileştirmeyen ilaçlarla bu sektörü ayakta tutuyor ve kârına kâr katıyor.

Küresel sermayenin elindeki sağlık sektöründe üretilen ilaçların bazı ülkelerde denendiğine dair çok ciddi yayınlar yapılmaktadır. İlaç firmalarının ürettikleri ilaçların yan etkilerini tespit etmek için özellikle geri bırakılmış ülkeleri kobay olarak kullandıkları biliniyor.

İlaç firmaları tarafından kobay olarak kullanılan ülkelerin arasında ülkemizin de olduğu sık sık yazılıp çiziliyor. İlaç sektörünün yüzde 86’sı dışa bağımlı olan ülkemizin kobay olarak kullanıldığına dair Klinik Farmakoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Cankat Tulunay’ın yaptığı açıklamalar hepimizi dehşete düşürecek boyuttadır:

“Gönüllü olarak Türkiye’de ilaçlara kobay olan binlerce insan var. İmzaladıkları formlarla ölümle sonuçlanabilen deneylere maruz kalıyorlar. Bundan daha da tehlikelisi hastanın ve hastanın yakınlarının haberi olmadan ilaç şirketleri aracılığıyla doktorlar tarafından gizlice yapılan ilaç araştırmaları. Örneğin Nijerya’da Pfizer’in gizli yaptığı ve piyasadan kaldırılan Trovan isimli antibiyotik araştırmasında onlarca çocuk öldü. Bu olay dolayısıyla şirket Nijerya hükümeti ve hasta sahiplerine çok yüklü tazminatlar ödedi. Amerika’da FDA uzun yıllar ciddi septik şokta etkili olduğu iddia edilen ve Türkiye’de 20 mg’lı flakonun 2 bin 170 TL’den satılan XIGRIS LILLY firması tarafından piyasadan çekildi. SGK milyonlarca lirayı bu ilaca döktü. İlaçları denetlemek için kurulan etik kurulunda hiç deneyimi olmayan ve klinik değil veteriner farmakologlar var. Tam tersi durumlar da söz konusu. Örneğin Sanofi-Aventis firması üretimi olan ‘Ketek’ adlı antibiyotik için sahte, kağıt üzerinde araştırmalar yaptı. Bu durum dolayısıyla da çok insan hayatını kaybediyor. Dolayısıyla Türkiye’deki rakam binlerce kişiye ulaşır.”

Bazı araştırmacılar yıkıcı salgınlara sebep olan bazı virüslerin biyolojik silah olarak kullanıldığını iddia etmekte ve ortaya çok ciddi deliller koymaktadırlar. Ürettikleri konvansiyonelve nükleer silahlarla bir anca milyonlarca insanı katleden ülkelerin kullanımı daha kolay olan biyolojik silahları kullanmadığını düşünmek herhalde aptallığın daniskası olur.

“Bütün bunlar olurken bizi yönetenler ne yapıyor?” diye sormak ve sonuçlarını öğrenmek bir vatandaş olarak herhalde hakkımızdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.