google-site-verification: google93004a1f8b19e30c.html
Öne Çıkanlar Fıratın Kardeşleri otoyol kavşağı 3 bin 800 lira Hastane Bilecik

Turgay Erdener; “Bestecinin ömrü, özgün bir dil yaratmak için arayışla geçmelidir”

AY: Nasılsınız? Kendinizi kısaca anlatır mısınız?

ERDENER: Gümüşhane’de doğdum, babam topograftı. 1963’te görev gereği Ankara’ya tayin oldu ve Ankara’da ilköğretimimi tamamladım. İlkokulda okuduğum sırada evimize yakın bir okulda hafta sonunda yapılan müzik kurslarına katıldım ve mandolin öğrendim. Kurs öğretmenimin ısrarlı yönlendirmesiyle Ankara Devlet Konservatuvarı’nın sınavlarına girdim ve Piyano bölümünde okumaya başladım. Piyano öğretmenim Kamuran Gündemir ve Solfej öğretmenim İlhan Baran’la çalışmaya başladım, özellikle İlhan Baran’ın üzerimde derin etkileri olmuştur. Lise çağına geldiğimde öteden beri düşlerini kurduğum Kompozisyon Bölümü’ne geçtim. Burada piyano öğrenimime Selçuk Gündemir ile devam ettim. Erçivan Saydam ile Teori, Nevit Kodallı ile Kompozisyon çalıştım. Mezun olur olmaz Ankara Devlet Konservatuvarı’nda öğretmenliğe başladım. Bu yıl Eylül ayında Konservatuvardan emekliliğimi istedim, Maltepe Üniversitesi Konservatuvarından gelen teklif üzerine Maltepe Üniversitesi Konservatuvarı’nda Ekim 2020 itibariyle çalışmaya başladım.

Öğrencilik yıllarımda arkadaşlarım için müzikler yazdım, bunlar “oda müziği” türünden çalışmalardı, ayrıca Tiyatro Bölümü’nde okuyan arkadaşlarımın “sahne müziği” gereksinmelerini karşılamaya çalıştım ki, bu benim hayatımda çok önemli bir rol üstlendi. Yaşamım boyunca tiyatro için müzik yapmayı sürdürdüm. 1980’lerde az da olsa orkestra için denemelerim oldu. 1980’lerde bir başka ilgi alanım da gitar oldu. Değerli müzisyen arkadaşım Ahmet Kanneci’nin kılavuzluğuyla gitar için eserler yazdım. 1990’larda Selva’nın da hayatıma girmesiyle şarkılar da hayatıma girdi. Gerek halk türküsü uyarlamaları, gerek tiyatro müziklerimden seçmeler, gerekse bestelediğim şarkılar için çok emek verdim. Selva’nın çok iyi yorumculuğu, şarkıcılığı, çalışkanlığı 2000, 2011, 2013 ve 2019 yıllarında CD albümlerinin yapımını kaçınılmaz kıldı. Her CD albümünün kamuya sunuluşunun ertesi günü yeni yapmak istediği şeyleri konuşuyorduk.    

1990’ların başında ilk operetim “İstanbulname’yi” (libretto yazarı: Ferdi Merter) yaptım. Bu yıllarda artık orkestra yapıtları da bestelemeye başlamıştım. 1998’de bestelediğim “Afife” bale müziği (Koreografi: Beyhan Murphy) ile müziğimde yeni bir dönem başlamıştı. Afife bale müziği çok ilgi topladı. Arkasından Mavi Gözlü Dev (Koreografi: Uğur Seyrek) bale müziği geldi.

2000’lerin başlarında iki “Senfoni” besteledim. Müziğimde sonraki dönüm noktası; Arp, Klasik Kemençe, Ud ve Kanun için “İstanbul’un ağaçları” adlı müzik ile, “Yaylı Çalgılar Dördülü” oldu. Bu eserlerle birlikte “makamsal müziğimizin çeşnilerini” tabiri caizse müziğime davet ettim. Sonrasında cesaretini ve müzisyenliğini beğendiğim kanuni Ahmet Baran’ın seslendirmesi için “Kanun Konçertosu” geldi.

AY: Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Kompozisyon ve Orkestra Şefliği ASD görev yapıyorsunuz… Bütün besteleme tekniklerine açıksınız, ama kendi kavrayışınızla yarattığınız “özgün teknikler paletinden” yararlanıyorsunuz. Kısaca; belirli bir stilin, akımın bestecisi olmak yerine, “özgün bir dil yaratmaya” çalışıyorsunuz. Neden?

ERDENER: Bestecilikte “ustalık” çok önemlidir ama, daha da fazla önemli olan “özgün bir dil yaratmaktır”, bu sebeple bestecinin ömrü arayışla geçmelidir. Ben de besteci olarak, “kendime özgü”nün peşine düştüm, elbette bu macerada gerek “kendi ulusal mirasım”, gerekse “dünya müzik tarihi mirası” yönlendirici rol oynamaktalar.

AY: Sizin için Hacettepe Üniversitesi “Ankara Devlet Konservatuvarı’nın beynidir” diyorlar. Ne güzel! Ankara Devlet Konservatuvarı, kuruluş amaçları çizgisinde yürüyor mu?

ERDENER: Ankara Devlet Konservatuvarı ülkemizdeki ilk Konservatuvardır. Diğer birçok Konservatuvarın öğretim kadrosu bizim okul tarafından sağlanmıştır. Dolayısıyla, okulumun hatasıyla, sevabıyla; önemli sayılacak ölçüde, ülke müziğine hizmet ettiğini düşünüyorum. Konservatuvarların üniversitelere bağlanmasıyla, kuruluş amaçları dışına ister istemez çıktıklarını düşünmekteyim. Olumlu yönleri de oldu bu değişikliğin, olumsuz yönleri de oldu elbette. Yaz sonunda Maltepe Üniversitesi Konservatuvarı müdiresi Sayın Prof. Çiğdem İyicil’in teklifi ve çağrısıyla Ankara Devlet Konservatuvarındaki görevimden ayrılıp “Maltepe Üniversitesi Konservatuvarı’nda” göreve başladım.

AY: Korona virüs dünyayı durdurdu ve herkesi eşitledi. “Her şey farklı olacak” deniyor, siz; genel olarak, ama özellikle Güzel Sanatlar-Müzik alanında aynı görüşte misiniz? Tespitleriniz lütfen!

ERDENER: Ülkemiz ne yazık ki temel alanlarda gelişimini henüz olgunlaştıramadığından, Güzel Sanatlar - Müzik alanları halen lüks olarak sayılmaktadır. Ve halk, bu alanları “gerçek ihtiyaç alanları” olarak görmediği için, “sanat özenli yaklaşımlarla” karşılanmıyor, dolayısıyla “gerçek anlamda sanat desteklenmiyor.” Ayrıca sanat alanı, günlük ticari eğlence alanlarıyla da karıştırılıyor. Pandemi ise, zaten zor durumda olan “sanat alanını iyiden iyiye güçsüzleştirmiştir.”

AY: Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “En hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır” veciz sözünün, 2020’de toplumumuzda anlaşıldığını söyleyebilir miyiz?

ERDENER: Durumumuza bakıp, anlaşıldığını söylemek safdillik olur.

AY: Bir röportajınızda “Devrimin Operası olmalıydı” demişsiniz. Ne anlatmak istiyorsunuz?

ERDENER: Devrimden kastettiğim Cumhuriyet devrimiydi, toplumumuzun padişahın kulu olmaktan kurtulup, “Cumhuriyetin eşit yurttaşı” olması. Şimdiye kadar bestecilerimizin bu önemli dönüşümü layığınca ele aldıklarını düşünmüyorum ki, benim de sorumluluğum var bunda elbette. 

AY: Konservatuarların ikiye ayrılmasına, siz de benim gibi karşısınız. Ama, bunun sebeplerini de biliyoruz. Türkiye bu zıtlaşmayı aştı mı? Batı müziği konservatuarı doğru bir terim mi? YÖK’ün son yaptığı sadeleştirmede bu konulara girilmemiş, sadece ders isimleriyle uğraşılmış. Ne dersiniz?

ERDENER: Konservatuvarlar ülke müziğinin geleceğinde ençok söz sahibi olması gereken kurumlardır.  Ülke müziği, “ticari olanlar dışında” burada mutlaka temsil edilmelidir. Ne yazık ki bu konu, dikkatlice değerlendirilmemiştir. Bunun sonucu olarak ta, anlamsız zıtlaşmalar ortaya çıkmış ve farklı Konservatuvarlar oluşmuştur. Nasıl ki “Türk Müziği Konservatuvarı” terimi doğru değil ise “Batı Müziği Konservatuvarı” terimi de doğru değildir. Konservatuvar bütün müzik alanlarını kapsamalıdır, bunu olgunlukla gerçekleştirebilecek birikime ve cesarete umarım günün birinde kavuşuruz.

AY: Güzel Sanatlar Fakültesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Güzel Sanatlar ve Mimarlık Fakültesi gibi değişik isimlerle kurulan fakültelerde “Müzik Bölümü” olmasını nasıl karşılıyorsunuz?

ERDENER: Müzik eğitimi çok küçük yaşta başlaması gereken bir faaliyettir. Bu söz ettiğiniz okullar, bildiğim kadarıyla “lisans derecesinde” öğrenci almakta... Bu okulların öğrencileri lisans eğitimine başlarken, Konservatuvar öğrencileri 8 yıllık müzik eğitimi birikimine sahiptirler. Söz konusu Yüksek Eğitim Kurumlarının, hiçbir zaman Konservatuvarlarda 8 yıldır eğitim gören öğrencilerin tercihleri olmadıklarını biliyoruz. Bu okullar da öğrencisiz kalmamak adına 8 yıllık müzik eğitimi seviyesinin yanına yaklaşamayacak düzeyde öğrencileri alıyorlar ve ortaya “ucube bir çifte standard” çıkıyor. Bu sürdürülebilir bir şey değildir. Ayrıca da müzik isminin yeri Konservatuvardır.

AY: Nicel olarak 207 üniversitede 48 konservatuar var. Bunu, bir gelişme olarak görüyor musunuz? 48 Konservatuvarın işlevini yaptığına inanıyor musunuz?

ERDENER: Konservatuvar sayısının fazla olması değil de, “nitelikli Konservatuvar” sayısının fazla olması bir gelişme olabilirdi. Nicelik şüphesiz ki önemlidir; eğer ki nitelik varsa,ama; “niteliksiz nicelik hiçbir işe yaramaz.”

AY: Son yıllarda, yanlış yollardan yabancı dil sorularını alıp unvan alanlar biliniyor. Konservatuar ve Müzik Bölümleri’nde yaygınlaşan “unvan geldi, sanat gitti” söylemine katılıyor musunuz?

ERDENER: Gerçek anlamda Konservatuvarın Üniversiteyle uyuşabileceği görüşünde değilim. Üniversitelerin öncelikleri ve gereklilikleri Konservatuvarlarınkiyle örtüşmüyor. Sanatın “üniversite unvanlarına” ihtiyacı yoktur. Çünkü üniversite; sistemi gereği unvanların hiyerarşisinin önemli olduğu bir yer. Üniversitenin gereksindiği unvanlar, Konservatuvarların kurulması ile birlikte buralarda da yavaş yavaş da olsa zorunluluk oldu ve “sanatın doğal hiyerarşisi yıkıldı.” Bu durum ne yazık ki “Konservatuvarlara çok zararlar” vermiştir. Dünya çapındaki sanatçılarımızı, söz gelimi İdil Biret’i Konservatuvarlarımızda hoca olarak görmemiz bu sistemle olanaksız. Yalnız bu örnek bile çok çarpıcı kanımca.

AY: Sn.Z.Selçuk, “okullar açılınca ilk teneffüs 40’ olacak” dedi, Belediyeler (Özellikle Ak Parti’li) sosyal medyada yarışa girdiler; fındık benden, zeytin benden,çay benden v.b.” Bir akademisyen yazar; “Salgın sonrası ilk teneffüste ‘81 okula 810 forma’ dağıtacağını söyleyen THY’nin bu kadarcık forma sayısıyla üzülen çocukların, sevinen çocuklardan fazla olacağını bilmemesine şaşırdım.” demiş…Buradan hareketle, bir müzik sanatçısının/bestecisinin; “toplumdan,kendi kültür mirasından” habersiz olması başarı getirir mi?

ERDENER: Bu sorunuzu yorumcular açısından değil de besteciler açısından ele alırsam, sonucunun olumlu olabileceğini sanmıyorum. Bir bestecinin olmazsa olmazı; bence toplumdan, kendi kültür mirasından öncelik ve zorunlulukla haberdar olmasıdır. Elbette ki bu miras bestecinin kaleminde o besteciye ait bir anlayışla, dille yer alacaktır, çünkü bestecilik son derece bireysel bir iştir.

AY: Sizin; İki bale müziği, bir müzikal, üç konçerto, biri korolu olmak üzere iki senfoni, çok sayıda oda müziği, küçük topluluk eşlikli şarkınız bulunuyor. Bu şarkıları da, komalı sesleri de başarıyla söylemesiyle tanınan sevgili eşiniz Sn. Selva Dolun Erdener için yazıyorsunuz. Bir sanatçı ile evli olmak işlerinizi kolaylaştırıyor mu? Bu başarı da pay kimin?

ERDENER: Bir sanatçı ile evli olmak kuşkusuz ki birçok işi kolaylaştırıyor, anlaşılma kolaylığı sağlıyor. Selva’nın başarısında benim ne kadar payım varsa, benim başarımda da Selva’nın o kadar payı vardır.

AY: Sanatçıların bir araya gelmesinin, meslek örgütleri kurmasının, kurulmuş meslek örgütlerine üye olmasının, pandemi günlerinde çok yararlı olacağı görüldü. Bu başarılabilir mi?

ERDENER: Örgütlülük, toplum için çok önemli bir durum ancak, yakın gelecek için ümitvar değilim. Ne zaman ki “kahramanlar beklemekten” vazgeçersek, “örgütlülüğün önemini” kavrarız.

AY: Verdiğiniz bu önemli bilgiler için teşekkürler…

ERDENER: Beni konuk ettiğiniz için, çok teşekkür ederim.

Bu röportaj, ilk olarak MESAM-VİZYON Dergisi Ocak 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.