Öne Çıkanlar A Milli Futbol Takımı Canan Kaftancıoğlu yangın koronavirüs DİSK

Selçuk Özdağ, Mustafa Balbay’ın sorularını yanıtladı

24,25 ve 26. Dönem Manisa Milletvekili, Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Selçuk Özdağ’ın Gazeteci - Yazar Mustafa Balbay’la yaptığı röportajın ikinci bölümünü yayınlıyoruz:

BALBAY: 20. YÜZYILDA TÜRKİYE’DEKİ MİLLİYETÇİ AKIMLARIN ANA MÜCADELE KONULARINDAN BİRİ “ESİR TÜRKLER”Dİ. BUGÜN ORTA ASYA’DA YENİ BAĞIMSIZ DEVLETLER VAR. ONLARLA MİLLİYETÇİLİK ANLAMINDA BAĞLAR NASIL? YETERLİ Mİ? ORTAK BİR “DÜNYA BAKIŞI” OLABİLDİ Mİ? İLİŞKİLER KURUMSALLAŞABİLDİ Mİ?
BALBAY: 21. YÜZYILDA “TURAN” TARİFİNİZ NEDİR?
BALBAY: TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN ENTELEKTÜEL BİRİKİMİNİ VE ÜRETİMİNİ NASIL BULUYORSUNUZ?
BALBAY: BAŞTA “İÇ BARIŞ” OLMAK ÜZERE MİLLİYETÇİLİĞİN TÜRKİYE’NİN TEMEL SORUNLARININ ÇÖZÜMÜNDE ROLÜ NEDİR, NE OLMALIDIR? MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİ TEMSİL EDENLERİN BU KONUDA DÜŞÜNSEL VE EYLEMSEL ÇABASI NE DÜZEYDE?
ÖZDAĞ:
Osmanlı aydınlarının ve devlet adamlarının, koca bir imparatorluğun gözlerinin önünde yıkılışa girmesi büyük bir travma yaratmıştı. Bu travmanın etkisi ile Osmanlıcılık, İslamcılık ve nihayet Türkçülük bir çıkış ve kurtuluş kapısı olarak gündeme geldi. Dağılan imparatorluğu kurtarmak ve birliği sağlamak için var güçleri ile mücadele edenlerin yegane hedefi ne olursa olsun kendi devlet çatısı altında hür ve bağımsız yaşamaktı. Esir olarak yaşamanın ölmekten beter olduğu düşüncesi örneğin kurtuluş savaşında ya istiklal ya ölüm diskuru ile hayat bulmuştu. Milli mücadelenin bu manada başarıya ulaşması diğer mazlum milletler ve dahi esaret altındaki Türkler için bir umut ışığı oldu.  Milli mücadele sırasında Maddi- manevi desteklerini de esirgemeyen bu milletlerin esaret altında olması bu coğrafyanın çocuklarında bir bilinç oluşturdu. Esaret altında yaşamanın ne büyük bir acı olduğu malum. Sürgünlerle ve demir yumrukla yok edilmeye, asimile edilmeye çalışılan başta Türk soyluların acısı ve feryadı bu bilinci pekiştirdi.

Esir Türklerin, SSCB’nin dağılması ile birlikte birer birer bağımsızlarını kazanmaya başlaması Türk milliyetçiliğinin hep arzu ettikleri bir idealdi. Atayurt’tan gelen bu muştulu haberlerin tek başına yeterli olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. On yıllarca esaret altında kalmış ve nerdeyse milli benliğini kaybetmeye başlamış bu milletlerin bir yol göstericiye ihtiyacı vardı. Dil, din, tarih ve kültür birikimlerini esaret yıllarında neredeyse kaybetmiş bu milletlerin yağmurdan kaçarken doluya tutulması kaçınılmaz oldu. SSCB gibi bir emperyalist yönetiminden yakasını kurtaran bu milletler, yerli işbirlikçiler eliyle farklı formatlarla yeni diktatörlere teslim oldu. Maalesef demokrasiden ve özgürlüklerden nasibini alamayan bu milletlere hamilik yapacak yol gösterecek bir devlet olamadık.  Bu milletlerin bir abi gibi gözlerinin içine baktığı Türkiye Cumhuriyeti, maalesef kendi sorunları ile uğraşmaktan bu devletlere vakit ayıramadı.

“Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir Turan” sözünün terennüm edilmesi o günün tarihi ve siyasi ortamında son derece anlaşılabilir bir idealdir. Ellerinin altından kayıp giden bir devletin (imparatorluğun) ve esaret altında kalmak düşüncesinin yarattığı endişe, kızgınlık ve sahipsizlik duygusu böyle bir kavramı idea olarak ortaya koymuştur. Milletleri tarih sahnesinde var eden en güçlü kavram, ortak bir tarihi geçmişe ve bir gelecek ideallerinin olmasına bağlıdır. Bu ideallerin ne olduğu-olacağı ise yine milletlerin geçmiş tecrübelerinde saklıdır. Türk milletinin Turan ideasını ise yine tarihi köklerinde aramak gerekir. Yazılı ilk Türk kayıtlarında mesela Bumin ve İstemi Kağanların, dağılmış olan Türkleri yeniden bir araya getirerek Göktürk devletini kurmaları, Göktürklerin Çinlilerin oyunlarına gelmeleri ve İlteriş Kağan ile İlbilge Hatun'un önderliğinde yeniden devlet kurmaları anlatılır, aynı devlet çatısı altında bir millet olarak yaşamanın yolları gösterilir. Türk milletinin, yüzyıllar sonra, İstiklâl Savaşı ile beraber Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde tarihin küllerinden yeniden doğmasını benzer bir ideanın ürünüdür.  Göktürk yazıtlarında dile getirilenler ile Atatürk’ün Nutuk’ta ifade ettiği söylem aslında ortak duygu ve düşünceleri içerir. Her iki metinde de devletin başı, Türk milletine seslenmiştir. Zafer ve muvaffakiyetlerin, liyakat sahibi, bilgili devlet adamlarının(başkan-hakan) önderliğinde, Türk milletinin ortak çabasının sonucu olarak değerlendirilirmiştir. Turan kavramının ne ifade ettiğini işte Türk milletinin söz konusu bu  tarihi köklerinde aramak gerekir.

Bugünün dünyasında Turancılık yapmak gidip bahse konu ülkeleri almak, yönetmek veya oradaki Türkler ile birleşmek manasında düşünülmemedir.  O ülkelerde soydaşımız olan bu milletlerle ilişkilerimizi tarihi, kültürel, siyasi ve ekonomik manada yönetmek ve yürütmek durumunu ifade etmektir. Demokrasi, hukuk, fikir ve ifade hürriyeti ile üretim ve ticaret gibi konularda kurumsallaşmayı önceleyen bir birliktelik oluşturmaktır. Dilde ve kültürde birlik tüm bu ilişkilerin oluşturulmasında, geliştirilmesinde başat bir rol oynayacaktır. Ancak bu konuda ne kadar başarılı olduğumuz da tartışmalıdır. Dilleri, Türkçenin farklı lehçelerinden oluşan Orta Asya Türk toplumlarıyla ne kadar anlaşabildiğimiz ortadadır. Azerbaycanlı soydaşlarımız dışında (ki o da zorlanarak) birbirimizi anlayabilmemiz çok mümkün olmamaktadır. Bundan yıllar önce İstanbul’da Türkçe konuşan ülkeler konferansı tertip edilmiş ve bütün Türk cumhuriyetlerinin temsilcileri davet edilmişti. Adı Türkçe konuşan ülkeler olan bu toplantıda hiçbir temsilci birbirini anlayamamış toplantı Rusça devam etmek zorunda kalmıştı.

Milliyetçilik kavramının teorisyenliğini de yapan entelektüellerimizin bu konularda nasıl bir çözüm önerdiklerini az çok biliyoruz. Ancak arkasında siyasi bir güç ile devletin kurumsal yapılanması olmadan gösterilen çabaların başarılı olmasına imkan yoktur. Hususiyle bu iktidarın ve temsil ettiği siyasal yapının zaten böyle bir ideali olmadığını biliyoruz. Siyasal İslamcılık saikiyle hareket edenlerin milliyetçilik kavramına kavmiyetçilik yaptığı düşüncesiyle uzak durması bu yaklaşımda etkili olmuştur.  Fakat ilginç olan konu ise uzun suredir koalisyon ortağı olan MHP gibi bir partinin tutumudur. Her daim Türk toplumları ve esir Türkler ile gönül bağı olduğunu dile getiren bu hareketin bugünkü temsilcilerinin konuya olan yaklaşımı tam anlamıyla bir hayal kırıklığıdır.

Türk milliyetçiliğinin, yazılarıyla (şiir, nesir, tarih, sosyoloji vs.) ve söylemleri ile teorisyenliğini yapan ciddi bir entelektüel birikimi vardır. Tarihin daha çok netameli ve buhranlı dönemlerinde ortaya çıkan farklı ve keskin fikir akımları bu birikimin oluşmasında önemli tarihi eşiklerdir. Yukarıda bahsettiğimiz Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, İsmail Gaspıralı Mustafa Celaleddin Paşa'nın, İbrahim Şinasi, Ziya Paşa, Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Namık Kemal, Şemsettin Sami, Necip Asım, Veled Çelebi, Ahmed Mithat, Emrullah Efendi, Bursalı Mehmed Tahir, Ahmed Hikmet Bey, Korkmazoğlu Celal, Akyiğitzâde Musa, Fuad Raif Bey gibi devlet ve fikir adamalarını bu manada değerlendirmek gerekir. Bidayette Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkmasında etkili olan bu siyasi ve edebi akım daha sonraları Raha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, Nihal Atsız, Erol Güngör, Mümtaz Turhan, S. Ahmet Arvasi, Nurettin Topçu, Dündar Taşer, Hamdullah Suphi, Zeki Velidi Togan, Fuad Köprülü vs. gibi fikir ve devlet adamları eliyle temsil edilmişlerdir. Burada bir hususun özellikle dikkat çektiğin ifade etmem gerekir. Yukarıda saydığımız tüm bu kişiler siyasi ve edebi manada eserler ütermişlerdir. Neredeyse tamamı herhangi bir siyasi parti ve guruba angaje olmadan, Türk fikir dünyasında bir yer edindiler.  Dolaysıyla bu durum, Türk milliyetçiliğinin bir guruba veya siyasi bir organizmaya angaje olmayarak daha cihanşümul bir yapıya bürünmesini sağladı.

Maalesef Türk milliyetçiliği bugün kısır tartışmaların içinde ciddi hiç bir söylem üretemeyen bir yapıya evirildi. Ülkemizin içinde olduğu güvenlik endişelerinin ve terör sarmalının buna gerekçe olarak ortaya konması ise maalesef tam bir kısır döngüdür.

Türk milliyetçiliğinin hem bidayette hem de sonraki evrelerinde en ciddi fikir ve siyasi külliyatı en çok da buhranlı dönemlerde oluşmuştur. Osmanlının çöküş sürecinde, yeni Türk devletinin kuruluş evresi ve sonrasında ortaya konulan eserler bunun en somut göstergesidir. Elbette o dönemim entelektüelleri ve devlet adamlarından dönemsel gelişmelere göre mevzi alanları söz konusu olmuştur. Ancak tüm bunlar milliyetçilik kavramına verdikleri fikri ve zihni katkılarının önüne geçmedi. Milliyetçilik kavramının bugün yaşadığı zihinsel kısırlığın bir diğer nedeni de bu kavramın siyasi bir partinin etrafında şekilleniyor görüntüsüdür. İdeolojik karşıtlık ve çatışma ortamının verdiği siyasi alanda mücadele eden bir partinin kurumsal yapısı ile Milliyetçilik kavramının yeni şeyler üretmesi mümkün değildir. Dünya ve ülke gündemini sadece terörle mücadele ve faklı kesimlere tavır alma şeklinde değerlendiren bir yapının milliyetçilik kavramı da bu kısırlık içinde kalacaktır. Gündemin gerisinde kalan, toplumun geniş kesimlere ulaşamayan bu milliyetçilik yapısı kendini hapsettiği bu alandan kurtarmak zorundadır. Kendisini ifade edemeyen milliyetçilik düşüncesinin başkaları tarafından irdelenmesi mukadder olmaktadır. Bağımsız bir yapıya kavuşamayan, bir parti veya guruba ait olma izlenimi veren kişilerin görüş ve düşünceleri maalesef yankı bulmamaktadır. Toplumda ne söylendiği ile değil kimin söylediği ile ilgili değerlendirme burada da karşımıza çıkmaktadır. Esasen bir entelektüel kendisini bir siyasi organizmaya veya guruba yakın görebilir. Kanaatimce bunda bir mahsur da yoktur. Ancak aynı entelektüellerin farklı fikir ve düşünce irat ettiklerinde ait hissettikleri kesimler tarafından ne tür bir baskı ve dışlanmışla karşılaştıklarını da biliyoruz. Tüm bu gelişmeler farklı fikir ve düşüncelerin neş-vü nema bulmasının önünde engeldir. Çağa ayak uydurma ve yeni gelişmelere bu perspektiften yön verme gayretlerine ket vurmadır. Bir parti mensubiyeti yada lider kültü etrafında şekillenen yapıların zamanla otoriter

Bir fikrin namus algısına hizmet eden şey genel yargının aksine baştan itibaren aynı fikirde olmak değildir. İnsanlar da tüm canlılar gibi doğar büyür ve ölür. Fikir ve düşünce pratiğinde ise bu durum yeni gelişmelere ve zamanın ruhuna uygun bir çizgi izlemekle eşdeğerdir. Bu manasıyla fikri taassubun da önüne geçilmiş olur. Milliyetçilik kavramının maalesef kutuplaştırıcı, çatışmacı bir siyaset anlayışına hizmet ettiği genel bir kanaate dönüşmüştür. Terör ve çatışmacı gündemlere verdiği reflex yüzünden kendisini gerçek manada ifade edemeyen bu kavramın bir cephe hareketi hüviyetinden kurtulması elzemdir. Mesela işçilerin hakları için yeterince mücadele etmeyen bir milliyetçilik kavramı sorgulanmalıdır. Doğa ve çevre konularında bir milliyetçinin söyleyecek hiç mi sözü yoktur. Kadın hakları-cinayetleri, demokrasi, işçi ölümleri-çocuk işçiliği, küresel ısınma, erken yaşta evlilik (çocuk gelin, berdel,) gibi konular yalnızca belli kesimlerin dile getirdiği konular mı olmalıdır. Ülkede yaşanılan ekonomik kriz, gelir dağılımındaki adaletsizlik milliyetçi kesimlerin, kanaat önderlerinin ve de milliyetçi bir partinin gündeminde niçin olmaz. Tüm bunlar gösteriyor ki kendisini karşıtlarına göre tanımlayan ve münhasır bir söylem ve fikir geliştiremeyen milliyetçilik kavramının çağa ayak uydurması beklenemez. Bu konudaki eleştirilere yargının bağımsızlığı, gazeteci, yazar ve akademisyenlere karşı uygulanan baskılara karşı alınan tavırsızlık da eklenebilir.

Değişen ülke ve dünya gündemini ve meselelerini statükocu fikirlerle aşmak beyhude bir çabadır. Dünün güneşi ile bugünün çamaşırını kurutmak mümkün değildir.
BALBAY: SİYASAL YAŞAMINIZ ÜLKÜCÜ HARAKET İLE EŞDEĞER. TÜRKİYE’NİN SON YARIM YÜZYILINA TANIKSINIZ. KENDİ SİYASAL YAŞAMINIZI DİKKATE ALARAK ÜLKÜCÜ HAREKETİ VE TARİHSEL GELİŞİMİNİ DEĞERLENDİRİR MİSİNİZ?
ÖZDAĞ:
Ülkücü hareket, 1965’li yıllarda Alparslan Türkeş ve arkadaşları tarafından önce CKMP bilahare ise MHP çatısı altında neşet etmiş bir yapı. 
Ülkücülüğün kişilere göre tarifi ve yaşayış biçimlerinin olduğu bir bedahettir.
Önceleri bir reaksiyon olarak tezahür ederken sonraları aksiyoner olma çabalarını gözlemliyoruz. Reaksiyoner dönemlerini öz eleştirilerle değerlendirenler olsa da genelde “kavgaların” nedeni, niçini sorgulanmamaktadır. “lider, teşkilat, doktrin tartışılmaz” sözü ile hür düşünce, sorgulayarak hakikate ulaşmak şimdilik muhal gibi. Her eleştiren, öz eleştiri yapan, sorgulayan tartışan “hain” sıfatı ile dışlanmakta ve çoğulculuk bu tür bir yapının semtine maalesef uğrayamamaktadır. 
İktidarı hedeflemeyen “doldur boşalt” metodu ile kaliteyi değil itaati ve biatı önceleyen, ülkücülüğü ve ülkücüleri inhisarında gören, kendi partisinin dışında ülkücülük olmaz mantığı ile hareket eden sakim bir örgütlenme ve söylemlere şahitlik etmekteyiz.
“Küçük olsun benim olsun” mantığı ile hareket eden, liyakat ve ehliyeti öncelemeyen her yapı küçüktür, küçüldükçe de müntesiplerini kaybeder, hep muhalefet ümitsizlik verir. 
Ben milliyetçiyim ve milliyetçiliğim millete yaslandığı için de demokrattır.
Ben ülkücüyüm, devletini her alanda güçlü, milletini zengin ve mutlu yaşatmak ülküsünün adı olan ülkücülük kısır siyasi çekişmeler ve cüce siyasetçiler eliyle iğdiş edilmeye, zaman zaman da maalesef(iyileri tenzih ederiz) pazarlanmaya çalışılmıştır. 
Ülkücülük ahlakçılıktır, vatan millet sevgisidir, ülke ve millet menfaatlerini her şeyin önüne almaktır. Ülkücülük MHP'lilik veya Bahçeli'ye tabi olmaktır gibi herkesin durduğu yere göre yaptığı tarifler var.
Bunlar içinde herhalde en absürt en gerçek dışı olanı ülkücülüğü bir parti veya kişi mensubiyetine indirgemektir. Parti veya kişiye aidiyet o hareketi o kişi ve partinin hayatı ile sınırlı hale getirir ki böyle bir tarif hareketi tarihi, ahlaki, fikri yönlerinden tamamen soyutlamak anlamına gelir.
MHP'nin AKP'ye eklemlenmesi ile beraber ülkücü hareket içindeki kafa karışıklığı ve kimlik krizinin daha da derinleştiğini söyleyebiliriz. Birçok ülkücü, biz gerçekten neyiz sorusunu kendi kendine soruyor. Özellikle parti mensubiyeti ile sınırlı bir ülkücülük ve milliyetçilik anlayışı yoğun bir şekilde sorgulanıyor.
Bunu gençlerin kullandığı sloganlarda da görmek mümkün, kimi Alparslan Türkeş'in askerleriyiz diye bağırırken kimi Mustafa Kemal'in askerleriyiz diye slogan atıyor, kimi İslam'ın askeriyiz derken, kimi daha ulusalcı ve laik bir düzlemde kendini konumlandırıyor. Herkes farklı bir konumda dururken tek değişmeyen işin askerlik boyutu... Yani Atatürkçüyüm diyen de, rahmetli Türkeş'e kendini isnat eden de ben askerim diyor. Elli yıldır ne yazık ki ülkücü hareket bir türlü askerlikten subaylığa veya devlet yöneticiliğine terfi etmiyor. Askerim deyince de onun his ve heyecanlarına dokunarak onu sokağa çıkarmak bazı çevreler için son derece kolay oluyor.
Ülkücülük hesapsız, beklentisiz bir davanın peşinde koşmaktır. Bu beklentisizlik insana özgürlük verir, inandığını söyleme, inanmadığına karşı çıkma rahatlığı sunar. AKP şemsiyesi altında  ülkücülük yapılmaz. Milliyetçiliği ayaklar altına alanlar kimseye kendi şemsiyeleri altında milliyetçilik yaptırır mı?
Çoğulculuk partileri de insanları da demokratikleştirir. Bu da ülke geleceği ve Türk milliyetçileri açısından önemli bir aşama. Hareket demokratikleştikçe fikri manada zenginleşecek, ülke sorunlarına daha çok çözümler üretecektir.Farklılıkların kavga sebebi sayıldığı bir ülkede farklılıkları ülke sorunlarının çözümünün dinamosu haline getirmek kavgacı siyasetçileri de zamanla ya aynı hizaya gelmeye zorlayacak yahut tasfiye edecektir. Yalan medyası aksini empoze etmeye çalışsa da yavaş yavaş bir dönem kapanıyor, yeni bir dönem açılıyor.
Bugün siyasal hareketlerin, ideolojik grupların, hatta milletlerin büyüklüğü sahip oldukları kütüphanelerin zenginliği ile ölçülür. Kütüphanesi olan hareketler geleceğe intikal edecek hareketlerdir. Muarızlarının onda biri kadar bile yazılı eseri olmayan bir hareketin geleceği olabilir mi?

12 Eylül konuşmaları gösterdi ki hep dünü konuşuyor dünle övünüyoruz. Dünü olan ama bugününde konuşacak hiç bir şeyi olmayan bir hareket. Türk Milliyetçiliği geleceğin aktörlerinden biri olmak istiyorsa dünde kalmak yerine bugüne uygun bir vizyon üretmek zorundadır. Geçmişin hikayeleri, anlatıları, yöntemleri bizi geleceğe taşımaz.
Daha kötüsü binlerce şehide, gaziye, sakata, hastaya rağmen daha hala kendimize sistemin jandarması rolünü biçmemizdir. Galiba Jandarma kelimesi fazla olur, değnekçilik demek daha doğru. Çünkü jandarmanın bir amacı bir hedefi var. Değnekçilik kör sadakat, akılsız, muhasebesiz bir teslimiyet gerektirir. Jandarmada terfi vardır, subaysanız generalliğe kadar yükselirsiniz. Değnekçilikte terfi yoktur, ölene kadar değnekçi, kalırsınız. Kullandığınız değnek döner dolaşır sizi vurur. Siz dövüşürsünüz başkaları iktidar olur. Değnekçinin iktidar diye bir hedefi olmaz, başkalarının iktidarına payanda olur.

Bu dediklerimin teyidi için son elli yılın siyasi tarihine bakmak kâfi. Ölenler, mahpus damına düşenler, vuranlar vurulanlar devleti yönetmiyor. Evinde oturup onun bunun imanını ölçen, elini sıcaktan soğuğa sokmayanlar ülkeyi yönetiyor. Dövüşenler ise hala yaşadıklarından ders almayarak yine dövüşürüz kabadayılığında geziyor. Hala dövüşmekten yönetmeye geçemediler, geçemedik. Ülkenin bekasından söz ederek vatandaşın milli duygularını istismar edenlerin çocukları ticaret yapıyor, vatan bekleyenler ise teyakkuz halinde beklemekten rızkını kazanmaya bile vakit bulamıyor.

Ülkücü hareket darbelerin arkasındaki mantığı anlasa kendine ona göre bir misyon biçseydi bugün hem hareket hem ülke olarak başka bir konumda olabilirdik. Ancak onları devletten uzak tutmak isteyenlerin oyununa gelerek hep vatan nöbetinde kaldılar. Onlar nöbet tuttu, bazıları da milletin malını çalarak onun üzerinden saltanat sürdü.

Bu kafa ile bir hareket bin yıl geçse iktidar olamaz. Zaten iktidar olmasın, muktedirlerin saltanat arabalarında bekçilik yapsın diye emir komuta zinciriyle zihinlerinden esir alındılar. Demokratikleşip kontrol dışına çıkmasınlar diye Lider eleştirilmez yalanı ile konuşamaz, düşünemez hale getirildiler. Ülkeyi yönetmeye değil kurtarmaya odaklandırıldılar. Kontrol dışına çıkanları hain ilan ederek etkisizleştirdiler. İktidara talip olmamayı diğerkâmlık ve vatanseverlik diye takdim edip uyutuldular. Ülkücülüğü kavga ve mahpushane hikâyeleri anlatmak olarak yutturdular. Böylece yeni kavgalara, yeni düşmanlara yönlendirilerek devlete talip olmaktan uzaklaştırıldılar.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.