Öne Çıkanlar İstanbul İstatistik Ofisi Fenerbahçe Beko CHP koronavirüs Fenerbahçe

Prof. Dr. Selahattin Turan;  “İstisnasız her çocuk nitelikli eğitimi hak eder”

AY: Hocam, nasılsınız? Pandemi dönemi “uzaktan eğitim” yaptınız herhalde… Genel olarak ne düşünüyorsunuz?

TURAN: Teşekkür ederim, sağ olun. Kriz, bütün dünyada eğitim düzenlerini ve özellikle yükseköğretim kurumlarını derinden sarstı. Bu sarsıntı hiç kuşkusuz bizi de etkiledi. Zaten ciddi yapısal, davranışsal ve akademik özgürlüğe dair sorunları olan Türk yükseköğretiminde de belirsizliklere yol açtı. Özge ve öz bir ifade ile ‘uzaktan eğitim’  idare edilmeye çalışıldı, çalışılıyor. Uzaktan eğitim, doğası gereği “tamamlayıcı bir eğitimdir.”  Türk yükseköğretim düzeninin krize hazırlıksız yakalandığını düşünüyorum.  Derslerin Google Meet ve Zoom gibi platformlar üzerinden yürütüldüğünü; bir kararsızlığın ve belirsizliğin olduğunu, sürecin idare edilmeye çalışıldığını, sistemin öğretim elemanlarına bireysel teknik destek verme konusunda kapasite eksikliği olduğunu, çevrimiçi derslere dönük özgün ölçme değerlendirme tekniklerinin elimizde olmadığını,  işe koşulmadığını veya koşulamadığını düşünüyorum,  görüyorum.       

AY: Virüs krizi; ‘özel okul’-‘devlet okulu’ anlayış, teori ve uygulamalarını derinden sarstı. Bununla birlikte bu kriz bize, çocuklarımızın/Türkiye Cumhuriyeti’nin üstün yararını merkeze alacak, hem kendimize hem de  insanlığa yeni, farklı özgün  okul modelleri sunma fırsatı doğurdu” diyorsunuz. Doğurdu mu?

TURAN: Doğurmadı. Doğuracağını da sanmıyorum. Krizden sonra da hiç kriz olmamış gibi yola devam edeceğimizi düşünüyorum. Doğu toplumları kısa vadeli düşünür. Bu bir zihniyet ve kapasite sorunudur. Doğurması için, her şeyden önce, birey ve kurumların kendilerini namusluca sorgulaması, eleştirel düşünmesi, hayal kurması ve sonrada buna uygun bir yapı ve davranışı kurması gerekir. Dünya eski dünya değil, arayış içinde. Batı, Rönesans’tan bu yana her kriz ve sarsıntıda kendini yeniden kurdu. Yeniden dirildi. Yeni kavramlar üretti, yeni modeller geliştirdi. Her sarsıntı ve kriz, aynı zamanda, okulların ve eğitime liderlik edenlerin kapasitelerinin ‘test’ edilmesi anlamına gelir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman, o dönemki eğitim liderleri, eğitim ve okulu  Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet-tam bağımsız ve özgür yaşaması için bir politik aygıt/araç olarak gördüler ve bu öngörünün,  ülkünün öngördüğü “ideal öğretmen tipini” yetiştirdiler ve çok da başarılı oldular, model ve uygulamaları da özgündü. Hasan Ali Yücel, bu ülküye uygun insan tipi için müfredatın özüne insanın iki özelliğini –‘rasyonel insan ve irrasyonel insanı- koyarak birleştirmeye, “çok yönlü entelektüel bir kimlik” örüntüsüne sahip kuşak oluşturmaya çalıştı. Bunun için Doğu-Batı-İslam-Türk klasiklerine yöneldi, zaman ayırdı, büyük tercümeler yaptırdı. Sorunuzun cevabına dönelim. Her kriz bir kapasite testidir. Türk eğitim sistemi 1950’den beri bu ve benzeri kriz testlerini geçememiş, onun yerine, Batı’nın ürettiği kavram ve modelleri aktarma, kullanma kolaycılığına kaçmıştır. Güzel şeyler de üretilmiştir. Millî eğitim şuralarında eğitimin bütün sorunları tartışılmış, komisyonlar oluşturulmuş, fakat “uygulama yönüz her daim zayıf kalmıştır.” Sayısal gelişmeler olmuş  ‘nitelik göz ardı edilmiştir.’  Özge bir ifade ile, Batının üretmiş olduğu eğitimsel bilgi ve modellerin gölgesinde kalınmıştır. Batı’da üretilen pedagojik bilginin bağlamından bağımsız, ‘özgün bilgi üretmek’ yerine; aktarılan model ve çalışmalarla  ‘sistem taklitte boğulmuştur.’

Sorduğunuz ‘yeni okul’ tasarımı için her şeyden önce;  Biz kimiz? sorusuna açık bir cevap üretmemiz ve ‘geçmişten kaynağını alan’, bizi yarına bağlayacak olan çağın çağrısına uygun ‘bir insan tipolojimizi yeniden üretmemiz’  gerekiyor. Bu soruya vereceğimiz cevap, bu mülakatın sınırları aşar. Fakat şunu söylemek isterim: Bizler, TürkiyeCumhuriyetini gelecek bin yıla taşıyacak ve insanlığa da model olacak ‘yeni bir okul tasarımı üretmek zorundayız.’ Türkiye olarak bunu yapabilecek kapasitemiz ve pedagojik birikimimizin olduğunu düşünüyorum.

AY: Bir eğitimci olarak; “öğrencinin kalbine ne koyduğumuz, akademik başarıdan daha önemlidir.” diyorsunuz. Açar mısınız?

TURAN: Türkiye Cumhuriyeti’nin en stratejik varlığı insanıdır. Özge bir ifadeyle, pedagojik açıdan, bizim için ‘her çocuk bir kıymettir.’ O bakımdan ‘hiçbir çocuğun elenmeyeceği’ bir eğitim düzenini acilen kurmak zorundayız. Burada kast ettiğim akademik önceliğin, rekabetin, sınavlar aracılığı ile çocukları yaftalama-eleme anlayışı yerine ‘önce insan, önce iyi insan kurgusu, sonra akademik başarı anlayışının’ toplumda yerleşmesini sağlamaktır. Bunun için; sanat, müzik, spor, estetik, edebiyat öncelikli bir okul ve eğitim sistemi tasarımı, çocukların ‘çok yönlü gelişimi, kendileri olmaları, kendilerini keşfetmeleri, kendi özgün ve özgür ruhlarının ufkuna yürüyeceği’ bir eğitim tasarımı, öngörüsüdür.

AY: Peyami Safa; “en ihtişamlı binayı, kapısına üniversite levhası asmakla üniversite haline getiremeyiz." demiş (Milliyet, 22 Nisan 1955). Siz de, bir gerçeği vurguluyorsunuz; “Her çeşit lise türü var, hatta proje okulu bile var; Kendimize ait ‘Öğretmen Lisesi’ yok. Sözde biz 1 milyonluk eğitim camiasıyız.” Neden yok?

TURAN: Eğitim politik bir aygıt olmaktan çıkarak ideolojik bir aygıt olarak görülmeye başlandı. Eğitim; ‘ideolojik değil, politik bir aygıttır.’ Türkiye öğretmen eğitimi konusunda dünyanın en kapsamlı birikimine sahiptir. Bu konuda ürettiği bütün özgün modelleri, ideolojik gerekçelerle, kendi eliyle ortadan kaldırdı. Muallim mektepleri, köy enstitüleri, öğretmen liseleri hepsi kaldırıldı. Süreklilik yok edildi. YÖK kurulduktan sonra, her üniversite mezununa öğretmen olma yolu açıldı. Öğretmen ‘stratejik’ bir kişi olarak değil, memur olarak görüldü. Öğretmen eğitimi konusunda çeşitlilik değil, YÖK tarafından kontrol edilen, ‘tek tiplilik’ esas alındı. Oysaki öğretmen; farklı olmak, farklılıkları yönetmek, özgün olma mesleğidir. Öğretmen eğitimi felsefemiz yok. Bir türlü özgün bir öğretmen eğitimi düzeni kuramadık. Kurulu olanları da yıktık.

AY: “Yabancı Dil” sorularını çalarak, “avcı dergilerde” yayın yaparak, “kurulları ayarlanarak”  birçok kişi unvan aldı, Doç./Prof. oldu. Bu durum akademide, kaliteyi düşürdü. Bazı profesörler yüzünden “Ömrünü bilime adamış etik değerleri olan, kaliteli, üreten Prof.’lar, artık ‘Prof.’um’ demeye utanıyor.” Neden bu duruma geldik ve çözümü yok mu?

TURAN:  Akademisyenlik; bir unvan değil ‘saygınlık mesleğidir.’  Bu saygınlığın ‘ölçüsü de evrenseldir’ ve bilim insanı; her yerde, her ülkede görev yapabilecek nitelik ve birikime sahip kişidir. Bu üstün niteliklere sahip değilseniz, ya politik bağlantılarınızı veya sivil toplum kurulları bağlantılarınız ile bir yere gelmeye veya niteliksizliğinizi kapatmaya çalışırsınız. Avcı ve toplayıcı dergi sorununun bir sistem sorunu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de ‘nitelik yerine nicelik’  teşvik edilmektedir. Kısaca bu hususta diyeceğim şudur: Bilimde esas olan doktoradır. Bugün, herkes ‘her bölüm ve anabilim dalına’ atanabilmektedir. Norm kadro, çok güzel bir girişim olmasına rağmen kısa zamanda yozlaştırıldı. Yöneticiler, boş kadroları doldurmaya çalışıyor. Kişi ‘a bilim dalında’ doktoralı, yönetime yakın olduğu için ‘d anabilim dalında’ boş bulunan kadroya atanabilmektedir. Adres teslim kadro ilanları, rekabete açık ve özgürlükçü olmayan akademik ortamlar vb. basit sorunlar; akademik çalışma ortamlarını bozmakta, çalışma iklimini yozlaştırmaktadır. Türkiye’de akademisyenlik, yüksek devlet memurluğu olarak algılanma ve görülme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

AY: Türkiye’nin eğitim birikimi ve aklı bütün eğitim sorunlarını çözecek ve üstesinden gelebilecek kapasitedir. Yeter ki bu birikim/kapasiteyi bir sistem bütünlüğü içinde bütün paydaşlarla birlikte yalnızca çoçukların ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üstün yararı doğrultusunda işe koşalım.” Paragrafınızı açar mısınız?

TURAN: Bizim gibi devasa eğitim sistemlerine sahip ülkelerde eğitimi yönetme, esas itibarıyla bir kapasite oluşturma sorunudur. Eğitimde iyi ülkelerin bizden farklılığı, söz konusu ülkelerin sorunlarına ‘çözüm üretecek kapasite oluşturma mekanizmalarını’ kurmuş olmasıdır. Türkiye’de eğitimde bir şeylerin yapılmadığı  söylemek doğru olmaz, akla hayale zarar işler,  reformlar yapılmış, binlerce projeler üretilmiştir. Fakat bunlar bir ‘sistem bütünlüğü içinde’ el alınmamıştır. Gelen, giden bakanın uygulamalarını bozmuş, eğitim yazboz tahtasına çevrilmiştir. ‘Sistem düşüncesi bir disiplindir.’ Sistem, yapının bütün bileşenleri arasındaki bağlantıları görme ve kurumsal eğitim ufkunu genişlemek ile ilgilidir.

AY: YÖK’ün, son açıkladığı yetki devri için; “Türkiye Cumhuriyetini, eğitim alanında, 2050-2100 taşıyacak yeni bir felsefe / öngörü ve bakış ile öğretmen eğitimi için eğitim fakülteleri yeniden yapılandırılmalı, tasarlanmalı, kurgulanmalıdır; ders ve yetki devri teknisist bir yaklaşımdır, teferruattır.” demişsiniz… Olabilir mi?

TURAN: YÖK, 40 yıldır açıklama yapıyor. Bu bir sistem, bir yapı kurma sorunudur. Yapı kurmadan davranışı değiştiremezsiniz. Yapı kurmak ve davranışı değiştirmek makro düzeyde bir güven sorunudur. ‘YÖK’ün kuruluş felsefesi üniversiteleri kontrol etmektir.’  YÖK, üniversiteleri kontrol etme, istediği kişiyi rektör veya dekan atama, konusunda çok başarılı olmuştur. Bu 40 yıl içinde bütün siyasal partiler ‘YÖK’ü kaldıracağız, YÖK’te köklü reform yapacağız’ demesine, parti programlarına almasına rağmen kaldırmamış, yapılandırmamıştır. Çünkü bu yapı ile ‘üniversite ve akademisyenleri kontrol etmek’  temel felsefe olarak benimsenmiştir. Türkiye’nin dünya ile rekabet edecek, Türk toplumuna yön verecek, toplum beyni olacak, akademik özgürlüğü merkeze alan ve yüksek nitelikli insanların istihdam edildiği esnek, seçenekler sunan bir yükseköğretim tasarımına ihtiyacı vardır.

AY: Eklemek istediğiniz bir konu var mı?

TURAN: Eğitim, stratejik bir konudur. Stratejik olması, her çocuğun ‘nitelikli eğitim alması’ demektir. İnsanlığın ve ülkemizin geleceği için her şeyi sorgulamak zorundayız. Ne öğreteceğiz? Nasıl öğreteceğiz? sorularına özgün cevaplar üretmemiz lazım. Bütün öğrencelerimizin; Türkiye Cumhuriyeti’ne ve kendilerine güven duygusunu kazandıracak bir eğitim ve okul kurgusuna ihtiyacımız olduğunu söylemek isterim. Dünya bir kırılma yaşıyor. Eğitimde ülkemizi ve insanımızı gelecek bir yıla taşıyacak bir zihniyet değişimine ihtiyaç var. Bu zihniyet değişimi bütün insanımızı kapsayan, sürdürebilirlik ve kapsayıcılığı merkeze alan eğitimi ideolojik değil rasyonel ve insansı bir etkinlik anlayışı ile yola devam etmelidir. Yarınları için en çok ihtiyaç duyacağımız becerilerin eleştirel düşünme, yaratıcılık, hayal gücü, sentez ve özet yapabilme olduğunu hatırdan çıkarmamız lazım.

AY:Teşekkür ederim.

TURAN: Ben teşekkür ederim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.