(Maraş, 20 Mayıs, 1940 –  26 Haziran, 2003, Balıkesir)


Bir şairin düşünce dünyasında, iç dünyasında bir şiirin oluşması; olgunlaşması, sonra dışarıya, dış dünyaya, beyaz bir zemin üstünde harflerle yazılı hale gelmesi, kalıplara dökülmesi hem önemli bir iş, bir olay ve hem de çok uzun bir süreç, bir yolculuktur.
Eserin inandırıcı olması, sahih olması, o eserin içeriğinde geçen olayların yaşanmış olması veya yaşanır olmasıyla eşdeğerdir. Eser bu takdirde inandırıcı olur. Hayatın içinden ve öznesi insan olan;  onun yapıp ettikleri, hayalleri, düşleri, arzuları, duyguları, düşünceleri bir şiirin ana öğelerini ortaya çıkarır. 
Şiir sanatının temel öğeleri veya temel temaları; topyekûn bir evrende, içinde yaşadığımız doğadave bizim içimizde gizlidir. 
Topyekûn yaşanan canlı bir hayat, bu hayatın bir gün sonunun geleceği, yani ölüm, ölüm ötesi, metafizik dünya ve bütün bunların üstünde, belki de en üstünde bir sır gibi duran ve adına aşk denilen olay veya olgu.
Varoluşun en büyük kaynağı; aslı ve özü, tek ve bir olan yüce yaratıcı, Allah’tır. O’nun yeryüzünde ve gökyüzünde görünen bütün eserleri ve bunlardan en mükemmel eseri olan insan, şiire konu olan temalarla yüklüdür. İşin aslı ve esası, netice itibarıyla insandır.
Şairin bir tek malzemesi vardır: Kelimeler. Şiirlerini yazdığı dilin kelimeleri, sözlüğü, lügati. Malzeme buradadır. Bütün sır burada, yani kelamda.
 Büyük Şair Şeyh Galip ne güzel söylemiş:
Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen

Şair, soylu bir sanat adamıdır.  Okuya okuya, düşüne düşüne, üstelik olayları yaşaya yaşaya içinde çok biriktirmiştir, bu yüzden doludur. Yazdıkça rahatlar, boşalır. 
Alâeddin Özdenören diyor ki;
‘Şair, kelimelerin kalbini dinleyen adamdır.’  Şiir, kelimelerin kaynaşmasından doğan bir ahenktir. Şiir, okuyucuda bir gerilim ve heyecan yaratmalıdır.’ (Çağa Kıyam Dergisi, Aralık, 1977)

Alâeddin Özdenören’le 1970 yılında Erzurum’da tanıştım. O, Erzurum’da Yedek Subay olarak askerlik yapıyordu, ben, Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi üçüncü sınıfında öğrenciydim. Bir akşam benim kaldığım yurdun kantinine geldi. Ziraat Fakültesinde benden bir sınıf aşağıda olan Maraşlı Mustafa Sarıçiçek davet etmişti onu. O da, öğrenci olan hemşerilerini gurbet elde ziyaret ederek yalnız bırakmamıştı. 
O akşam birinci yurdun kantininde tanıştık ve gece geç saatlere kadar da sohbet ettik, şiir konuştuk.

Mustafa Sarıçiçek, Ankara’da 1969 yılından itibaren çıkan, Nuri Pakdil’in yönettiği ‘Edebiyat’ dergisinin Erzurum temsilcisiydi. Her ay Ankara’dan gelen dergileri, muntazaman abone olan arkadaşlara dağıtırdı. Dergiyi,  Maraşlı hemşerileri çıkartıyordu. Nuri Pakdil’in denemeleri, Rasim Özdenören’in hikâyeleri, Alaeddin Özdenören’in şiirleri bu dergide yayınlanıyordu. Alaeddin Beyin bu dergide yayınlanan şiirleri, sonraki yıllarda dergi bünyesinde kurulan Edebiyat Yayanları tarafından
Güneş Donanması adıyla kitaplaştı. 
Bu dergide yayınlanan ‘Cebimde Ölümüm’ adlı şiiriyle, ‘Ölümü Cebinde Gezdiren Şair’ olarak anılıyordu artık. İşteo şiir:

CEBİMDE ÖLÜMÜM
Gülüm gülüm
Bu kentin koynuna girdiğim günden beri
Cebimde ölümüm
Avuç avuç dağıtırım insanlara
Bir türlü tükenmez ölümüm

Üzümleri aydınlatırım masal çarşılarını
Yatağına sığmayan ırmakları
Mağara içlerine gizlenmiş aşkları
Yerler mühürlenince akşamları
Kanlı sulara gömülürüm

Gülüm gülüm
Benim ölümüm
Çocukların kulaklarına küpedir
Vitrin denizlerine zincirlenmiş çocukların

 Alaettin Özdönören, Şiirin Geçitleri adlı kitabında şiir sanatı için şunları söylüyor:

‘Şiir, bir toplumun manevi silahlarıdır. Yeni yetişen nesillerin eline her şeyden önce bu manevi silah tutuşturulmalıdır. 
Yıllar var ki, cisil cisil damlalar bırakıveren şiir bulutları bekliyoruz. Şu ufkun maviliği, güneyden coşup gelen beyazlığa dönüşsün. Gök yere bağlansın. Yer, dua etsin. Yeşile bürünsün. Yeşile düşman olanlar tövbe etsin. Bir bayrak altına girsin. Gönlü yansın, gözü kansın. Adımları, sabitkadem olsun.
Dünyanın tablosu karşısında çaresiz ve yitik insanın teselli kaynağıdır şiir. (Şiirin Geçitleri, sf. 82)

“Çocuk ve Allah, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ilk şiir kitabının adıdır. Çocuklarda, gizemli olana karşı bir tutku vardır. Bunu o çocuğa tabiat verir. Allah, gizemlidir. Bundan dolayı Allah inancı, çocuğun tabiatında mündemiçtir. Şiir, benim için gizemli bir kapıydı.”(Şiirin Geçitleri, sf. 84)

“Bence şiir, hürriyetin dışlanmasından başka bir şey değildir. Şair hür (özgür) olmalı. Özgür insan, özgün ve özgül insandır. “

“Aslında her sanatçı tam manasıyla anlaşılır değildir. Çünkü her sanat eseri, bir şahsiyetin ifadesidir. Şahsiyet, hürlükle bağlantılı olduğuna göre hiç bir sanatçıyı tam olarak anladığımızı iddia edemeyiz.                                      (Şiirin Geçitleri, Sf. 144)


Alaeddin Özdenören’le ilgili anılarım:

Haziran 1979 da M. Akif İnan ve Hasan Seyithanoğlu ile beraber Aydın’a gelmişlerdi.  O tarihlerde ben Aydın’da, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nda mühendis olarak çalışıyordum. Akif İnanla Alaeddin Özderenören, İstanbul’da yayınlanan Yeni Devir Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapıyordu. O gün için, her ikisi de Ankara Fen Lisesi’nde, Akif İnan edebiyat, Özdenören, felsefe öğretmenidir. 
Öğretmenler de devlet memuru sayıldığından herhangi bir gazetede yazarlık yapamazlar. Yani ikinci bir iş yapmak kanuna göre memurlara yasaktı. Bu yüzden ikisi de müstear isimlerle gündelik köşe yazıları yazıyorlardı. Akif İnan ‘Akif Reha’, Alaeddin Özdenören ise ‘Bilal Davut’ takma ismini kullanıyorlardı. Bir yazar, bir dergi veya gazetede aynı anda iki yazı yazmak zorunda kalırsa her zaman bir müstear isim kullanmışlardır. Bu, bizim cumhuriyet yazı tarihi boyunca ünlü yazarlar tarafından hep yapılmıştır. 

1979’da Aydın’da, çoğu liselerde öğretmen olan bir gurup arkadaşla beraber  ‘Akabe Kitabevi’ni kurmuştuk. Kitabevi’nin yeri Adnan Menderes Bulvarı üzerinde olup Bey Camii’ne çok yakındı.

O tarihte Akabe Kitapevleri, yurdun birçok şehrinde peş peşe açılmaktaydı. Aynı düşünceyi paylaşan öğretmen ve memur arkadaşlar, mesaiden sonra Akabe kitapevinde buluşur, çay içer, sohbet ederdik.  

Mevsim galiba sonbahardı.Ogün için Aydın’da aramızda bulunan şair Mehmet Akif İnan, kitabevinde bizlerle sohbet etmekteydi. Akif Bey, önemli bulduğu bir konuda heyecanlı vehararetli konuşuyor, arkadaşlarımızonu pür dikkat dinliyorlardı. Bir ara etrafıma baktım. Eyvah dedim, Alaettin Ağabey yok! Akif Ağabey de bu durumu fark etmiş olmalı ki bana seslenerek, ”Atilla çığım, Alaeddin’e git bir bak bakalım. Şimdi bir başına dalgın, dalgın yürüyüp gidiyordur kaldırımda. Alaeddin’in dalgınlığı meşhurdur, siz bilmezsiniz, çabuk ol, yoksa kaybolur gider Aydın’da.”Dedi, biraz da espri olsun diye böyle söyledi.
Hemen kitapevinden dışarı çıktım. Adnan Menderes Bulvarı boyunca aşağıya doğru hızlı adımlarla yürüyerek ona yetiştim.
Arkasından baktım; dalgın bir vaziyette, ağır adımlarla, aheste beste, sağa sola bakmadan kaldırımda yürüyüp gidiyor. Elleri, paltosunun iki cebinde, ağzında sigarası olduğu halde ardına bakmadan yürüyor… Tıpkı üstadın, Paris’in gece boş olan sokaklarında yürüdü gibi. Fakat bir farkla, Alaeddin, gündüz ve kalabalık bir cadde yürüyordu. Birden ona seslendim: ”Nereye böyle bir başına Ağabey, Quo Vadis ? ” dedim. Dedi ki; Atilla’ çığım, hep beraber yürüyoruz sandım bulvar boyunca. Yoksa yürümüyor muyuz? Yok dedim, sen yalnız başına yürüyorsun. Akif Ağabey bizi Akabe’de bekliyor, haydi geri dönelim. Gerisin geriye yavaş adımlarla yürüyerek Akabe kitabevine geldik.

1987 de ben, Eskişehir’de Türkiye Zirai Donatım Bölge Müdürü’yüm. Eskişehir Valisi, Maraşlı Hanefi Demirkol’dur. Hanefi Beyle çok iyi anlaşıyoruz. Aynı coğrafyanın ve aynı kültürün, aynı inancın ve aynı davanın adamlarıyız. Güzel bir insandı. Daha sonra Eskişehirliler onu, Refah Partisi’nden aday gösterip Eskişehir milletvekili yaptılar. Eskişehir’e çok hizmetleri oldu.

1987 yılında, Alaeddin Bey, bir gün bir öğretmen-ressam arkadaşıyla beraber, Ankara’dan trene binerek Eskişehir’e geldiler. Arkadaşı olan ressama demiş ki; “Eskişehir Valisi, benim hemşerimdir. Senin bu resim tablolarından birkaçını ona satarız. Beni kırmaz ve hemen alır, diye ikna ediyor.
 Eskişehir’e gelince randevusuz olarak önce Vali Beyin makamına uğruyorlar. Vali Hanefi Demirkol Bey, onlarla ilgileniyor ve hatır için iki adet tabloyu satın alınca, ellerinde üç adet tablo kalıyor. 
Alaeddin, arkadaşına diyor ki, “Sen hiç merak etme, burada bir devlet kurumunda Bölge Müdürü olarak çalışan bir dostum var. Soyadından ötürü oda Maraşlı sayılır. Kalan bu tabloları da ona satarız.”

Bana geldiler. Ağırladım. Sonra, söyleyeceğini söyledi:“Böyle, böyle işte, kalan bu tabloları da sen alacaksın. E, ne de olsa koskoca Bölge Müdürüsün. İmkânın geniş. Temsil tahsisatın da var.”

Alaeddin Ağabey’i kıramam. Buraya kadar gelmişler, onları boş mu çevireceğim. Vakıa,  tabloları daire için temsil tahsisatından alma yetkim var ama söz olmasın diye kendi paramla elde kalan üç tabloyu satın aldım ve akşam mesaiden sonra evime götürdüm.
 O hatıra tablolar, uzun yıllar, evimin misafir odasının duvarında asılı kaldılar. 

Onunla birçok şiir şöleninde beraber olduk, şiirler okuduk; Van’da, Maraş’ta, Urfa’da, Ankara’da Balıkesir’de, Su Çıktı Şiir Akşamları’nda… Aynı sanat edebiyat dergilerinde şiirler yazdık.

Bir gün, beni gece üç sıralarında aradı. Derin uykudan aniden uyanarak telefona koştum. Gecenin bu saatinde kim arıyor, ne oldu? Merak ettim. Baktım Alaeddin Ağabey. Ne oldu ağabey gecenin bu saatinde, hayırdır inşallah. “ Hayır, ya kötü bir durum yok. Ben hep bu saatlerde uyanığım. Yazılarımı gecenin bu saatinde yazıyorum ki daktilomun tıkırtılarından alt ve üst komşularım rahatsız olmasın. Malum bu saatler, derin uykunun ölüm sessizliğidir. Top patlasa kimse duymaz. Ben de rahat rahat yazılarımı, şiirlerimi yazıyorum.” İyi de dedim. Beni niye aradın, uyandırdın? “Ya canım sıkıldı, kimi arayayım bu saatte dedim. İlk aklıma sen geldin. Beni o anlar, bir şair bir şairi daha iyi anlar dedim.”
Hassasiyete bakar mısınız? Bir tarafta, komşular rahatsız olmasın diyen bir düşünce, bir incelik, diğer tarafta, aynı saatlerde bir dostu uyandırıp onunla sohbet etme isteği. İlginç bir adamdı Alaeddin Bey.

1984 yılında, bir trafik kazası sonucu, on bir yaşındaki oğlu Kerem’in ölümünden sonra hiç iflah olmadı. Bu mükedder baba, belki bu yüzden eşinden ayrılmak zorunda kaldı. Sonra yeniden bir başkasıyla evlendi. Bu yeni evliliğinden bir oğlu oldu.
 Kültür Bakanlığından müşavir olarak emekli olunca, yeni eşinin memleketi olan Balıkesir’e yerleşti.

Kerem’in vefatı üzerine ağıt türünde birçok şiir yazdı. Her biri, canlı olarak yaşanmış bir acının somut belgeleridir. O şiirlerden bir tanesini buraya alıyorum.

KEREMİN ÇANTASI

Senin çantanın oğlum
Bir gözünde gülücüklerin vardı
Ağlayan çocukların yanaklarına yapıştırırdın
Bir gözünde defterin vardı
Ki her yaprağında
Yıldız gibi çırpınırdı minik kalbin
Bir gözünde üzüntülerin vardı
Saklardın
Bir gözüne kuşlar yuva yapmıştı
Kulpundansa keremcik
Kedercikler sızardı
Çantan ne ağır çantaydı

2003 yılının başında hastalandı. Aşırı derecede sigara bağımlısıydı. Gırtlak kanseri teşhisiyle Bursa Tıp Fakültesi Hastanesine yatırıldı. 26, Haziran, 2003 tarihinde vefat etti. Cenazesi Balıkesir’e götürülüp orada toprağa verildi. Vefanın 17. Sene-i devriyesinde onu rahmetle anıyorum.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.