Peygamberlik makamı beşeri taifesine has Allah vergisidir elbet. Malum, cin taifesinden hiçbir peygamber tayin edilmemiştir.  Bu demektir ki,  peygamberlerde bizim gibi beşer sınıfından olup cinsiyet bakımdan ise erkektirler. Keza beşeri sınıftan hemen herkesin başına gelebilecek sıcaklık ve soğuktan etkilenme, hastalık, susuzluk, çile çekme gibi pek çok fiziki hadiseler peygamberler içinde vakidir. Düşünsenize beşeri sınıf içerisinde peygamberlik makamı en üst mertebe bir makam olmasına rağmen hiçbir peygamber asla el bebek gül bebek bir hayat yaşamamışlardır. Bakınız şöyle insanlık tarihine en çok çileyi peygamberlerin çektiğini görürsünüz. Öyle ki, peygamberlerden kimi testere ile biçilmiş, kimi ateşe atılmış, kimi zehirlenmeye maruz kalmış, kimi de şehit edilmiştir. İlginçtir onca çilelere maruz kalmalarına rağmen fiziki heybet hallerinden hiçbir şekilde kayba uğramamışlardır. Her hal ve şartta Yüce Allah’ın koruması altında onların görünümlerinde ne bir çirkinlik hali, ne bir bitkinlik hali,  ne bir miskinlik hali, ne bir ürkeklik hali, ne de elden ayaktan düşmüş yatalaklık bir hal vaziyet görülmüştür.  Delil mi?  İşte Hz. Eyyub (a.s)’ın vücuduna kurtçuklar musallat olduğu halde onu bu halde görenler ondan asla tiksinip kaçar hal vaziyete girmemeleri bunun en bariz delilidir zaten. Ancak bu delilin aksini savunan hepinizin tahmin etmekte güçlük çekmediği malum Yahudi tayfası da var.  Baksanıza adamlar tarihten bugüne tüm insanlığın hafızasında öyle unutulmaz kötü izler bırakmışlar ki,  hangi taşı kaldırsan altından hep onlar çıkmakta. Üstelik bu taifenin sapkınları işleyecekleri her türlü zulmü ve cinayeti tüm dünyanın gözünün içine bakıp öyle işlemekteler de. 
        Her neyse, onlar hiç utanma arlanma bilmeden fitne ve fesatlıklarıyla insanlık suçu işlemeye devam ede dursunlar,  en iyisi mi biz peygamberlik konusunu işleyerekten ve Enbiyanın ruhaniyetlerinden istimdat dileyerekten gönlümüzü ferah tutmanın yoluna bakalım.  Malumunuz  ‘Peygamber’ ibaresi farsça bir kavramdır.  He ne kadar Arapçada bu ibare ‘Nebi ve Resul’ olarak karşılık bulsa da yine de her iki kavramda tanımlanmaya muhtaçtırlar. Şöyle ki;  ehlisünnet akaid kitaplarında ‘Resul’  kavramı kendilerine kitap verilen peygamber olarak anlam kazanırken,  ‘Nebi’  kavramı da kitap verilmeyip ancak kendinden önceki peygamberin şeriatı üzere irşad eden peygamber kavramı olarak anlam kazanır. Anlaşılan o ki, irşad ve tebliğ için görevlendirilmiş bir peygamber ister ‘Nebilik’ sıfatıyla, isterse ‘Resullük’ sıfatıyla misyon üstlenmiş olsunlar, hiç fark etmez sonuçta her iki nişanede isim olarak ahirette intikal edip ebediyete mal olacak sıfatlardır. Bu sıfatlar hüküm olarak ise dünya ile sınırlı kalacak sıfatlardır. Nitekim dünya hayatında peygamber kavlince ortaya konulan hükümler sadece dünya hayatını bağlar, ahret hayatını asla bağlamaz. Ahirette sadece dünyada ne ekildiyse onu biçmek vardır, derken mizan terazisinde ölçüp biçmenin akabinde ya cennet hayatı yaşamak vardır, ya da cennet hayatı. Bu arada yeri gelmişken Peygamberimiz (s.a.v)’in hem sıfat olarak hem de hüküm olarak Risaletinin diğer peygamberlerden ayrı konumda olduğunu belirtmekte fayda var. Zira Peygamberimiz (s.a.v)  ne herhangi bir peygamberin şeriatı üzerine gelen bir elçi peygamber, ne de her hangi bir peygamberin ümmetine tabii bir peygamberdir. Hadis-i Kutside de zikredildiği üzere âlemlere rahmet olarak gelmekle şereflenmiş ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed’ bir peygamberdir. O’nun dâr-ül bekâya irtihaliyle birlikte kıyamete dek iman edecek tüm insanlık ise O’nun son ümmet neslidir.  Bitmedi tabi, dahası var elbet, bikere O’nun hükmü ahrette şefaat yetkisini kullanana dek devam edecekte.  Hatta Peygamberimiz (s.a.v),  her ne kadar peygamber halkasının en son halkasında yer alsa da, aslında O (s.a.v) sonun başlangıcı bir peygamberdir. Öyle ya,  âlemler O’nun yüzü suyu hürmetine yaratıldığına göre sonun başlangıcı bir peygamber olması gayet tabiidir. İşte bu nedenledir ki Peygamberimiz (s.a.v) peygamber silsilesinde yer alan tüm peygamberlerin reisi Ulu’l-azm bir peygamber olarak anılır hep. Her ne kadar Kuran’da bildirilenlerin haricinde tüm peygamberlerin sayısını ve isimlerini bilmesek de sonuçta Allah Teâlâ (c.c)  peygamber reisi kıldığı Habib’i aracılığıyla ümmetine vahy ettiği  “And olsun ki senden öncede Peygamber gönderdik. Onların içinden sana kıssalarını bildirdiğimiz kimselerde var” (Mü’min, 78) ayetiyle varlıklarından haberdar edilmişiz ya, bu bize yeter artar da.  Gayrı ne kadar şükretsek azdır.  
            Peki, Peygamberimiz (s.a.v)’in peygamber reisliği  iyi hoşta, bu reislik sadece tüm peygamberlerle mi sınırlı,  hiç kuşkusuz Adem (a.s)’dan  kendi devrine    kadar ki  tüm iman getirmiş kavimlerin, kendi devri  ve  kendi devrinden sonra  gelen  tüm iman etmiş insanlığında  reisidir  O.  Öyle ya, Allah Resulü tek bir kavmin değil  tüm  insanlığa gelmiş bir peygamber  olduğuna  göre dünden bugüne, bugünden yarına, yarınlardan kıyamete  kadar ki  insanlığın da  davetçi reisidir.  Hatta ve hatta cin âleminin de davetçi elçi reisidir O. İşte gerçek anlamda elçilik budur. Elçiye zeval olmaz elbet. Dolayısıyla en son halkada insanlar davetine icabet ettiyse ne ala, icabet etmediyse vay haline.  Ki, İslam’da Allah Resulünün davetine uyanlar ‘İcabet-i İmamet’ olarak addedilirken, davetinden haberdar olup da uymayanlar ise  ‘Davet-i Ümmet’ olarak addedilirler.  Hiç kuşkusuz gönül ister ki tüm insanlık davetine icabet ede hep. Hadi varsayalım ki, icabet etmedi, kaybeden taraf din olmaz ki, kaybeden inanmayan tayfa olacaktır elbet. Sonuçta bu dinin sahibi Allah’tır, koruyacak olan da O’dur. Buna inancımız tamdır. Nitekim Allah Teâlâ; “Artık kim İslam’dan başka bir din arayışına girerse,  o bulacağı şey kesinlikle kabul edilmeyecektir ve o kimse ahrette hüsrana uğrayanlardan olacaktır” (Al-i İmran, 85),  “Allah katında geçerli olan tek din İslam’dır” (Al-i İmran,19) diye beyan buyurmakta. Hakeza Rasulullah (s.a.v)’de “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, peygamber olarak gönderildim bu ümmetin Yahudi olsun, Hıristiyan olsun, Allah’ın benimle gönderdiği dine iman etmeden ölen kimse muhakkak cehenneme girecektir” (Nevevi, Müslim Şerhi2,186) diye beyan buyurmakla da bu gerçeğe işaret etmiştir.      
          Evet, tüm peygamberler şu bir gerçek ki,  Rasulullah (s.a.v)’in risaleti döneminde yaşamış olsaydılar hiç tereddütsüz O’na hem tabii olacaklardı hem de taşın altına elini koyup var güçleriyle yardımcı olacaklardı. Zira Hz. İsa (a.s), adını ‘Faraklit ve Ahmed’ ismiyle anaraktan  “Ona yetişen davetine uysun, tabii olsun” deyip geleceğini muştulamış bile. Hakeza Hak Teâlâ Hz.leri de (c.c) Kur’an’da  “Size verdiğim kitabı ve hükümleri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz. Bunu kabul ettiniz ve sözü yüklendiniz mi? Peygamberler: Ya Rabbi! Kabul ettik dediler. Bunun üzerine Allah: O halde şahit olun, bende sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim” (Al-i İmran,81) diye beyan buyurduğu ayetiyle Habib’inin gıyabında tüm peygamberlerin de iman ettiklerini muştular.  
            Bilindiği üzere peygamberler ismet sıfatıyla donatıldıklarından Allah’ın kontrolünde insanları irşad etmekle mükelleftirler. İrşad ederken de insanları Allah yoluna tartışmak metoduyla değil, ikna yöntemiyle davet etmişlerdir. O’nlar Allah’ın izni doğrultusunda gerektiğinde mucizevî yöntem de insanların hidayetine vesile olmuşlardır. Ki, Yüce Allah’ın izniyle:
          -Kimi peygamber kayadan deve çıkarmakla, 
          -Kimi peygamber ateşin içinde gülistan olmakla, 
          -Kimi peygamber denizi yarıp yol vermekle, 
          -Kimi peygamber hayvanları konuşturup hasbıhal eylemekle,    
          -Kimi peygamber ölüleri diriltmekle, 
          -En nihai mucizevî halkada Peygamberimiz (s.a.v)’de ayı işaret ederekten ikiye ayırma (şakku’l kamer mucizesi) ve parmaklarıyla susamış gönüllere ab-ı hayat olmak gibi bir dizi mucizeler eşliğinde insanlığa soluk olmuşlardır hep. Bu arada unutmayalım ki, her bir peygamber mucizelerle desteklenmiş olsa da icabında kendilerinden unutkanlık hali veya yanılma payı diyebileceğimiz zelle türü kusurlar sadır olabiliyor. Böyle durumlarda her bir peygamber derhal tövbe edip Allah’a sığınmışlardır. Derken Rabbu’l-âlemin o söz konusu zelle türü kusurları rahmetiyle her bir peygamberinin üzerinden alır da. Böylece Yüce Allah (c.c)  zelle türü kusurda olsa peygamberlerin nezdinde tüm kullarına; hatadan münezzeh olanın sadece kendi zatına ait bir sıfat olduğunun mesajını vermiş olur.  Dikkat ettiyseniz zelle türü kusur ya da zelle türü hatadan söz ettik, yani bariz kötü bir fiilden söz etmedik.  Çünkü bariz hata ve bariz kusurlar biz aciz kullar içindir, peygamberler ise bariz kusurlardan arî olup Yüce Allah’ın koruması altındadırlar. Her daim korundukları içinde masumdurlar. Ancak bu demek değildir ki Allah’a kulluk yapmaktan ve tevbe etmekten geri duracaklardır. Bilakis Resulüllah (s.a.v) bir hadis-i şerifinde “Ey İnsanlar! Allah’a tövbe ediniz. Şüphesiz ben günde yetmişten fazla Allah’a tövbe ederim” (Buhari)  diye beyan buyurduğu veçhiyle daha çok tevbe ederek daha da çok ibadet ederek korunmaktalar. Bu yüzden ümmet olarak bizim haydi haydi koşturmamız icab eder. Öyle ya, Peygamberimiz (s.a.v) âlemlere rahmet olarak gelmiş bir peygamber olduğu halde bir an olsun tevbe ve ibadetten geri durmamışken, biz nasıl aciz kullar olarak tevbe etmekten ve ibadet etmekten kendimizi azad edebiliriz ki. Oysa asıl bizim her şart ve ahvalde dur durak bilmeden tövbe eylememiz gerekir. Kaldı ki, Peygamberler Allah’ın seçilmiş kulları oldukları içindir imar faaliyeti, inşaatçılık, esnaflık, ziraatçilik yapmak vs. bir dizi meslekleri icra etmek gibi bir yükümlülükleri ve mecburiyetleri de yoktur. İşte peygamberler tarihine baktığımızda üstüne vazife olmadıkları halde bir bakıyorsun gelmiş geçmiş peygamberlerden kiminin çobanlık, kiminin marangoz, kiminin ticaret yapmışlıkları da söz konusudur. Hiç kuşkusuz onların birinci derecede asıl görevi tebliğdir.  Nitekim “Ey Resulüm! Rabbinden sana indirilen şeyleri insanlığa tebliğ et..” (Maide, 67)  ayeti mucibince Allah Resulü de tebliğ emri doğrultusunda misyon yüklenmiştir.  Böylece bu sayede tüm insanlık tebliğe muhatap kılınmış olur.        
             Ayrıca tüm peygamberler sırf ismet sıfatıyla değil, aynı zamanda çok üstün akıl ve zekâ kabiliyeti donanımıyla da donatılmışlardır. Zira onların akıl ve zekâ kabiliyet donanımı tüm insanlığın toplam akıl - zekâ kabiliyeti donanımının çok fevkinde vahiyle taçlanmış akıl-zekâ kabiliyeti donanımıdır. Hele tüm bu hususiyetler Resul-i Ekrem (s.a.v)’e ait bir keyfiyetse, değil tüm insanlık, buna tüm peygamberleri de dâhil ettiğimizde bu kez tüm cümle âlemin toplamının da üstünde kâmil mükemmil akl-ı selim ve zekâ kabiliyeti donanımının varlığından söz edeceğiz demektir. Hakeza Peygamber meşrebleri de öyledir. Ki, her bir farklı meşrepteki peygamberlerin en kâmil mertebesinde cem-i toplamı diyebileceğimiz meşreb konumda Reisü’l-Enbiya Ulu’l azam Muhammed Mustafa (s.a.v) yer alır, akabinde sırasıyla Hz. İbrahim (a.s), Hz. Musa (a.s), Hz. Nuh (a.s) ve diğerleri takip eder. Nitekim tüm peygamberlerin meşrebini kendinde cem eyleyen (toplayan) Resul-i Ekrem (s.a.v) bu hususta şöyle der: “Bana benden evvel hiç kimseye verilmeyen beş şey verilmiştir. Bunlar: Bir aylık mesafeden düşman kalbine korku salmak, yeryüzü bana ve ümmetime namaz kılma vasıtası yapılıp, ümmetimden kim namaz vaktine erişirse bulunduğu yerde namaz kılsın diye. Ganimet bana helal kılındı, şefaat yetkisi verildi ve her peygamber kendi kavimlerine gönderildi, ben ise bütün insanlığa gönderildim.”   Ve Allah Teâlâ Kur’an’da Resulünün bu konumunu ümmetine şöyle beyan buyuraraktan duyurur da: “De ki, Resulüm biz seni bütün insanlar için müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar” (Sebe, 158). 
            Evet, O’nun (s.a.v)  risalet hırkası ebediyete mal olan bir risalet hırkasıdır, dünyadaki şer’i hüküm risalet hırkası ise kıyamet günü şefaat yetkisini kullanana dek devam edecektir. Böylece O’na tabii olup küfür bataklığına sapmamış olanlar bu sayede şefaatine nail olma fırsatı elde edeceklerdir. Ki buna inancımız tam da. Nasıl inancımız tam olmasın ki, bikere ilk insan ve ilk peygamber Âdem (a.s) topraktan halk olmadan önce Habib-i Ekrem (s.a.v)’in ruhu yaratılmıştı. İşte bundan hareketle yukarıda da belirttiğimiz üzere aslında O (s.a.v)  manevi âlemde batınen ilk peygamber, zahiren de son peygamberdir. Zira Allah (c.c); “Resulüm Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 107) buyuruyor. Ayet-i celileden de anlaşıldığı üzere daha beşeri maya halk olmadan önce Peygamberimiz (s.a.v)’in nuru önce yaratılmıştır.  Bu yüzden varlığın özü ve mayası Allah Resulüdür dersek yeridir. Tabii varlığın özü olunca da, O (s.a.v)  Müberra Dinimiz İslam’ın hep merkezinde oldu. Ve yaktığı bu meşale kıyamete kadar insanlığı aydınlatacak da.   Çünkü hayat ancak O’nla anlam kazanmakta, Onsuz hayatın tadı tuzu olmaz da. Din’in sahibi Allah, yeryüzündeki tatbiki ise Habib’idir, bu yüzden O’na meftunuz da. Baksanıza birçok ulema ahir zamanda Hz. İsa (a.s)’ın gökten indiğinde onun şeriatıyla amel edeceğini, kabul etmeyen İsevi ve Yahudilerin kılıçtan geçirileceğini, böylece Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın kıyamete kadar korunacağını bildirmekle üstlendiği misyonunun ve konumunun paha biçilemezliğini dile getirmişlerdir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)’in bir hadisi şerifinde; “İsrail oğulları peygamberi yönetip idare ederdi. Bir peygamber vefat ettiği zaman başka bir peygamber gelirdi. Benim ümmetimin durumu ise böyle değildir. Benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek fakat halifeler bulunacak, sayıları da çok olacak (Buhari), ..Onlar hakkı izhar ve ispatta muvaffak olacaklardır” (Buhari) diye beyan  buyurması bunu teyit ediyor zaten.
         Tabii bitmedi dahası var,  kendilerinin peygamber olduğu düşünülen, ya da veli oldukları söylenen Hz. Zülkarneyn, Hz. Üzeyir, Hz. Lokman gibi irşad öncülerimiz de var. Hakeza Hz. Hızır (a.s)’da bu tür neviden rehber veli bir kuldur. Hz. Meryem ise Peygamber değildir, o sadece kendisine ilham verilmiş bir Saliha hatundur. İster vahiy yoluyla, ister ilham yoluyla olsun sonuçta irşad  misyonu yüklenmiş tüm öncülerimiz yaşadıkları dönemlerde bataklık içerisine saplanmış insanların kurtuluşuna vesile olmuşlar ya bu yetmez mi? Bakın bu hususta Allah Teâlâ ne buyuruyor; “Hiç şüphesiz Allah, içlerinden kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle ne büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler” (Al-i İmran 164).
        Anlaşılan o ki, peygamberlik verilip alınan bir elçilik değildir, bilakis Allah tarafından ezelde belirlenmiş elçilerdir. Üstelik her kavme tebliğ edilen dinin ahkâmı yaşanılan dönem itibariyle bitmiş olsa da bu elçilik sıfatı ömür boyu ve ahrette de isim olarak baki kalır hep.
        Peki, şefaat denince ne akla gelir? Hiç kuşkusuz,  şefaat denilince ilk önce akla peygamberler gelmekte. Onlar ki dünyada iken peygamberlik vazifesiyle kavimlerini bataklıktan kurtarmak için canhıraş bir halde varını yoğunu ortaya koydular, aynen öyle de ruz-i mahşerde de aynı duyarlılığı göstereceklerinden hareketle şefaat deyince ilk akla onların gelmesi gayet tabiidir.  Zaten şefaat darda kalana yardım eli uzatma manasına Hızır misali yetişmek çabası olduğundan böyle düşünülmesi haktır.  Dahası Allah’ın seçkin kullarına verdiği bir ruhsattır şefaat. Hele ki, bu hususta ehlisünnet hadis kaynak kitaplara baktığımızda; mahşer gününün dehşetinden yana yana tutuşan iman ehli insanların derdine çare olacak birilerini aradığından bahisle satır aralarında önce Hz. Âdem’e koştuklarını görürüz.  Akabinde Âdem (a.s)’ın kendinden sonra gelen peygamber silsilesini takip ederekten en son Resul-i Ekrem’e kadar uzanan bir havale zincirinin işletildiğini, yani bir başka ifadeyle Adem (a.s) yanına gelenlere derman olmak için başka bir peygamber’e gönderdiğini müşahede ederiz. Derken Ehl-i sünnet hadis kaynak kitapların sayfalarını çevirdiğimizde en nihayetinde havale zincirinin en son halkasında yer alan Allah’ın Habib-i Peygamberimiz (s.a.v) secdeye kapandığında Yüce Mevla’mız bu durum karşısında: “Ey Muhammed! Kaldır başını şefaat et, iste istediğin verilecek” diye beyan buyurduğunu idrak etmiş oluruz. (Buhari)
        Ne diyelim,   işte görüyorsunuz hadis kitaplarımıza baktığımızda da,   değim yerindeyse her peygamber duasını dünyada kullanıp kredisini tüketmişken, Rasulullah (s.a.v)  öyle olmayıp bulunduğu konum itibariyle, yani Makam-ı Mahmud üzere tam yetkilerle donatılmış olması hasebiyle bu hakkını ahrete saklayıp bilhassa ümmetinin kurtuluş için kullanacaktır. Ve Allah’a şirk koşmaksızın ölen bir müminin bu şefaate erişeceğini müjdelemiştir (Tirmizi). Öyle ki, Efendimiz (s.a.v) bu hususta “Benim şefaatim ümmetimin büyük günah sahipleri için olacaktır” diye beyan buyurmuşlardır. (Ebu Davud)   
           Evet, şefaat müminler için kullanılacak bir ruhsat haktır.  Zira Allah (c.c) ise bu hususta; “Şefaat sadece kâfirler ve küfrü yayan zalimler için yoktur. Onlara yakın dostlarınızda bir faydası olmayacaktır” (A’raf 53, Gafır 18) diye beyan buyurur. İyi ki de şefaat nimeti var.  Bu sayede değil Ümmet-i Muhammed,  gelmiş geçmiş tüm Nebi ve Resuller bile kendi ümmetlerinden olanların şefaati için Peygamberimiz (s.a.v)’in kapısını çalacaklardır, imanı olmayanlar ise bu şefaatten yoksun kalacaklardır. 
      Malumunuz ruz-i mahşerde mizan kurulup Allah Resulünün şefaat yetkisini kullanmasının akabinde sırattan ümmetiyle birlikte ilk önce kendisi geçecektir. Bu arada belirtmekte fayda var,  pek çok kaynaklarda sıratın kılıçtan keskin kıldan ince olarak telaffuz edilmesi mecazî anlamda bir ifadedir elbet. Hakeza sıratın yokuşunun bir senelik, inişinin de bir senelik olarak tasvir edilmesi de öyle olup dahası kinaye bir ifadedir bu. Kinaye bir ifadede olsa,  hani denir ya hep, her zorluğun ardından ferahlık doğar diye,  aynen öyle de sırattan geçecek olanlarda Allah yolunda çile çekmenin mükâfatı olarak Kevser sularında ab-ı hayat bularaktan felaha ereceklerdir.  Nitekim Allah Teâlâ’nın bu hususta ki vaadi “Hiç şüphesiz biz sana Kevser’i verdik” (Kevser, 1) ayet-i celileyle sabit bir hükümdür zaten. Bilindiği üzere Efendimiz (s.a.v)   daha önceden Kevser'i Miraçta görmüştü. Böylece Miraç yolculuğunda Cibril Emin tarafından: “Bu Rabbinin senin için hazırladığı Kevser’dir” (havuz) şeklinde bilgilendirilmesi üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v) gördüklerini şöyle dile getirmiştir; 
       “Her Peygamberin bir havuzu vardır. Hepsi havuzlarının başına toplanan ümmetlerinin çokluğu ile övünürler. Havuzu başında en çok ümmeti bulunan peygamberin ben olacağımı ümit ediyorum (Tirmizi), Havuzum Cennettedir. Ondan bir defa içenler ebediyen bir daha susamazlar.” (Buhari) 
        Ne diyelim,  Umulur ki,   o Kevser sularından kana kana içenlerden oluruz inşallah. 
             Vesselam.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.