google-site-verification=T_NRWGCX0tEI1Eddjcfchq4TRJe4tbMwaAFf243H1wM

Latince modo (hemen şimdi)  kökünden türeyen toplumsal beğeni ya da bir şeye aşırı düşkünlük anlamında kullanılan bir kavramın adıdır: Moda. Bir başka ifadeyle sanattan siyasete, spordan kültüre, giyimden düşünce dünyasına hemen her alanda imaj yenilemenin adı olarak da tanımlanan kavramdır bu.  Şayet   ‘moda’   deyince sırf kavram olarak değil de sıfat olarak anlam yüklenildiğinde bu kez şık manasına gelen ‘etken mod’ ve ‘etkilenen mod’ olarak da anlam kazanır. Nitekim değişik türden bir takım düşünce ve fikir akımlarının ortaya koyduğu her mod tasarım aslında ‘etken mod’ olarak karşılık bulurken,  ortaya konan bu etken mod’dan etkilenen takipçiler ise ‘etkilenen mod’ olarak karşılık bulur. Böylece bu karşılıklı etken ve etkilenin birlikte estirdiği moda akım aynı şıklıkta etrafını da kuşatıp etkisi altına alabiliyor. 

           Tabi bu arada şıklık derken hemen ilk etapta sırf kılık kıyafet akla gelmesin, giyimin dışında herhangi film senaryosu,  herhangi bir albüm ya da herhangi bir kitap bile grafik tasarımı bakımdan bu şıklığa dâhil edilebilir unsurlardır elbet. Ancak ortaya konan herhangi bir şıklık tasarım unsurları  (ürün, eser vs.)  tıpkı birbirinin aynısı aynı ölçekte etkisini göstermeyebilir. Bu tamamen alıcı verici arasındaki etkileşime bağlı olarak şıklığın zayıflık ya da kuvvetlilik derecesiyle alakalı, yani gücü nisbetinde ortaya çıkacak bir durumdur.  Ne diyelim işte moda bu ya, hiç umulmadık bir anda nerden ne zaman eseceği hiç bilinmeyen bir moda akımı da bir bakmışsın tüm toplum kesimlerinin ilgisini çekebilecek düzeyde sahne alabiliyor.  Nitekim öyle de moda tasarımlar vardır ki,  başlangıçta hiç dikkat çekmezken,  sonradan bir bakmışsın şartların yerli yerine oturmasıyla birlikte dikkatlerden kaçan o söz konusu tasarım bir anda toplumun ilgisini çekecek popüler moda akım bir ürün hale gelebiliyor. Zaten modanın gücü kendisinde değil etkisinde gizlidir. İşte bu yüzdendir ki modanın, hangi şartta ortaya çıkıp hangi zaman diliminde dalga dalga gün yüzüne çıkacağını önceden kestirmek hiçte öyle kolay bir iş değil elbet.  O halde moda deyip geçmemek gerekir, zira insanların bakış açılarından tutun da, düşünce, ruh ve sosyal ilişki biçimlerine kadar hemen her şey modanın kapsam alanı içerisindedir, bu durumda nasıl es geçilebilir ki.  Kaldı ki modanın kendi kapsam alanı içerisinde bile çeşitliliği söz konusudur. Örnek mi? İşte renk, uyum, biçim, en, boy, mini, klasik, pop ve spor tarzı tüm modeller kendi içindeki çeşitliğin tipik misallerini teşkil eden bariz göstergelerdir.

                                                         Klasik Moda

            Adı üzerinde klasik, yani bizi biz yapan değerlerimizdir.  Her ne kadar klasiklerimizi unutur olsak da her halükarda bizi engin kültür kodlarımızla buluşturacak olanda yine kendi klasiklerimiz olacaktır. İşte bu perspektiften bakıldığında öyle anlaşılıyor ki,   klasiklerimiz hem geçmişimizin kültür kodlarıyla yüzleşmenin adresi hem de geleceğe ışık saçacak tasarımlarımız da. Mesela geçmişimizin giyim klasiğine baktığımızda aşırılıktan uzak son derece sade ‘klasik moda’  tasarımı olarak addediliriz pekâlâ. Bir başka ifadeyle tek düzelik ve sadelik üzere ilerleyen bir tasarımın adıdır klasik model.  Günümüz popüler moda tasarımı ise klasik modelin tam aksine giyimde daha çok çeşitlilik, daha çok renklilik,  daha çok ton,  daha çok düzelilik üzerine kurulu bir tasarım şeklidir.  Oysa modada çok düzelik her zaman avantaj teşkil etmeyebiliyor. Nitekim şöyle vitrinlerdeki popüler ürünlere şöyle göz gezdirdiğimizde onca çeşitliliğine rağmen ancak bir iki ürün alıcı bulabiliyor. Belli ki popüler tarz ürünlerinin alım noktasında sıkıntı yaşamasının nedeni toplumun temel dinamikleriyle alakalı bir husus olup toplum nezdinde kabullenmesi zaman alabiliyor. Dedik ya, modanın da tıpkı bir rüzgâr gibi hangi yönden ne kadar süreyle eseceği belli olmayan bir yanı vardır. Dahası moda akımı toplumun tüm kesimlerinin tamamını etkisi altına alabilecek dalga olacağı gibi toplumun sadece bir bölümünü etkisi altına alacak derecede, yani mahallî seviyede ancak etkisini gösterebilmekte. 

                                                    Batıya Endekslenmek

         Bir zamanlar gerek ekonomi alanında, gerek kültür alanında gerekse sosyal alanda hem yerel hem dünya ölçeğinde model ülke bizken, maalesef gelinen noktada şimdi her alanda model ülke olarak batı dünyası bize örnek gösterilmekte. Hatta örnek model olarak gösterilmekle kalmayıp batıya göbekten bağlanmış bir haldeyiz de.  Sanki kendimize ait bilgi donanımız, kendi giyim tarzımız, kendi stilimiz, kendi öz modelimiz yokmuşçasına nasıl oluyorsa bir anda batı modellerine tav olmuşuz. Zira bunun ilk adımını II. Mahmut’la birlikte başlatmışız. Derken II. Mahmut Arapların tarbuş diye bilinen fesini yenilik olarak takdim etmiştir. Ve bu takdim edişle birlikte artık sarayda bile Osmanlı giysilerinin yanında ceket ve pantolonda yer almıştır. Aslına bakarsak ortada doğru dürüst ne elle tutulur bir reform ne de gerçek anlamda yenilik vardı, sadece ortada satıh üstü bir takım modelleri yenilik diye takdim etmek vardı. Tabii ortada kayda değer bir şey olmayınca halkta ister istemez bu durumda alınganlık gösterip padişahına,  yani II. Mahmud’a ‘Gâvur Padişah’ diyerekten tepkisini göstermekten kendisini alıkoyamamıştır.  Ancak bu gâvur yakıştırması hâşâ tekfir etmek anlamında bir yaftalama değildi elbet,  toplum dokusuyla oynamanın dışa yansıyan tepkinin ifadesi bir yakıştırmaydı bu.  Belli ki halk kendi alışık olduğu kalıplarıyla oynandığında, başında padişahta olsa kendi hal lisanı yaftalamasıyla neye tepki duyduğunun inceden inceye kendince mesajını verebiliyor. Ne var ki, verilen bu mesaj yerini bulmaz,   belirli bir zaman diliminde halk alıştırılaraktan Cezayirlilerin ve Tunusluların giydikleri o kırmızı püsküllü tarbuş denen fes toplum hayatına girer de. Toplum hayatına girdide ne oldu,  şu bir gerçek takdim edilen o yenilik gönüllerde ve vicdanlarda asla yer etmeyecektir, şayet her sunulan yenilik olarak kabul görse başa gelen her felaket ve her musibetler de yenilik olarak kabul görmesi gerekirdi.  Dolayısıyla yenilik diye takdim edilen hemen her şekli değişikliği reform olarak değil sembolik değişiklikler olarak addetmemiz icab eder. Bikere bir şekli değişimin yenilik olması için içerik bakımdan da bir anlam ifade etmesi gerekir.  Kelimenin tam anlamıyla her içi boş icili bicili göz boyayıcı yenilikler simgesellikten öte bir anlam ifade etmez.  Nitekim II. Mahmut döneminin simgesi fes bu kez Cumhuriyet dönemine gelindiğinde kaldırılıp yerine Avrupa şapkası takdim edildiğinde şapkada kültürel bir değer ifade etmediği için toplum vicdanında asla kabül görmez. Yine de bir kıyaslama yapıldığında II. Mahmud döneminde Osmanlı giyimiyle birlikte karma bir stil, karma bir değişiklik öngörüldüğünden en azından hiç olmazsa tutunacak bir yanı var sayılırdı, ama Cumhuriyet döneminde öyle değildi, tamamen tek tip batı tarzı giyim modelini öngörülmüştür.  Ancak Cumhuriyetin başlangıcında bu tek tip öngörü değişikliğinin bir istisnai durumu vardı ki, o da Atatürk’ün kadınların giyim ve kuşamlarında hiçbir şekilde herhangi bir değişikliğe gitmediği gerçeğidir,  hatta buna peçe ve çarşafta dâhildir.  O halde şimdi tamda bu noktada 28 Şubat sürecinde başörtüsüne öcü olarak ya da irticacılık gözüyle bakan zihniyete sormak zamanıdır: Ne dersiniz Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanımın çarşaflı giyinme şeklide mi öcülük ya da irticacılıktı? Cevap veremeyecekleri çok açık,  suspus olmayı tercih edeceklerdir.

             Anlaşılan o ki,  tarihte ilk önce Fransızları örnek almışız, sonra Alman üniformasını benimsemişiz. Derken Almanlar savaşta yenilince, bu kez Amerikan giyim tarzına yönelmişiz. Böylece Fransız, Alman ve Amerika’yı örnek almakla bir türlü iç dinamiklerimizi ve kültürel zenginliklerimizi hayata geçirememişiz. Birde yetmemiş tüm bu yaşananların üstüne batıdan ithal kopya modelleri almak sanki çağdaşlığın gereği bir işmiş gibi insanımıza sunmuşuz. Öyle ya, Türk'ün kendisine has giyim tarzı yokmuş gibisine habire dışarıdan sürekli moda ithal eder olmuşuz. Allah’tan toplumumuz tepeden tabana enjekte edilmeye çalışılan her türlü satıh üstü sembolik yenilikleri büyük bir sabırla sinesine çekip bu sayede bizi birbirimize düşürecek iç ve dış mihrakların gazına gelmemiş olduk.  Dahası toplumun kendi üzerinde yapılan deney hayvanı misali model denemeleri muamelesine bir süre sessiz kalması oyunlarını bozmaya yetmiştir.  Peki, oyun bitti mi dersiniz,  ne mümkün oyun içinde oyun devam eder de.  Hiç kuşkusuz bu necip millet hippiliğin moda akımı hale geldiğini gördüğünde de metanetini koruyup ‘Allah’ım, Ya sabır’ diyerekten yine büyük bir sabırla sinesine çekecektir.  Öyle ki toplum bir gönül yanması diyebileceğimiz halet-i ruhiye içerisinde örf ve adetlerimize işlerlik kazandıracak ve kendi kültürüne gerçek anlamda ivme kazandıracak tam manasıyla muktedir olmuş yöneticilerin iş başına geleceği günlerin hasretini sabırla bekleyecektir. Ve bu öyle sabır halidir ki;  ta ki bir Fransız askeri Maraş’ta kadının başörtüsüne dokunuyor, işte o vakit sabrın taştığı noktada Sütçü İmam adında iman abidesi bir yiğit çıka gelerekten sinesine çektiği o cevheri ortaya çıkararaktan o askere oracıkta haddini bildirmiş olur.  İşte sabrın sonu selamettir denen nenelerimizin giysisine uzanan kirli elleri kırma hassasiyeti budur. Hiç kuşkusuz bu dışımızda ki Fransızlara verilen bir cevaptı, birde içimizde Fransızlar vardı ki, onlarda malum 28 Şubat sürecinde bizi birbirimize düşürmeye çabalayaraktan genç kızlarımızın başörtüsüne kirli ellerini uzatmışlardı.  Başörtüsüne ellerini uzattılar da ne oldu, bin yıl bitmeyecek dedikleri zulüm genç kızlarımızın ahu figanları Sütçü İmamın kemiklerini sızlatmış olsa gerek ki;  hele çok şükür özgürlüğümüzün sembolü diyebileceğimiz başörtümüz üniversite kapılarında artık engel mengel tanımaz hale geldi. Üstelik başörtü artık kamuda da artık serbesttir, en nihayetinde kazanan yasakçı zihniyet değil, kazanan milletin derin feraseti, derin sinesi, derin sabrı kazanmıştır.            

                                                                  Taklit

          Öyle veya böyle bir şekilde moda sektörü bizimde hayatımıza girmiş durumda. Ancak bizim moda sektörünün gözü hep dışarıda,  öyle ki kendi öz moda tasarımlarımızı gün yüzüne çıkarmak yerine batı tasarımlarına odaklanmış durumdalar. Sadece odaklanmakla yetinseler belki bu kadar dert edinmeyiz,  içimizden biri kendi tasarımımızı, kendi öz modelimizi ortaya koyacaksa da hemen buna mani olunaraktan batı patentli olması gerektiğini şart koşan bir zihniyetin duvarına toslayabiliyoruz.  Dahası sanki içimizden biri dünya ile yarışır kendi modelimizi üretemezmişçesine bize tepeden bakan bir zihniyetle karşı karşıya bir haldeyiz. Bu nasıl çarpık bir zihniyetse kendi girişimcilerimizin özgüvenlerini boşa çıkartmak için kendilerini bizatihi batı modellerini pazarlama ajansları bir konumda konumlanmalarından hiçbir şekilde beis duymamaktalar. Oysa kendilerini bu şekilde konumlandırma mankurtlaşmanın ta kendisi bir konumlandırmadır. Onlar mankurtlaşa dursunlar önemli olan halkımız ve halkımızın içerisinden çıkacak girişimcilerimizin kendi özgüvenini yitirmemesi çok mühimdir.  Nitekim halkımız şimdiye kadar onların her dediğine baksaydı havasını soluduğumuz şu güzelim cennet vatanımızda bize ait ne yerli kilimimiz, ne de kendimize ait modellerimizden bir eser kalırdı. Gerçekten de mankurt kafalar kendilerini tuhaf bir batı imajına kaptırmışlardır. Hatta işi daha da vahim boyuta taşıyıp batıyı körü körüne taklit eder hale gelmişlerdir.  Körü körüne taklit ettikleri şundan besbelli,  batı kadınlarının sandıklarının tam aksine aşırılıktan uzak modayı tercih ettiklerinden bihaberlerdir. Nitekim Avrupa’ya gidenlerimiz yerinde gözlemleyip sade giyinme tarzlarından, bakımlarına önem vermelerinden ve aşırı makyajlanmadıklarını dile getirmelerinden de bunu pekâlâ anlayabiliyoruz. Madem öyle, şimdi tamda bu noktada içimizdeki satıh üstü batı hayranlarına sormak gerekir,  sadeliği ilke edinmiş batıcılıktan mı söz ediyorsunuz, yoksa kendi kafanızda kurgulayıp bize yutturmaya çalıştığınız batıcılıktan mı? Bu sorular karşısında daha şimdiden terler gibi olduklarını görüyoruz da.  Neyse bu sorularla daha çok fazla sıkıştırmadan içimizdeki mankurt kafalar için “siz kim, batıcı olmak kim”  demekle yetinelim, sanırım anlayana bu kadarı kâfidir. 

           Belli ki bizde her alanda aşırıya kaçma batıcılık sanılmış hep. Şayet dert dava kılık kıyafetimize dikkat etmekse bu ancak halkımızın iç dünyasını yansıtacak bir modeli giyim kuşamımıza yansıtmakla mümkündür.  Baksanıza bir takım kendinden geçmiş aklı evveller modern görüneceğim diye âdeta kırk takla atarcasına kılıktan kılığa, renkten renge girmekteler habire.  Yetmedi daha da hızlarını alamayıp tüm azalarını baştan aşağı boyayıp, değim yerindeyse zıvanadan çıkar bir haldeler de. Aslında bu düpedüz modernlik kisvesi altında yıkım faaliyetidir. Şimdi gel de toplumumuz bu zıvana hale gönlü razı olsun,  ne mümkün. Bu tam tamına mankurtlaşma rezaletidir.  

          Her neyse bikere daha belirtmekte fayda var, şu bir gerçek batıda kadınlar bizim yerli mankurtların tam aksine aşırılıktan uzak bakımlılık, sağlıklı bir hayat ve sade ve güzel giyinmeyi ilke edinmişlerdir. Bizim işbirlikçi batıcılarımız ise malum batı kadınlarına taş çıkarırcasına kendi giyim tarzından ödün vermeyi çağdaşlık olarak ilke edinmişlerdir.  Dahası Batı yakasında nerede birkaç uçuk moda örnekleri varsa onları bulup buluşturup işte çağdaşlık budur demeye getiriyorlar hep. Dedik ya, oysa bu yaptıkları modernlik kisvesi ve çağdaşlık kılıfı altında iç dinamiklerimizi dinamitlemekten başka bir şey değildir. 

                                                                 Orta Yol

         Şöyle tarihe uzandığımızda bizim bir zamanlar yol yordam öğrenme, adab, usul ve erkân yolunda derin bir duruşumuz vardı. Aynı yer sofrasında birlikte bir sini etrafında yeme adabımız vardı. Aslında bizi biz yapan tüm bu adab ve erkânlarımız bugünkü çarpık modalaşmanın tam aksine büyük bir medeniyetin temel dinamosunu oluşturan kültürel kodlarımızdı. Zaten sağduyulu birçok araştırmacılar kültürel kodlarımıza deryayı umman gözüyle bakmışlardır. Gerçektende kendi öz kültürel değerlerimiz deryayı umman misali enginlere sığmaz nitelikte deruni kodlarımızdır. Ama gel gör ki bize sonradan ne haller olduysa geldiğimiz noktada böylesi engin kültürel derya kodlarımızdan taviz vere vere artık satıh üstü batı tarzı bir hayat yaşar hale geldik.  Her nedense o muhteşem köklü gelenek ve göreneklerimizi günümüze uyarlamayı pek akıl erdiremiyoruz.  Her alanda aşırılığa kaçan zaaf yanımızla kendi kültür kodlarımızı yok varsayıp, pejmürde ve dağınık vaziyette sokak sokak, cadde cadde gezinmeyi modernlik olarak addeder bir haldeyiz. Oysa her alanda itidal bir yol (orta yol)   takip etmek varken, yani tefrit ve ifrattan uzak durmak varken kendimizi ölçüsüz yol yordam bilmez bir hayat tarzına adamak neyin nesi doğrusu şaşmamak elde değil.  Baksanıza temizlik desen hak getire, necis filan demeden ayakkabılar çıkarılmadan ulu orta her yerde hatta evlerin odalarında bile destursuz bir şekilde ayakkabılarla gezinir olduk. Biz ki yedi düvele temizlik nedir, yol yordam nedir, adab usul erkân nedir öğretmiş bir millettik, şimdi ise neydik ne olduk bir hale düşüverdik.

           Gayri artık bu gidişata son verip kendi öz kodlarımıza dönme vaktidir. Nerede nasıl davranacağımızı, nasıl yiyip içeceğimizi, nasıl giyinip kuşanacağımızın adab ve usullerini öğrenmemiz icab eder.  Bir an evvel öğrenmeye mecburuz da. Çünkü öyle kendi öz kaynaklarımızdan uzaklaşmış perişan haldeyiz ki, düşünsenize bize has hamam kültürümüzden, gül kokumuzdan, kıyafet tarzlarımızdan bihaber bir haldeyiz. Öyle ki,  ata yadigârlarımızdan numunelik olsun üzerimize sirayet etmiş tek bir iz, tek bir eser bile yoktur dersek yeridir. Neredeyse tüm değerler yok fazedilip özgürlük ve moda adına yarı çıplak sokağa dökülmekten, miskin miskin soluklamaktan, pejmürde ve dağınık giyinmekten artık imtina etmiyoruz da.  Yukarıda dedik ya, oysa bizim kendimize has giyim adabı,  yeme adabı,  oturup kalkma adabımız vardı,  umarız bu içine düştüğümüz kuyudan kurtulurda kendimize geliriz.  Kurtulmamız içinde mutlaka kendi modamızı, kendi giyim sektörümüzü bir an evvel harekete geçirmemiz gerekir. Bakınız bir zamanlar bizim şalvarımızla alay edenler, batıda moda şeklinde giyinilmeye başlanınca, her nedense sus pus oldular. Dahası, şalvar batıda giyilince moda, bizde giyilince irtica muamelesi görüyor. Kaldı ki batı, Mevlevi kıyafetlerine de büyük bir gıptayla bakıp hayran duymaktalar. Gerçekten de Mevlevi kıyafetleri başlı başına kıymet tacımızdır, ama bu kıymet tacımızı ortaya koyacak ajanstan mahrumuz. Belli ki klasiklerimizi günümüzde gün yüzüne çıkarıp zihniyetten yoksun durumdayız.  Varsa yoksa taklitçilik tek geçerli akçemiz olmuş,  üreticilik hak getire, yerlerde sürünür yanımız söz konusudur maalesef. Bir türlü başımızı gömdüğüm kumdan çıkarıp kendimiz olmayı akl edemiyoruz. Akl etmiş olsaydık taklitçilikten kurtulup şimdiye kadar çoktan üretir konuma gelmiş olmamız icab ederdi.   Bu durumda nasıl üretir konuma gelinsin ki,  bir türlü tek tip düşünmekten, batı tipi giyim anlayışından vazgeçemedik ki. Habire batı değirmenine su taşımakla meşgulüz.  Elbette ki yeniliğe açık olacağız, bu kaçınılmaz bir gerçek zaten. Ama bu demek değildir ki yeniliğe açık olacağız diye kültürel değerlerimizle ve geçmişle bağımızı koparmış olalım, oysa asıl yenilik kökü mazide olan ati olabilmektir. Bir başka ifadeyle geçmişle gelecek arasında köprü bağı oluşturabilmek asıl yeniliktir. Hiç kuşkusuz mod kavramından kastımız da sıfat olarak kullandığımızda kendi öz şıklığımız ve kendi yeniliğimizdir. 

          Umulur ki, geçmişten geleceğe uzanan köprü bağların oluştuğu günler çok çabuk gele.  O günler geldiğinde Yahya Kemal’in “Kökü mazide olan atiyiz” dediği o güzel veciz söz bir temenniden ziyade hakikatin ta kendisi modamız olacaktır. Her şeye rağmen umut var olmakta fayda var, umudumuzu yitirirsek hiçten kendimizi toparlayamayız. Umut var olalım ki, bir zamanlar bu topraklarda, bize ait makramesinden kanaviçesine, tığından sırma işlemesine, ehramından kilimine kadar kendimize has orijinal motiflerimizi gün yüzüne yeniden çıkarabilme gücünü kendimizde görebilelim. Aksi halde birçok alanda olduğu gibi, moda da taklitçi modundan çıkamayız.  Taklitçilik ve mankurtlaşma modundan çıkmanın tek yolu kökü dışarıdaki modlara payanda olmadan, kendi motiflerimizi gün yüzüne çıkarıp geleceğe taşımaktan geçmektedir.  Ki,  asırlara sığmayan köklü modlarımızın varlığı bunu yapmamızı gerektirir zaten. O halde ne duruyoruz,  gün köklü kültür kodlarımızı ve modlarımızı gün yüzüne çıkarma günüdür,  gün köklerimizle birlikte geleceğe kanatlanma vaktidir.    

                                                           İlm-i Kıyafet

        Osmanlı'da üst baş deyince  ‘ilmi kıyafet’  akla gelmiştir hep. Bu demektir ki kendi giyim tarzsımızda bile bir ilmilik söz konusudur. Düşünsenize bir zamanlar tulumbacısından tutunda hizmetkârına, sakasına varana kadar her bir meslek erbabının kendine has giyim tarzları vardı. Batı dünyası belli ki bir zamanlar bizim bu giyim tarzımızdan etkilenmiş olsa gerek ki, iç çamaşır ve gömleği bile bizden almaktan imtina etmemişlerdir. Şimdi gel de gelinen noktada düştüğümüz şu perişan hale eseflenmeyelim, ne mümkün. Öyle ya, bir zamanlar veren eldik şimdi ise alan el haldeyiz.   Mankurtlaştığımız yetmemiş gibi birde bunun üstüne üstük Osmanlı’nın neyi var neyi yok hepsini bir çırpıda silip kenara atmışız.  Neymiş efendim ıslahat yapmamız gerekmiş. Oysa ıslahat dedikleri şey köklü geleneklerimizi yıkmaktan başka bir şey değildi, nitekim öyle de oldu. Nasıl ki Tanzimat döneminde liberalizm modası bu ülkeye ne kadar çok zarar verdiyse, Cumhuriyet döneminde de yenilik adı altında özümüzle barışık olmayan bir takım sembolik değişiklikler aynı ölçü de zarar vermiştir. Bakınız, Japonlar kendi hiyeroglif alfabesine ve kendi Şintoizm inancına dokunmaksızın tüm dünyada geleceğin süper gücü bir devlet olarak adından söz ettirebilmişlerdir. Elbette ki Osmanlı tamamen de sütten çıkmış ak kaşık değildi,  bir takım hataları olmuş olabilir, hele ki Osmanlının gerileme,  düşüş ve yıkılış dönemlerinde yapılan bir takım hatalar bize pahalıya mal oldu da. Hatalar oldu diye de o koca çınarın bütününü hiç kimsenin inkâr etmeye hakkı yoktur. Sonuçta günahıyla sevabıyla, eğrisiyle doğrusuyla biz Göktürk’üz, biz Selçukluyuz, biz Osmanlıyız, biz Türkiye Cumhuriyetiyiz, on altı devletimizi inkâr etmek kimin haddine.  Haddi aşan olursa bilsin ki kendini inkâr etmiş olur.    Hele ki on altı devlet arasında bilhassa Osmanlı’ya karşı bu denli husumet, bu denli öfke duymak,  değil ecdadımıza nankörlük etmek bunun insanlıkla bağdaşır bir tarafı da yok elbet. Çünkü Osmanlı tüm insanlığa da merhamet yüzünü göstermiş bir cihangir devlettir.  El insaf,  hiç mi elle tutulur bir şeyimiz yokmuşçasına ikide bir Osmanlıya ait her ne kıymet değer varsa hemen hepsine reddiye döşeyip kökü dışarıda ne idüğü belli olmayan akımlara kendimizi kaptırıvermişiz. Tanzimat’tan bugüne neredeyse denemediğimiz hiçbir yol yöntem, hiçbir reçete, hiçbir moda akım kalmadı dersek yeridir.  Öyle ki batı patentli modelleri deneye deneye ülkemiz deneme tahtasına dönüştürülüverdi. Adeta etrafımız başıboş serseri mayınlarla çevrili bir halde bir oraya bir buraya sürükleniverdik. Her seçim öncesi bir takım vaatlerle iş başına gelen  bazı iktidarlar bir bakıyorsun batı patentli eline tutuşturmuş çözüm paketlerle ülkemizin altını oymuşlardır. Üstelik yapılan satıh üstü sembolik değişimleri de bize reform diye yutturmuşlardır. Oysa asıl değişim ve reforma ilim ve teknik alanında yapılacak olan değişimdir. İşte geçmiş yıllarda satıh üstü simgesel icraatlar sergilendiğinden dolayıdır ki ülkemiz bir türlü tarım toplum modundan sanayileşmiş bilgi toplum moduna geçiş yapamamıştır.  Tâ ki; 2002 yılı sonrası artık eline suni reçete tutuşturulmuş Türkiye yerine gündemi belirlenen Türkiye haline geliverdik işte o zaman ancak saniyeleşmiş bilgi toplumu olabildik. Delil mi? İşte bilhassa savunma sanayinde kendi İHA ve SİHA’larımızla tüm dünyada kendimizden söz ettirmemiz bunun bariz delili zaten.  Tabii tüm bunlar bir anda olmadı, onca çamlar devrilip onca yıkılan tüm maddi ve manevi değerlerimiz bir bir tamir edildikten sonra ancak gerçekleşebildi. Yani bir sabah uyandığımızda bir çırpıda asla yüzümüz gülüvermedi, bilakis Türkiye semalarından leş kargalarının bertaraf edilmesiyle birlikte ancak yüzümüz gülüverdi. Derken Cemil Meriç’in  ‘Bu ülke’ eserinde okuduğumuz “89’dan beri su alan bir gemi, Fransız ihtilali yalnız Batı feodalizminin değil, ihtiyar şarkın da ölüm çanı. Avrupalı… hangi Avrupalı? Bugün bütün dünya Avrupalı değil mi? Tanzimat sonrası Türk aydınına en çok yakışan sıfat müstağrib. Düşüncemiz bir gölge–düşünce, edebiyatımız bir gölge-edebiyat. Ve intelijansiyalimiz Batının her hastalığını ithale memur bir anonim şirket. Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında.  İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri.. İtibarları menşelerinden geliyor: hepside Avrupa malı…”” dediği ülke olmaktan çıkar hale geldik de.  Bu yüzden ne kadar şükretsek azdır.

                                                           Kıymet değerlerimiz

        Her nedense modacı denildiğinde abuk-sabukluk akla geliyor. Acaba hiç düşündünüz mü niçin bu gözle bakılıyor diye.  Demek ki; bir yerlerde aksayan bir şeyler var ki bu kanaat ortaya çıkmış. Belki de köklerimizle bu denli oynanmayıp geçmişle olan bağlarımız koparılmasaydı, modacı denildiğinde ilk evvela "medeniyet kurucuları" akla gelecekti.  Dahası modacı dendiğinde dünü bugüne, bugünü yarına taşıyan, zenginliklerimize kıymet kazandıran medeniyet muştularımız olarak algılayacaktık. Ama gel gör ki, kazın ayağı hiçte öyle değil,  bu ülke insanına yenilik getireceğiz kılıfı altında getirdikleri tek şey kökü dışarıda modacılık akımıdır. Dikkat edin akım dedik,  niye derseniz çünkü bu ülkede bir zamanlar Mao tipi ceket, Castro tipi sakal veya şapka, Stalin tipi bıyık, Karl Marks tipi sakal, ya da bıyık veya giyim tarzları bizim bariz modalarımız olmuştu. Daha sonraki evrelerde de malum tüm dünyada komünizmin çökmesiyle birlikte hızımızı alamayıp bu kez moda diye hippi giyim tarzı, aşırı makyaj, yarı çıplak veya tam çıplak giyim tav olmuşuz. Nasıl mı? İşte bir zamanlar televizyon kanallarında allandıra ballandıra sunulan moda defileleri bunun tipik örneğini teşkil eder zaten.  Oysa tüm bu satıh üstü sunumlar bu ülke insanına zulmetmekten başka bir şey değildi elbet.  Hani şu meşhur son derece gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı Bayburt halkına sunulan cumhurbaşkanı senfoni orkestrasının ardından  “Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” denilen hikâyesinde olduğu gibi bu ülke insanından ne istiyorsalar doğrusu anlamış değiliz. Yetmedi halkımıza tepeden bu zihniyet bu ülkenin evlatlarına kimlik krizi denen bir belayı sardılar da. Tabii özümüzle bu denli destursuz bir şekilde oynanırsa Bayburt anekdotunda olduğu gibi böyle manzaralarla karşılaşmamız gayet tabiidir, buna şaşmamak gerekir. Düşünsenize Batının teknolojisini örnek alacağımıza, gitmişiz satıh üstü giyimini, kuşamını, yaşam biçimini almışız.  Batının zaten işine gelen bir durumdu bu, nasıl olsa tüketim çılgınlığına dayalı bir ekonomiyi kendi kurdukları tekeller, tröstler, holdingler vasıtasıyla kontrollerinde tutmak suretiyle gelsin paralar gitsin paralar şeklinde gözümüzün içine baka baka zenginliklerine zenginlik katmaya devam ediyorlar da. Böylece bu aç gözlülük moda rüzgârı şeklinde batıdan doğuya doğru bir sektör halde yayılabilmiştir.  Her ne kadar doğu toplumları batı yakasından esen moda akımı karşısında ilkin direnç gösterseler de, bir süre sonra bir bakmışsın o moda akımının esiri olunabiliyor.

                                                 Uyumsuzluk tepki doğurmakta

        Modanın toplum tarafından kabul görmesi için, toplumun kendi doku yapısıyla uyuşması gerekir. Zira temel iç dinamiklerle uyumsuzluk tepki doğurabiliyor. Nasıl tepki doğurmasın ki,  bir an camii imamına papaz kıyafeti, hakanlarımızın başına fötr şapkası, gömleğine de kravat takıldığını tasavvur edelim,  olacak iş mi,  hiç kuşkusuz böyle bir durumda ne kadar akıl tutulması uyumsuz bir manzarayla karşılaşacağımız muhakkak.  Bikere uyumluluk her alanda olmazsa olmaz şart unsur olarak görüldüğü gibi giyim ve kuşamda da durum aynıdır. Hele işin içinde manevi değerler söz konusu olunca mukaddesatımıza herhangi halel getirecek en ufak bir fiili teşebbüs uyumsuzluğu anında toplumun tepkisini karşısında bulur. Nitekim bu hususlarda köyler muhafazakâr tutum takınırken, şehirlerde de tıpkı 28 Şubat sürecinde başörtülü kızlarımızın sivil inisiyatif direnişlerinde olduğu gibi direnç bir tutum sergilenir.  Şehirler malum, köylere nispetle sosyal değişmenin en hızlı yaşandığı yerler olmaları hasebiyle kökleriyle bağını koparmama noktasında büyük bir hassasiyet içerisinde direnç göstermeleri son derece gayet tabiidir.  Ama direncinde belli bir noktaya kadar mukavemet sınırı var, bu sınır aşıldığında direnme noktasında artık takat derman kalmayınca kültürel yozlaşma galebe çalabiliyor. Zira sanayileşmiş bilgi toplumları,  tarım toplumları gibi statik ve durağan yapıda değillerdir,  bilakis daha dinamik daha değişken yapıdadırlar. İşte bu nedenledir ki kırsal alanlar örf ve adetlerin en çok korunduğu veya yaşandığı alanlar olarak tanımlanırken, şehirler ise sosyal ve ekonomik değişikliklerin yaşandığı merkezler olarak tanımlanır.  Dolayısıyla bu tanımlardan hareketle şehirlerde kültürel yozlaşmaların önüne geçebilmek için her şeyden önce kendi kültür kodlarımızı gün yüzüne çıkaracak kültür faaliyetlerine hız kazandırmamız lazım gelir.  Hakeza iç dinamiklerimizi diri tutmak içinde "sosyal meteoroloji" merkezleri aktif hale getirip iri ve diri tutmamız gerekir.  Aksi halde ne kültürel yozlaşmanın önüne geçilebilir ne de sosyal patlamaların önüne sed çekilebilir. O halde neydik edip bir yandan ekonomik sosyal iyileştirmeleri artırırken diğer yandan da kültürel faaliyetlere de hız vermek gerekir ki özümüze dönüşümüz kolay olsun. Zira özümüz sözümüzün garantisi kutsi değerimizdir.

                                                            Sosyal Değişim

         Gerçektende moda deyip geçmemek gerekir, besbelli ki sosyal değişme alanında en hızlı değişimin yaşandığı sektör moda dünyasıdır. Hele bilhassa büyük şehirlerde moda rüzgârının dalga dalga büyümesi tekstil sektörüne can simidi olacağı muhakkak. Tabii tekstil sektörü kapsamında onca giyim mağazaları arasında tesettür giyimin de kendine yer bulması doğrusu sevindirici bir gelişmedir.  Nasıl sevindirici bulmayalım ki,   tesettürün tekstil dünyasına girmesiyle birlikte kendi model arayışımız yolunda yeniden özümüze dönmenin bir işareti olarak görmekteyiz. Her ne kadar başörtülü hanımların tesettür giyim mağazalarına ilgi duymaları bazı çevreleri tedirgin etse de artık korkunun ecele faydası yoktur, zira başörtü zulmüyle özdeşleşen 28 Şubat postmodern darbe zihniyeti, başörtü mağdurlarının ahu figanlarıyla çoktan tarihin çöplüğüne gömüldüler bile. Tıpkı bu milli mücadele yıllarında Sütçü İmamla simgeleşen ninelerimizin örtüsüne uzanan elleri tarihin çöplüğüne gömdüğümüz gibi tecelli etmiştir.

            Evet,  gün gelir 28 Şubat postmodern darbenin o ikna odalarında evlatlarımızın başörtüsüne uzanan o eller ‘Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste’ misali tarihin çöplüğüne gömülerekten karşılık bulur. Hele şükür geldiğimiz noktada artık başörtülü hanımların üniversitelerde ve her alanda bilgisayarlarının başında pek çok başarılara imza attıklarına şahit oluyoruz da.  Üstelik Japon’un kimonosu nasıl ki kendi ülkesinde nasıl moda olarak karşılık buluyorsa,  onca badireler atlattıktan sonra artık başörtüsü de Türk’ün kendi öz modası olarak karşılık bulmuş durumda.

            Zaten asıl moda da kendimiz olmaktır.

            Vesselam.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.