google-site-verification=T_NRWGCX0tEI1Eddjcfchq4TRJe4tbMwaAFf243H1wM

Tarihe bir laboratuvar gibi bakmadığımız için geçmişte yapılan hataları tekrar ediyoruz. Bugünün dünün tekrarı gibi olmasının temel sebeplerinden biri budur. Eksikleri,yanlışları sorgulamak yerine  bütün sorumluluğu karşı cephe olarak gördüklerimize yıkarak işin içinden sıyrılıyoruz.

Tarihe bakışınız hep karşıtlarınızı suçlamaktan ibaret olursa o tarihten hiç bir şey anlayamazsınız.Çünkü olayların sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel bileşenlerini görmemiş olur, her şeyi bir kadro ve zihniyet meselesi olarak görmüş olursunuz. Halbuki sosyal olaylar çok çeşitli etmenlerin sonucudur, kadrolar, zihniyetler bu etmenlerden sadece bir parçasıdır.

Yakın tarihe bakışımız da öyledir, özellikle muhafazakar çevrelerde Menderes-Bayar döneminin-bilhassa 1960 darbesinin- bütün yükü CHP ve İnönü'ye yıkılır. Darbe olmuşsa bunun sorumlusu İnönü'dür. Kutuplaşma daha çok CHP'nin sert muhalefetinin ürünüdür. Menderes çok ılımlı bir siyaset izlemesine rağmen, CHP çok çatışmacı bir siyaset izlemiştir. Bunlar muhafazakar kesimin 1950-1960 yılları ile ilgili ezberleridir.

Gerçek böyle midir? Elbette değildir, bir yerde ülke duvara toslamış, sosyal barışın yerini kavga almışsa orada tek bir sorumludan söz edilemez. Bir ülkede kavga varsa, orada mutlaka kavga eden iki taraf da vardır.  Tek taraflı kavga olmaz, kavga iki tarafın iştiraki ile olan bir şeydir. CHP kavga ediyorsa DP'de kavga ediyor demektir. Bir taraf kavgadan çekilince o ülkede kavga olmaz. Kavgayı bozacak olan diğer tarafın tavrıdır, ya kavgaya icabet eder, yahut kenara çekilerek buna meydan vermez.

Taha Akyol son kitabı "Kuvvetler Ayrılığı Olmayınca" isimli çalışmasında 1945-1960 yıllarını yazmış. Türkiye'nin tek parti düzeninden çok partili hayata geçerken yaşadığı sancıları, 1960'dan sonra adım adım niçin darbeye sürüklendiğini, demokrasinin bir türlü tesis edilememesinin sebeplerini büyük bir vuzuhla kaleme almış.

Kitabı okuyunca ülkenin nasıl elbirliği ile 1960 darbesine sürüklendiğini bütün çıplaklığı ile görüyorsunuz.

İnönü biraz iç ve dış baskıların etkisi, biraz da -kendi kişiliğinin- icabı çok partili hayata geçilmesine karar verir. Çünkü sistem tıkanmış, alttan gelen baskılar artmıştır. CHP içinden bile Ağaoğlu gibi isimler, tek parti rejiminde iktidarın denetlenemediğini, bu tip yönetimlerin korku salarak ve çıkar sağlayarak ayakta durduğunu söylemektedir. CHP'li Barutçu' da aynı kanaattedir: "Devlet yönetimi ile parti yönetimi tek elde toplanınca yönetimi denetlemek mümkün  olmuyor" demektedir.Zira İnönü hem Cumhurbaşkanı,  hem de Parti başkanıdır.

Bu sırada 2.Dünya Savaşı bitmiş, Rus Dışişleri Bakanı Molotov:"Sovyet dostluğunu kazanmak için Türkiye'nin gereken fiyatı ödemesi gerektiğini söyleyerek Montrö'nün değiştirilerek Boğazlarda Rusya'ya üs ve Kars ile Ardahan'ın verilmesini istiyordu. Rusya karşısında Türkiye'nin yalnız kalmaması için Batı kulübüne dahil olmak gerekiyordu. Bunun yolu da çok partili hayata, yani demokrasiye geçmekti.

 Akyol, çok partili hayata geçişte sadece iç ve dış zorlamaların etkili olmadığını, İnönü'nün uzlaşmacı bir tavır almasının da bunda etkili olduğunu yazar.Nitekim İnönü,  o tarihlerde eleştirilere cevap verirken "bu memleket seyyar İstiklal Mahkemeleri ile idare edilemez.Atatürk sağ olsaydı idareyi beş sene daha devam ettiremezdi.Diktatörlük ihtilal ile yıkılmaya mahkumdur.Biz normal yoldan demokrasiyi yerleştiriyoruz" diyecekti.

Neticede 7 Ocak 1946'da Demokrat Parti kurulur, 1946'da şaibeli bir seçimle CHP tekrar iktidar olur.  İki partili hayat başlamıştır. Fakat devlet radyosu sadece CHP'ye açıktır, DP bundan şikayet eder, İnönü'ye radyoda muhalefete de söz hakkı verilmesini ister, İnönü kabul eder ve iki haftada dört saat DP'ye verilir. Bu dönem DP'nin kuvvetler ayrılığını savunduğu, yeni bir anayasanın gerekli olduğunu söylediği ve Parti başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığının ayrılmasını  ve basın hürriyeti istediği dönemdir. CHP'de aynı dönem Kurultay'ını toplayarak parti programındaki milli şef, değişmez genel başkan gibi ibareleri çıkararak liberalleşme yönünde adımlar atar.

Ancak seçime gidilerken -tek parti kültüründen- gelen suçlamalar gırla gider, DP'nin Moskova tarafından kurulduğu, kapatılacağı iddia edilir. Kapatılma şayiası DP'yi daha da güçlendirir. DP seçimi kazansa bile, İnönü'nün iktidarı bırakmayacağı söylenir: İnönü:"Milletin rızasıyla tayin olunmayan iktidar mevkiinin hiçbir kıymeti ve hiçbir meşru tarafı yoktur" diyerek bu söylentilere karşı çıkar. Ortamı geren her iki partide ki fanatiklerdir. Mesela CHP'li Sökmensüer, CHP'nin dışında kalan herkesi hain ve komünist ilan eder.Akyol, bu tür suçlamaları-otoriter zihin hastalığı- olarak telakki eder, tek parti bitmiş ama onun zihinsel yapısı devam etmektedir. Bu hastalık sadece CHP'ye özgü bir durum değil,  DP' de de örneği olan bir hastalıktır.

İnönü, taraflar sertleştikçe partili bir CB gibi davranmayı bırakarak tarafsız bir CB gibi zaman zaman duruma müdahale eder.Celal Bayar'la görüşerek hükümetle DP'nin arasını bulmak için 12 Temmuz beyannamesini yayınlarlar.Bu beyanname 1950 seçimlerine giden yolu açmıştır. Aynı dönemde CHP kendi kendisiyle de hesaplaşmaktadır.Din öğreniminin önünü açmak için adımlar atılır.1949'da önce Ankara ve İstanbul'da daha sonra İzmir,Seyhan,Erzurum,Diyarbakır gibi illerde İmam-Hatip kursları açılır.

14 Mayıs 1950'de DP ezici bir çoğunlukla iktidar olur.Akyol bu dönemde iktidarın otoriterleşmesini engelleyecek hiç bir düzenleme yapılmadan seçime gidildiğini, bunun ileride DP'yi de etkilediğini uzun uzun örneklerle anlatır. Muhalefete iken devlet başkanlığı ile parti başkanlığının bir şahısta toplanması diktatörlüktür diyen DP, iktidara gelince parti başkanlığı Menderese bırakılacak ama Bayar partili, hatta partizan bir cumhurbaşkanı gibi davranacaktır. Parti içi demokrasiye izin verilmez, farklı düşünceye sahip olanlar susturularak parti dışına atılır. 1954 seçimlerinde DP'nin aldığı yüzde 58 oy iyice güç zehirlenmesine neden olur. Geçmişte İnönü'den radyoda muhalefete de yer verilmesini isteyen ve alan DP, devlet radyosunu muhalefete kapatır. DP'den ayrılanların kurduğu Millet partisini kapatır, Bölükbaşı'yı hapseder, Kırşehir'i Bölükbaşı'ya oy verdiği için ilçe yapar. CHP ve İnönü'ye karşı çok ağır bir siyasi dil kullanır,İnönü profesyonel cani ilan edilir. CHP'de bu dile aynı üslupla karşılık verir. İnönü'nün zaman zaman uzlaşma,tansiyonu düşürme çabaları olursa da DP kulaklarını bu teşebbüs ve uyarılara tıkar. Özellikle Bayar,  bütün uzlaşma çabalarını engeller. Basın baskı altına alındığı, Üniversitelerin özerkliği yok edildiği için DP  basını,aydınları ve üniversiteyi kaybeder. Her türlü eleştiriye düşmanca karşılık veren, siyaset tarzı kendi düşmanını büyütür. Netice de Türkiye 1960 darbesine  gelir ve Menderes asılır. Menderesin asılmasının belki de en kötü sonuçlarından biri özellikle 1954'ten sonra DP'nin hatalarının görülmemesi, yapılan yanlışların idamın gölgesinde kalması  ve  hakikatin Menderes'in dramına feda edilmesidir.

Akyol'un kitabı, bugüne ışık tutar gibidir. Kitapta DP-CHP ibareleri çıkarılınca günümüz siyasetinin anlatıldığı düşünülebilir. DP'nin muhalefette iken savunduğu prensipleri iktidara gelince unutması, iktidarı sınırlandıracak, frenleyecek hiç bir mekanizmanın olmaması keyfiliğin, hissiliğin, hukuksuzluğun galip gelmesine, ülke sorularının giderek büyümesine neden olmuştur. Oysa DP'nin bazı sözcüleri zamanında bir üst mahkemenin kurulmasını isteyerek iktidarın denetlenmesi gerektiğini dillendirmiş, bu yönde çaba harcamışlardır. Lakin büyük bir güçle iktidara gelmek her türlü sınırlandırma teşebbüsüne düşmanca bakmaya neden olmuştur.Özellikle Bölükbaşı'nın, A.Fuat Başgil'in çok önemli uyarıları dikkate alınmamış, aşırı gücün yarattığı kibir haklı taleplere karşı DP'yi sağırlaştırmıştır. Mesela, Başgil, Devlet başkanının faal particilikten uzaklaşarak, hakemlik şerefine yaraşan yüksek bir tarafsızlık pozisyonunda kalması gerektiğini, söyler ama DP bu sözleri dinleyecek eşiği çoktan geçmiştir.1954'den sonra DP freni patlamış kamyon gibi devleti yönetir. Önüne gelene çarpar, sınırsız, denetimsiz siyaset DP'nin de demokrasinin de sonunu hazırlar. Hala kutuplaşmadan arınmış, çoğulcu, özgürlükçü, kuvvetler ayrılığına dayanan bir demokratik düzen kuramayışımızın arkasında, o tarihte Türk milletinin DP'ye verdiği eşsiz destek ve fırsatı değerlendirememesi yatmaktadır. DP muhalefette iken verdiği sözleri tutsa bugün hala partili başkanlık sistemi gibi geçmişte büyük maliyetlere neden olmuş bir sistemi tartışıyor olmayacaktık.

Akyol'un bu değerli çalışması, özellikle güç zehirlenmesine  tutulmuş siyasetçiler tarafından dikkatle okunmalıdır. Bugün, biraz da dünde gizlidir. Akyol, dünü göstererek bugünkü sistemin yanlışlığına ve bizi nereye götüreceğine  ışık tutuyor.Geçmişten ders alınması gerektiğine işaret ediyor. Çıkış yolunun, kuvvetler birliğinde değil, Kuvvetler ayrılığında olduğunu söylüyor. Siyaset bu sese kulak vermelidir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.