google-site-verification=T_NRWGCX0tEI1Eddjcfchq4TRJe4tbMwaAFf243H1wM

Azımsanamayacak kusurlara sahibiz

Biz insanlar her ne kadar doğadaki diğer canlılara göre farklı konularda, farklı yetiler geliştirip adaptasyon sağlamayı başarsak da azımsanamayacak kusurlara sahibiz. Bu kusurlar sadece davranış boyutunda veya kararlar boyutunda kendini göstermiyor, bizde kurulu sistemin yani doğrudan doğruya vücudumuzun işlerliğinde kimi yapısal sorunlar var. Bazı genetik kodlarla gelen rahatsızlıklar halen tedavi edilemeyebiliyor ve insanlar bu rahatsızlıklarla yaşamayı öğrenmek zorunda kalabiliyor. Öte yandan bugün duyunca suratımızı ekşiten kanser rahatsızlığı da hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucunda gerçekleşiyor.

Seyri lehimize değiştirme çabası

Kimi araştırmacılara göre bizim rahatsızlık olarak tanımladığımız kanser, evrimsel sürecin bir parçası ve insan kanser rahatsızlığını beraberinde getiren şartlara uyum sağladığında önceden sahip olamayacağı özelliklere sahip olacak. Belki daha iyi görecek, belki daha iyi duyacak belki de şu an hayal edemediğimiz başka yeti ya da yetiler kazanacak. Bunlar belki olacak ama günün sonunda, gerçeğe baktığımızda biz bu durumdan olumsuz etkileniyoruz. Bundan olumsuz etkilendiğimiz için de bu seyri lehimize değiştirebilecek çareler aramaya çalışıyoruz, insanları buna teşvik ediyoruz, buna çağırıyoruz.

İnsanlık kusurlar olmadan ileri gidebilir miydi ?

Aynı bu örnekte olduğu gibi göz ardı edilemeyecek pek çok genetik sorunu doğuştan taşıyabiliyoruz. Kimi kökten fundamentalistler ya da fatalistler haricinde de dünyanın geneli bu durumdan oldukça rahatsız. Hal böyle olunca da insanlık lüzumsuz ayrıntılara boğulmayı bir kenara bırakarak bu konuda çözüm üretmeye çalışıyor. Dünyanın bambaşka yerlerinde, binlerce bilim insanı laboratuvarlara kapanmış bu seyri lehimize çevirmek için araştırmalar yapıyorlar. Deniyorlar, yanılıyorlar ama bu hedefte amaca ulaşma motivasyonundan hiç yoksun kalmıyorlar. Yoksun kalsalardı, olur muydu ? İnsanlık ilk darbede yılsaydı, ileri gidebilir miydi ?

Hayatın içinde griler de vardır

Öyleyse kusurlardan rahatsız olurken bir yandan da bu kusurların insanlık mirasını ileriye götürme konusunda etkiye sahip olduğunu unutmayacağız. İnsanlar olarak mevcut durumdaki bir şeylerden rahatsız olduk ki önce oyunun kuralına uyum sağlamayı öğrendik sonra bu işi kıvırdıkça da kuralı değiştirmek için çaba gösterdik. İnsanların başına halen korkunç işler geliyor ve biz bunları engellemekte yetersiz kalıyoruz. Ama bir yandan da bunları engellemek konusundaki güdümüzü kaybetmiyoruz. Nasıl ki var olan her şeyi yorumlamak siyah veya beyaz ayrımı yapmak kadar kolay değilse; nasıl ki hayatın içinde griler varsa bu durumu da böyle okumaya çalışmalıyız. 

I got my own imperfections…

Kusurlara dair beni etkileyen bir yorum da, en sevdiğim şarkıcı üstat Céline Dion’dan geliyor. Son #1 albümü Courage’ın öncü şarkılarından biri olan Imperfections’ta yani Kusurlar’da bu konuya değiniyor Céline. Tabii burada toplumsal normlardan veya bilimsel mülahazaların ötesinde insanın daha genel kusurlarından bahsediyor. Bu şarkı önemli bir mesaj veriyor. Şöyle diyor Imperfections: ‘’Benim kusurlarım var, bu kusurlar beni bugün olduğum kişi yapan özelliklerin arasında ve kaybolmayacaklar. Onları, benim seni sevdiğim gibi sevebilecek misin ?’’ Bu sözleri içeren orta tempolu elektronik dans şarkısı olan Imperfections, derin anlamlara sahip harika bir şarkı dinlemenizi öneririm. Bu şarkıdaki alt metni, ana fikri benimsiyor ve destekliyorum. Kusurlar göründüğünden önemli anlamlar ifade ediyor.

Toplum olarak ne yenişebiliyoruz ne de barışabiliyoruz kusurlarımızla

Kusurları, zor şartları değiştirmeye yönelik motivasyonumuz olmasaydı ne kendimizi ne içinde bulunduğumuzu toplumu ne de dünyayı bir yerlere taşıyabilirdik biz. Hep söylüyorum bizim toplumun gösterdiği refleksler genel geçer tanımlamaları bazen yıkabiliyor. Biz bu kusurların varlığını hissediyoruz, biliyoruz da bir türlü bunları değiştirmeyi veya bunlarla barışmayı öğrenemiyoruz. Değişmeyecek olanlarla da barışmak önemli zira Céline’in de söylediği gibi bu kusurlar bizi biz yapanlardan oluyor. Biz ne değiştirmek için çaba harcıyoruz, ne barışabiliyoruz, ne kavga edebiliyoruz. Biz bunları zihnin dehlizlerine istifliyoruz, görmemeye çalışıyoruz ya da bunlar yokmuş gibi yapınca problemin ortadan kalkacağı inancını taşıyoruz. Belki zor geliyor, belki keyfimizi bozmak istemiyoruz lakin o veya şu sebeple bu huyumuz toplum olarak bize kaybettiriyor. Enerji kaybettiriyor, zaman kaybettiriyor, para kaybettiriyor, özgürlük kaybettiriyor, demokrasi kaybettiriyor, aydınlık kaybettiriyor.

Soru sormanın nesi hakaret ?

Geldiğimiz noktada toplum olarak en acil sorunlarımız kabak gibi meydanda. İşsizlik gerçeği, hayat pahalılığı gerçeği, bozulan ekonomi gerçeği, baskıcı iktidar gerçeği, kan kaybeden demokrasi gerçeği, boğulmak üzere olan özgürlük gerçeği, umutsuz gençler gerçeği. Daha buraya neler ekleyebiliriz ama en vahim sorunlar deyince bunlar geliveriyor hemencecik aklıma. Bunlar bilimsel verilerle, desteklenen pek de öyle yoruma veya evirip çevirmeye müsait olmayan gerçekler. Diyorum ya kabak gibi meydanda diye. Şimdi oldukça umum bir betimlemede bulunacağım; toplum olarak detaya girmezsek aslında biz burada ikiye bölünmüş durumdayız. Bir kesim bu kusurlarımızın bilincinde, acilen bu kusurlarımıza çözüm getirmemiz gerektiği noktasında hemfikir çözüm reçeteleri birbirinden nüans olarak farklı olsa da aynı yeri işaret ediyor. Bu kusurları bir değiştirelim diyor yani. Bir kesim de bunların kusur olmadığını, toplum olarak hiçbir kusurumuzun olmadığını, dünyanın en mutlu toplumu olduğumuzu iddia ediyor. İşte benim tam olarak insanlar kusurları değiştirme motivasyonunu sağlayamazsa ileriye gidemezler derken anlatmaya çalıştığım da bu.

İleriye doğru yol alma konusunda feci patinaj yapıyoruz çünkü gerçekleri görmek istemeyen, yokmuş gibi yaparak sorunları halledeceğini düşünen ciddi bir kesim var içimizde.

Biliyor musunuz ? dilbilimde Türkçe sağ başlıdır. Açıklarsak; incelenen yapı her neyse en sağda olan birim, o yapıyı yönetir. Tümcede de bu eylemdir zaten. Tümcedeki eylem potansiyel ulamlar arasından bir seçki yapar, gerçekleşmek için gerektirdiği öğelere roller biçer. Bu seçimler eğer yanlış yapılmazsa tümcede de öyle büyük bir kabul edilmezlik görülmez.

Nasıl Türkçe sağ başlıysa, eylem böylesine hayati bir role sahipse; ortaya çıkan iyi yapıları da, bozuk yapıları da eylemden biliyorsak bugün ülkemizde uygulanan sistemle birlikte eylemin pozisyonunda Cumhurbaşkanı var.

Aynı eylem gibi gerçekleşmek için gerekli gördüğü öğeleri seçiyor, sonra bunlara roller veriyor ama sonuçta ortaya çıkan yapıyı her halükarda o yönetiyor.

Bu sistemde iyi gidenler Cumhurbaşkanı’na mal edilirken; kötü gidenlerin başka şahıs veya kurumlara mal ediliyor olmasını şaşkınlıkla karşılıyorum.

Yahu rolü de veren yetkiyi de veren Cumhurbaşkanı değil mi ?

O halde bir başarının ya da başarısızlığın Cumhurbaşkanı haricinde birine ait olması mümkün mü ?

Şimdi, kusurları sevelim mesajı veriyorum ama kusurları değiştirme güdüsünün bize verdiği motivasyonu sevelim değiştiremiyorsak da barışalım bunlarla diyorum aslında.

Bir başka deyişle; Cumhurbaşkanı tarafından yapılan hatalara kucağımıza alıp okşamak yerine, bu hataları minimize etmek için ne yapalım sorusunu soralım diyorum.

Diyorum ama bakın şimdi bana her an soru sorduğum için Cumhurbaşkanına hakaretten dava açılabilir çünkü soru sormak da artık yasaklandı.

Soru sormak hakaretmiş zat-ı alilerine, öyle diyorlar yani.

Ben bilmiyorum, hangi bağlamda, hangi durumda içinde en ufak bir aşağılama iletisi içermeyen dümdüz bir soru tümcesi hakaret olarak kabul edilebilir ?

‘’128 Milyar dolar nerede ?’’Diye sormanın nesi hakaret ?

İnanın bilmiyorum, bilemiyorum.

Soru sormanın dahi vatan hainliğiyle karşılık bulduğu bir toplumda biz ileriye mileriye değil ancak bizim Aygır Dere’ye doğru yampir yampir yol alırız. Orada bir çimer biraz serinler sonra geri döneriz.

Evet, benliğimizin bir parçası olan kusurlarımızı sevelim.

Kusurlarımızı değiştirmek için gösterdiğimiz çabanın bize getirdiklerini sevelim.

Bu çaba sayesinde insanlık mirasını nereden nereye getirdiğimizi görüp kendimizi sevelim.

İnsanları, kitapları, filmleri, sanat eserlerini, doğayı, hayvanları ve tabiiAygır Dere’yi sevelim.

Ama şu safi zarar kusurlarımızı sevmeyelim lütfen.

Soru sormayı dahi hainlik kabul eden, insanların ensesine obur bir kene gibi tutunup lıkır lıkır kanını içen bu hastalıklı zihniyeti sevmeyelim.

Sevilmez bu kusur, sevilmez bu felaket, sevilmez kendi toplumuna böcek muamelesi yapan çarpık zihniyet…

Derler ya hani evlat olsa sevilmez diye.

Bu hesap bizim vaziyet de.

İnanın sevilmez bu zihniyet.

Evlat olsa sevilmez….

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.