Öne Çıkanlar Necmettin Erbakan Üniversitesi Hüseyin Bağ Meral Akşener kongre rekor

Bozkırın Tezenesi 'garip' Neşet Ertaş rahmet ve özlemle anılıyor...

Naifliği insanın içine işleyen, yüreğine dağlar denizler sığdıran, yoksulluğu, ayrılığı, ölümü  ve aşkı ezgilerle harman eden 'insan gibi insan' sıfatının karşılığı bir isim Neşet Ertaş... Bozkırın tezenesi 'garip' Neşet, ölümünün 8'inci yılında özlem, saygı ve rahmetle anılıyor...

Türkülerinde hep 'Garip' mahlasını kullanan ve ölümünün üzerinden 8 yıl geçen Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş, dillerden düşmeyen eserleriyle Anadolu insanının gönlünde taht kurmaya devam ediyor.

“Bana öldü demeyin, yoruldu gitti deyin”derdi, milyonların 'Neşet baba'sı, aşkı, yoksulluğu, yokluğu, ayrılığı ilmek ilmek işlerdi her bir şarkısında, tevazunun ete kemiğe bürünmüş hali, bir 'garip' insan evladı idi ...

O, "Ağarsa saçların belin bükülse, birer birer hep dişlerin dökülse yine taze fidan dalımsın benim"  derdi sevda tanımı ise bundan daha güzel yapılamazdı...

Bir gün Neşet Ertaş olacak, cahilliğini, dünyanın derdine kanışını, pişmanlıklarını, aşkını, yani bizimle aynı hayatı paylaştığını bize türküleriyle anlatacaktı. ?Kadınlar insandır, biz insanoğlu? diye bilmenin erdemini yaşayacaktı?

"İnsanoğlu heç mi idi

Öksüz sevmek güç mü idi

Biz de murada erseydik

Garip olmak suç muydu

Vay vay vay vay vayy

Vay vay dünya vay"

Neşet, kardeşlerinden ayrı bağlıydı babasına. Ruhunun onun ruhuna eş olduğuna inanıyordu. Bir gün “Neşet Ertaş” olacaksa, babasının dağ gibi gölgesi hep üzerinde olmalıydı.

Binlerce yıllık bozkır kültürünü sesinde dinlendirip, milyonlarca yüreğe sunan, Yaşar Kemal'in kendisi için "bozkırın tezenesi" dediği gerçek anlamda bir halk ozanı olan Neşet Ertaş, beş yaşında bağlama ve keman çalmaya başladı, babası Muharrem Ertaş'la sekiz yıl boyunca şehir şehir gezdi ve düğünlerde babasına eşlik etti. Bu yüzden de okula gidemedi.

Bozlak türkülerini "feryat" olarak nitelendiren Neşet Ertaş, 1938 yılında Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesi, Abdallar (Kırtıllar) köyünde dünyaya geldi.

Geçimlerini düğünlerde kazandıkları paralarla sağladılar ama Neşet Ertaş ailesinden aldığı eğitimi hayattan aldığıyla birleştirdi ve ortaya mükemmel bir sonuç çıktı. İnsanlığıyla, mütevazılığıyla, karakteriyle hepimize örnek oldu.

Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın,

Bende gülemedim yalan dünyada

Sen beni gönlümce mutlu mu sandın

Ömrümü boş yere çalan dünyada.

Ah yalan dünyada,yalan dünyada

Yalandan yüzüme gülen dünyada

Sen ağladın canım ben ise yandım

Dünyayı gönlümce olacak sandım

Boş yere aldandım, boşuna kandım

İ-rengi gözümde solan dünyada

Ah yalan dünyada yalan dünyada

Yalandan yüzüme gülen dünyada

Bilirim sevdiğim kusurun yoğdu

Sana karşı benim hayalim çoğdu

Felek bulut oldu üstüme yağdı

Yaşları gözüme dolan dünyada

Ah yalan dünyada yalan dünyada

Yalandan yüzüme gülen dünyada

Ne yemek ne içmek ne tadım kaldı

Garip bülbül gibi feryadım kaldı

Alamadım eyvah muradım kaldı

Ben gidip ellere kalan dünyada

Ah yalan dünyada yalan dünyada

Yalandan yüzüme gülen dünyada

Türkülerinde "Garip" mahlasını kullanan Ertaş'ın olağanüstü bir yeteneği ve ozan geleneğine hakimiyeti vardı; bu iki özelliğini yeniye olan merakıyla birleştirdi ve bağlamayla özdeşleşen bir usta olarak karşımıza çıktı.

Büyük bir usta olan babası Muharrem Ertaş'tan tevarüs ettiği anonim türküler ve bozlakların yanı sıra 'Garip' mahlasıyla ozanlığını kanıtladı ve kendisine ait türküleri seslendirdi. Ne babasını ezdi ne de kendisini yerinde saydırdı... Gelişti, gelişirken de bağlamayla bir bütün oldu.

Her eseri sanki kendisi yazmış gibi bir hürmetle, duyguyla ve sahiplenerek okudu; o kadar iyi seslendirdi ki, onun olmayan eserleri bile onunmuş gibi düşünmemize neden oldu. O büyük yeteneğiyle okuduğu her eseri yeni baştan yorumladı ve tamamına yeni bir ruh verdi; hepsini birer Neşet Ertaş türküsüne çevirdi.

Başka bağlamalardan çıkmayan sesleri kendi bağlamasından çıkardı ve mütevazılığın kitabını yazan bu büyük ozan hiçbir şey yokmuş gibi davrandı.

Mütevaziliğiyle, efendiliğiyle "sanatçı" sözcüğünün karşılığını hak etmiş büyük insan, yaptıklarıyla asla kendini büyük görmez, yüzündeki tebessüm ve hafif utangaçlığıyla övgüleri karşılamasıyla gönüllerde devleşirdi...

Ülkemizin son ozanı, Türk sanat tarihinin biricik ismi Ertaş, devlet sanatçılığını ayrımcılık olarak gördü, kabul etmedi ve "Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam, benim için en büyük mutluluk bu" dedi.

28 Şubat sürecinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel kendisine devlet sanatçılığı ünvanını sundu ancak Neşet Ertaş ayrımcılık olarak gördüğü bu ünvanı reddetti ve ardından herkesin gönlüne neden bu kadar girdiğini şu sözlerle kanıtladı: "O dönem Süleyman Demirel Cumhurbaşkanıydı. Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, 'Hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor' diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam, benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdadımız adına aldım."   

Ankara'da çalıştığı yıllarda kendisi gibi şarkı söyleyen Leyla'ya aşık oldu, babasının karşı çıkmasına rağmen evlendi ve bu süreçte Neşet Ertaş'ı bozkırın tezenesi yapan türküleri yazdı. Leyla ile on yıl evli kaldılar, boşandılar ve ardından yazdığı eserlerle gönül telimizi titretti Neşet Ertaş... Hâlâ dinlemeye doyamadığımız Hata Benim, Neredesin Sen?, Yazımı Kışa Çevirdin, Ahirim Sensin, Niye Çattın Kaşlarını? eserlerine imzasını attı.

"Kadın insandır. Biz erkekIer ise insanoğIu" (Neşet Ertaş)

7 yıl sonra 1970'te eşinden ayrılan Ertaş, yaşadığı sağlık sorunları sebebiyle enstrüman çalamaz hale geldi ve kardeşinin daveti üzerine tedavisi için Almanya'ya yerleşti. Ertaş, çocuklarının eğitimi ve sanatsal çalışmalarından dolayı uzun süre Almanya'da ikamet etti.

Türkiye'de çıkardığı plaklar, yaptığı radyo programları, konserler ve düğün performansları sayesinde büyük bir üne sahip olan Neşet Ertaş, Almanya'daki birinci kuşak Türk göçmenlerin de gönlünü kazandı.

Gelenekten gelen türküleri kendine has üslubuyla icra eden Ertaş, 2000'de İstanbul'da verdiği konserle sevenlerinin karşısına yıllar sonra yeniden çıkarak milyonlarca insanın gönlünü fethetti.

Zeki Müren'le çalıştı ve sanat güneşimizi de sesiyle, sazıyla, duruşuyla kendisine hayran bıraktı.

İstanbul Teknik Üniversitesi'nden fahri doktora aldı, okuyamadığı için çok gururlandı ama yine de müthiş karakteriyle mütevazılığı elden bırakmadı.

Can Dündar'ın kendisine ne hissettiği sorusunu da işte o tavrıyla yanıtladı: "Efendim, dikilen bir heykel bir gün olur sökülür ama ekilen emek hiçbir zaman sökülemez. O koparılsa bile yine devamı gelir."

Eşkıya filminde Gönül Yarası türküsünü okumasını istediler, artistlik yapamayacağını söyleyerek kabul etmedi ama Gönül Yarası filmi o türküden esinlenince daha fazla dayanamadı.

UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirasın Sözleşmesi kapsamında ulusal envanterlerden Yaşayan İnsan Hazineleri Türkiye Ulusal Envanteri'ne alınarak yaşayan insan hazinesi olarak kabul edildi.

Konserlerine ceketle çıktı, müzik hayatı boyunca ceketini çıkarmak için dinleyiciden izin aldı: “Ayağınızın turabı, gönlünüzün hizmetçisiyim. Şu ceketten bir kurtulayım müsaade ederseniz.?

Hayatı ve eserleri Prof. Dr. Erol Parlak tarafından iki ciltlik bir kitap halinde yayımlanan Neşet Ertaş, 25 Eylül 2012'de İzmir'de prostat kanserine yenik düşerek 74 yaşında vefat etti. Vasiyet ettiği gibi babası ve ustası olan Muharrem Ertaş'ın ayakucuna defnedildi.

2012 yılında aramızdan ayrılan ve tüm Türkiye'yi büyük bir yasa boğan ustanın bıraktığı türküler insanların derdine ya da acısına ortak oldu. Tıpkı babası Muharrem Ertaş gibi...

Yaşamı boyunca yaklaşık 400 plak, onlarca kaset ve bir o kadar "long play" kaydetmiş olan Neşet Ertaş külliyatının önemli bir kısmı "Kalan Müzik Yapım" tarafından 16 CD halinde piyasaya sunuldu.

Türkülerinde yoğunlukla aşk temasını ele alan sanatçının bazı albümleri ise şöyle:

"Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde", "Kendim Ettim Kendim Buldum", "Kibar Kız", "Gel Gayri Gel", "Türküler Yolcu", "Gitme Leylam", "Kova Kova İndirdiler Yazıya", "Seher Vakti", "Polis Lojmanları", "Benim Yurdum", "Gönül Yarası", "Zülüf Dökülmüş Yüze", "Zahidem", "Gönül Dağı", "Ölmeyen Türküler 2", "Ölmeyen Türküler 3", "Sazlı Sözlü Oyun Havaları", "Niye Çattın Kaşlarını", "Yar Gönlünü Bilenlere", "Garibin Dünyada Yüzü Gülemez", "Altın Ezgiler", "Gurban Olduğum", "Ağla Sazım", "Hata Benim", "Mühür Gözlüm."

Ekrem Toklucu’nun kaleme aldığı “Yalan Dünyada  Destanlaşan  Bir Neşet Ertaş Geçti” başlıklı yazısı:

Destan (Farsça: داستان), milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış tarihî, toplumsal olayların anlatıldığı, hayal unsurlarıyla süslenmiş uzun manzum eserler olarak tanımlanır.

Neşet ERTAŞ ‘da Anadolu topraklarında garip olarak geldiği dünyada, garip olarak yaşadı ve garip olarak gitti. En ağır yoksullukta hak yemeyi aklının ucundan bile geçirmedi, sazını ve sözünü kendine azık etti. Kırşehir’in yürekli bir evladı olarak bunun hakkını verdi. Garip bunu ifade ederken;

Hak bildiğim yoldan ayrı gitmedim

Koğular getirip gıybet etmedim

Gönülleri kırıp can incitmedim

Bir Garip sazımı çaldım giderim...demiştir.

Şimdi Neden NEŞET ERTAŞ DESTANI dediğinizi duyuyor gibi oluyorum. Anadolu’nun, nezaketini ve zerafatini hayatında yaşayan ve hayatına ilmek ilmek dokuyan bir Nakkaş olmanın yanında saz, söz ve tevazu ustası olduğu için DESTAN,

Ceketinin önünü açmak için bile seyirciden izin isteyen, dinleyicisine “ayaklarınızın türabı, gönülleriniz hizmetçisiyim efendim” diye seslenen, konserini ısrarlar üzerine iyice uzattıktan sonra “evde hanım bekler, onun sıcaklığına da ihtiyacım var, müsaade buyurursanız” diyebilecek kadar samimi olduğu için DESTAN,

Üstad,Sazını beğenen birçok kişiye “al senin olsun” diyebilen bir gönlü bol, babasının Kırşehir’de dikilen heykelinde bir eşeğin üstüne oturtulmasına “Eşeğin de canı vardır, sürekli sırtında mı taşıyacak babamı” diyerek heykeli değiştirtecek kadar hassas bir gönül adamı olduğu için DESTAN,

Yıllarca hor görülmüş bir topluluğun, yaşamak için saz çalmak zorunda bırakılmış göçebe bir üyesiydi, "Kara yürekliler derlerdi, boyun bükerdi. Kara suratlılar derlerdi, boynunu eğerdi. Hiçbir zaman isyan etmedi, hiçbir zaman itiraz etmedi" ve memleketinden çıkıp İstanbul’a geldikten sonra ulaştığı şöhreti kendisi bile hayal edemezken, Zeki Müren’in Usta’nın Zahidem türküsüyle kendinden geçirerek kafasını duvara vurmasına sebep olan ve kendisine “bozkırın tezenesi “ unvanını verecek olan Yaşar Kemal’in radyodan ilk defa duyduğu anda işi gücü bırakarak kulak kesilmesini sağlayacak olan sesin sahibi olduğu için DESTAN,

Şöhretin her türlüsünü görmüş, Alamanya’larda yaşamış ama her zaman büyük şehrin yabancısı olarak kalmış, yıllarca unutulmuş, 20 yıl adından kimsenin söz etmediği, Dünya’ya türkü çalıp-çığırmaya gelmiş bir abdal çocuğuydu o. Gözünü açtığında ilk olarak yoksulluktan perdeleri koyun bağırsağıyla bağlanmış babası Muharrem Ertaş’ın divan sazını görmüş, kitap diye ilk defa Karacaoğlan’ın türkülerinin yazılı olduğu bir defteri tanımış,Biz doğduğumuzdan beri yoksulduk. Varlığı görmedik ki yoksulluktan şikayet edelim.dediği için DESTAN,

Yaşadığımız çağda, günümüz Türkiyesi’nde dizi filmlerle oluşturulmuş bir kültür ve bunlarla dejenere bir İstanbul Türkçesi duymaya alışmış, büyük şehirlerde ve batıda yetişmiş bir “pop çağı” gençleri için, Garip’in deyimiyle “kara suratlı”, koyu İç Anadolu’lu ,Denizi seyretmek gibidir bozkırda gökyüzünü seyretmek. diyerek Kırşehir’in bozkırına olan duygusunu anlatan, öz Türkçe ile konuşan ve hayatının son deminde gösterilen hürmet aslında memleketimizin hiç bilinmeyen bir başka yüzünün tanınmasına vesile olduğu için DESTAN,

Demiɾel zamanında kendisine sunulan 'devlet sanatçılığı' ünvanını; Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben,'hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ve devlet sanatçısı sıfatı bana ayɾımcılık geliyoɾ' diyeɾek teklifi kabul etmeyen,halkın sanatçısı olaɾak kalıɾsam benim için en büyük mutluluk bu diyerek devletten biɾ kuɾuş almadığını ifade eden,biɾ tek TBMM taɾafından üstün hizmet ödülünü kabul eden, Onu da bu kültüɾe hizmet eden ecdadımız adına aldım." diyeɾek geɾi çeviɾmediği için DESTAN,

Bozkırın tezenesi, Muhahrrem usta’nın oğlu Ertaş’ın bu tavrına halk destek veɾmiş ve Garip adeta yaşayan biɾ efsane olmuştuɾ. Unesco Somut Olmayan Kültüɾel Miɾasın Koɾunması Sözleşmesi kapsamında yapılan ulusal envanteɾleɾden Yaşayan İnsan Hazineleɾi Tüɾkiye Ulusal Envanteɾine alınaɾak yaşayan insan hazinesi kabul edilmiş, bağlamadaki tavɾı ve tüɾküleɾi konseɾvatuaɾlaɾda deɾs olaɾak okutulduğu için DESTAN,

Bir çoğumuz Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle turap olan ve turaba yolculuğunu tamamlayan, ete kemiğe bürünen ve Neşet diye görünen ve 21 yüzyılın Yunus Emresi, saz ustası, söz ustası, gönül ustası, sazada sözede AŞK yüklediği ve kendini bilmeyi ifade ederkende ‘’Kendini bilen, bilmeyenin kusuruna bɑkmɑz! ‘’dediği için DESTAN,

O’nu dinlerken eski bir tanıdığı görmüş birinin yüzüne takındığı tebessümle, “havalandırılan” türkülere eşlik ettiğimiz, Anadolu’muzda birkaç kuşak olarak beraber oturduğumuz aile bireylerinin hepsi Usta’yı hiç görmese de bir türküsünü dinlese bu kimindir diye sorma ihtiyacını hissetmediği, bir çok insan çalışını taklit etmiş, tavrını kapmaya çalışmış ve kendisine Hoca olarak kabul ettiği için DESTAN,

KİMİ İNSANLARIN SADECE YAŞAMI DEĞİL ÖLÜMÜDE HİZMET OLUR.Garip yaşarken değil ölürken de hizmet etti. Türkülerinde adını kullanmak yerine “bizler garib doğmuşuk” diyerek “Garip” mahlasını seçen Ertaş’ın ölümü ile bir devir kapandı, artık birinci ağızdan kimse dinleyemeyecek türküleri. O türküleri derleyen değil, türküsü derlenen bir kuşağın ozanı olduğu ve Dɑrdɑ kɑldım diye umutsuz olmɑ, yok iken dünyɑyı vɑr eden vɑrdır. dediği için DESTAN,

Yaşamı, değerlerin yitirildiği ve yerlerde süründüğü bir çağda o istisnai bir görüntüydü. Şimdi aramızda bedenen yok, sözleri var, sazı var, yüreği var, Anadoluluğu var. Geride kalanlar için kaybetmenin hüznü kaçınılmazsa da, her şeyin kötüleştiğini düşündüğümüz bugünlerde nerede ve nasıl bir mirasın üzerinde yaşadığımızı tekrar hatırlattığı için DESTANDIR,

Son olarak; Nerde bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur! Bizlerde burada TÜRKÜLERİMİZİ SÖYLEMEYE GELDİK. Aşk biterse yorulur insan, ben ne zaman ölürsem Neşet yoruldu desinler diyen büyük ozana, ölürse ten ölür canlar ölmez diyen Yunus gibi diyoruz. O Candı ve CANLAR ÖLMEZ derken, vefatının sekizinci yılında Neşet Ustayı rahmetle anıyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.