Kur'an-ı Muciz'ül Beyan

Eklenme Tarihi: 23.07.2020 08:26:26 - Güncellenme Tarihi: 08.08.2020 03:20:04

Asırlardır Avrupalının İslâmiyet'e bakışı hep ön yargılı olmuştur. Onların gözünde, İslâmiyet ‘Muhammedîlik’ bir din, Müslümanlar ise  ‘Muhammedîler’ olarak nitelenir.  Hele güç yetirebilseler İslam’ın adını tüm insanlığın hafızasından silmeye yelteneceklerdir.   Baksanıza sanki kendi aralarında fikir birliği yapmışçasına Müslümanların kutsal kitabı Kur'an-ı Kerimi bile ağızlarına almamaya yemin etmişçesine hareket etmekteler hep.  Güya Kur’an-ı Kerim'e Muhammed'in uydurduğu öğreti olarak takdim etmekle güneşi balçıkla sıvayacaklarını sanmaktalar. Tabiî ki bu bir oryantalist yaklaşımdır. Dolayısıyla oryantalistlerin insanlık üzerindeki algı operasyonlarını yıkmak pekte kolay gözükmüyor. Onlar operasyon çeke dursun yine de biz işimize bakıp Kur’an’ın soluğuyla hayat bulmak gerekir. Ne de olsa şuan yeryüzünde çağa damgasını vuran tek din İslamiyet’tir.  Zaten bizim için önemli olanda çağa geçici olarak damga vurana değil kalıcı damga vurana talip olmamız çok mühimdir. Ki;  Kur’an-ı Muciz’ül Beyan sosyal hayatın tümüne hitap edip muhatabı tüm insanlıktır. Nasıl ki bir zamanların ünlü pop yıldızı Cat Stevens Kur’an’da hayat bulup 'Yusuf İslam' adını aldıysa, elbet bir gün tüm cihanda Kur’an’la hayat bulacaktır,  buna inancımız tam da. 
         Ancak şu da var ki, oryantalist yaklaşımlar ister Haçlı seferlerinin başlangıcın da ister sonunda türemiş olsun hiç fark etmez sonuçta bu sakat anlayış beşeriyetin Kur’an’la buluşmasını geciktirebiliyor.  Öyle ki Voltaire  "Kur’an’la yakından uzaktan hiçbir alakası olmayan her ne varsa hepsini Kur’an’a isnat etmişiz. Keşişlerimiz Yeniçeri'den daha kalabalık" demekten yüksünmezde. Aslında bu serzeniş Haçlı ruhunun her an ve her şartta değişik kılıklar altında galebe çalabileceğinin itirafıdır. Anlaşılan o ki, Vahşi Batı İstanbul’un fatihlerine ve evlatlarına posta koymak için her çağda her türlü yolu denemekten asla vazgeçmeyecekler gibiler, dün nasıldıysalar bugünde aynı tavır içerisinde bir tutum sergileyeceklerdir.  Bu öyle histerik hastalıklı bir ruh halidir ki, gerektiğinde en ufak dünyalık menfaatine her türlü inanç sistemini kendi kirli emelleri doğrultusunda kullanmayı da ihmal etmezler.  Nasıl mı? İşte Voltaire’nin; “Ben Tanrıya inanmam ama köle ve hizmetçilerimin Tanrıya inanmasını isterim”  sözleri bu gerçeğin teyididir zaten. Ne de olsa inanan insanlar Yaradana karşı kendilerini sorumlu bir kul olarak hissettiklerinden normal şartlarda yanlış yapmaları pek beklenmez,  öyle ya bu durumda niye ayak işleri için inanmış insan tercih edilip kullanılmasın ki.  
         Evet,  Haçlı zihniyetinin inanan insanlara bakışı bu minvalde seyretmekte hep. Hele birde inanan insan şayet Müslüman’sa vay o insanın haline,  kullanmanın ötesinde ilk iş olarak Kur’an’ı elinden almak olup asimilasyona tabi tutulurda.  Haçlı ruhuyla yatıp kalkan vahşi batı gayet çok iyi biliyor ki, biz Müslümanların ellerinden Kur'an-ı Kerimi alamadıkları müddetçe köklerimizle olan bağımızı koparmak pek öyle kolay olmayacaktır. Ne diyelim işte görüyorsunuz adamlar işini gücünü bırakıp tek dert davaları İslâm’ı yeryüzünde nasıl silebiliriz onun derdindeler. Üstelik bu tür kin kusmalar en birinci yetkili ağızlardan dillendirilmekte de. Onlar dillendire dursunlar,  bikere Yüce Allah’ın Kur’an’da zikrettiği  ‘Nurumu tamamlayacağım’ diye vaadi var. Tabii bu vaad bizim içimizi ferahlatan vaaddir,  karşı cenahı ise kara kara düşündürür vaaddir. Hatta daha şimdiden Yüce Allah’ın nurunu tamamlanmasından endişeye kapılanlar Kur’an-ı tahrif etmeye yönelik kökü dışarıda İsrailiyat kaynaklı haberleri sanki ayetmişçesine tefsirlerimize sızdırmış durumdalar da.
       Peki, nedir bu İsrailiyat derseniz, gayet her şey açık ortada,  İsrail’i bir kitap veya kıssa kaynağa dayanılaraktan aktarılan haberlerden başkası değildir elbet. Üstelik kaynağı İsrailiyat olan bu tür kıssa haber ya da bilgi kırıntıları bir bakıyorsun Allah Resulü ve ashabına dayandırılaraktan bir şekilde sızıp tefsirlerimizde yer edinebiliyor. Madem öyle, vakit çok geçmeden tez elden israiliyat kaynaklı haberler karşısında İslam âleminin topyekûn pürdikkat uyanık olması icab eder. Dahası kaynağı iyice araştırılmadan her çıkan habere balıklamasına dalıp gerçek habermiş gibi tefsir kitaplarında delil olarak sunulmasına geçit vermemek gerekir. İlla bir haberin izi sürülecekse de öncelikle o haberin ehlisünnet terazisinde ölçüp biçip iyice tarttıktan sonra tefsir kitaplarında yer almalı.  Aksi halde pek çok bilgi kirliliği türünden İsrailiyat kaynaklı haberler doğru habermiş gibi yer alacaktır.  
          Bakınız, Çenab-ı Rabbü’l-âlemin Hazretleri Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyanda şöyle buyurmakta: "(Ey! Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in ümmetleri) Sizden her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi (topunuzu bir şeriata tabii) tek ümmet yapardı" (El-Maide 48).  İşte bu ayet-i celileden anlaşıldığı üzere Müberra dinimiz ehli kitabı asla inkâr etmez.  Yeter ki ehl-i kitab kaynaklı haberler Kur’an’ın ruhuna aykırılık teşkil etmesin icabında delil olarak kabul görür de.  Belki de Edgar Quinet "Dinler aynı büyük kitabın zamanla açılan sayfalarıdır" derken bu hususa dikkat çekmek istemiştir. Ancak şu da var ki, gelinen noktada batı dünyası hala bugün olmuş Müberra dinimize İslami fobi gözüyle bakmakta.  Hem bu nasıl bir bakış tarzıysa yukarıda da belirttiğimiz üzere hala batının gözünde tüm İslam âlemi ‘Muhammedìlik’ bir dinin Muhammedìleri bir âlemdir. İşte bu tür ön yargılı yaklaşımlar batı dünyasının hem Kur’an’la buluşmasını geciktirmekte hem de kendilerini büyük bir açmazın içerisine sürüklemektedir. Oysa Müslümanların batı insanının inancına bakışı ehli kitabi bir bakıştır.  Onları ehli kitab görmeye mecburuz da. Çünkü Kur’an-ı Kerim kendinden önceki üç büyük kitabı da bünyesinde barındıran tek mucizevî kitaptır.  Nitekim Yüce Allah bu hususta "Kur'an-ı biz indirdik. O'nun koruyucusu da şüphesiz ki biziz" (El-Hicr 15/9) diye beyan buyurmakta.  İşte bu nedenledir ki Kur’an-ı Kerim kıyamete dek tahrif olmaksızın ilelebed payidar kalacak tek mukaddes kitaptır.  Hiç boşa heves etmesinler hiçbir zinde güç Kelam-ı kadimimizi ortadan kaldırmaya güç yetiremeyecektir. Nitekim El-Hicr suresinin 9. ayeti müminler için bir hüccet olmanın ötesinde aynı zamanda güvence muştumuz da.  Nasıl güvence garanti muştumuz olmasın ki,  Allah (c.c.)  vaadinden asla dönmez. Düşünsenize şeytan bile kullarını saptıracağım diye sözünü yemezken, hâşâ âlemlerin rabbi Yüce Allah mı (c.c.) sözünü yiyecek? Sadece sözünü yememek için iş başında olan şeytan mı? Nefis ve kötü arkadaşta buna dâhildir. Ve bunların her biri hak ve hakikat yolunda ilerleme arzusu taşıyan her Müslüman için birer engel barikatlardır. Mesela şöyle bir bakın fikir piyasasında ahkâm kesen sözde aydın kılıklı adamlara, kalu beladan dünyaya gelişimizdeki o saf duru süreç halimizi kirletmek için şeytana bile taş çıkartacak derecede sapkındırlar.  Öyle ki, kökü dışarıda sözde aydın müsveddesi paçavra adamlar fikir piyasasında stantlar kurarak insanların ruh dünyalarını karartmaya yönelik mevziye yatmış durumdalar da. Üstelik mevziye yatıp pusu kurarken de bunu kuş tüyü yataklarında, sırça köşklü saraylarında ve fildişi kulelerinde halka tepeden bakarak yapmaktalar.  
         Peki, batı dünyasında durum vaziyet böyle iken İslam dünyasında durum vaziyet nasıldır acaba?  Maalesef içler acısı bir halimiz söz konusudur.  Kur'an'la olan bağımızı koparıp batıya hayranlık duyarsak olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Gerçektende öyle değil mi, şayet Kur’an ahlakından taviz vermeyip ayet-i celilelerin mana ve ruhuna sadık kalabilseydik hiç bu hallere düşer miydik? Baksanıza geldiğimiz noktada topyekûn kendi iç muhasebesini yapmaktan aciz bir İslam dünyası söz konusudur.  Neydik, ne olduk.  Bir zamanlar Kur’an-ı Kerimimizle çağlara ferman okuyan tek ümmettik. Şimdilerde ise maalesef bu kutsi fermanımızı bırakıp çağdaşlık cilasıyla boyanmış suni reçeteler peşinden koşmaktayız. Oysa Kur’an öyle bir kutsi fermandır ki,  hiç bir dilin kalıbına sığmaz da. Nasıl bir kalıba sığsın ki,  Kur'an düşünce, Kur'an ışık, Kur'an tecvid, Kur'an makam, tüm bunlarında ötesinde yeryüzünde eşi ve benzeri olmayan tek Allah kelamıdır.  Nasıl eşi ve benzeri olsun ki,  Kur’an-ı Muciz’ül Beyan mahlûk değil vahiydir.  İşte mukaddes kitabımızın vahiy kaynaklı olması hiç bir dilin kabına sığmayacağının delili olmaya yeter artar da.  Şu bir gerçek  her dilde yapılan Kur'an çevirileri asla  aslının karşılığına denk gelen   çeviri niteliği kazanamayacaktır,  sadece yapılan çeviriler aslını anlama çabası veya faaliyeti olarak  karşılık bulacaktır. Zaten bunun dışında anlam yüklemek doğru olmaz. Zira Kur’an akıl melekesinin çok fevki üstünde olduğundan hakikatine erişmek beşer aklının idraki pek kifayet etmeyebilir.  Bu yüzden tercüme eşittir Kur'an’ın aynısı demek değildir.  Adı üzerinde tercüme, yani birebir kelime dönüşümü eşleştirmesi üzerine kurulu tercümanlık faaliyetidir bu. Ama tefsir öyle değil,  malum tefsir için sanki yer altından maden çıkarırcasına bir gayret bir çaba gerektirdiğinden ortada bir rafineri faaliyetinin varlığı söz konusudur. Derken bu rafineri faaliyetinin akabinde Kur’an ayetlerini anlamlandırma ve yorumlama kabiliyeti de beraberinde gelir.  Ki,  bu anlamlandırma ve yorumlama faaliyeti insanlık var olduğu sürece devam edecekte.  Nitekim Asr-ı Saadetten bugüne pek çok Kur'an-ı Kerim tefsirinin yazılmış olması bu çabanın varlığını ortaya koymakta. Belli ki Kur'an-ı Mu’ciz'ül Beyanı anlamak için tek bir tefsir çalışmasıyla yetinilmiyor, öyle olsaydı dünden bugüne onca tefsir yazım çalışmalarına gerek kalmazdı. Hem kaldı ki, Yüce Allah’ın vahy ettiği kelam-ı kadim kitabımız her devrin anlayabileceği idrak seviyesine göre nüzul olmuştur. Böylece bu sayede tüm insanlık kıyamet kopana kadar Kur’an’ı anlamak için çaba ve gayret göstererekten hayat bulup soluklanmış olacaktır.  Kur’an’ın soluğuyla soluklanmaya mecburuz da. Zira Kur’an-ı Mu'ciz'ül Beyan'ın, zahiri (dış) manasını anlamak için bile çok yoğun çabalara ve ön hazırlıklara ihtiyaç vardır. Nitekim bu hususta Cafer-i Sadık Hazretlerine atfen Allah’ın kitabında dört anlam bütünlüğünün varlığında söz edilir ki, bu dört unsur şöyle tasnif edilir: 
    İbaret unsur(kelime manası),
    Letaif unsur(iç manası),
    İşaret unsur(neye işaret ettiği),
    Hakaik unsur (gerçek manası). 
    İşte bu tasniflemeden de anlaşılan o ki,  her bir ayet dört unsuru bağrında barındıraraktan insan idrakine takdim edilmekte. Yani her mümin kendi idrak seviyesi ve kapasitesi ölçüsünce nuraniyetten istifade etmekte.  Öyle ki,  Kur’an ayetlerinin idraki avam için başka, âlim için başka,  evliya için başkadır. Nitekim Kur’an’ın ibaret manası daha çok avam (halkın genel seviyesi) için, işaret manası havas (âlim) için, letaif manası evliya için,  hakaik (gerçek) manası Peygamberimiz (s.a.v) içindir. Yani bu demektir ki; avam'ın Kuran’dan anladığıyla havas’ın anladığı bir değildir. Tıpkı okumuş olanla okumamış arasındaki fark gibi bir durumdur bu.  Hakeza Kur’an’ın gerçek manasına vakıf olacak asıl zirve üstü güç nisbetinde idrak seviyesi ayrıcalığı bizatihi vahyin soluğunu kendi engin ruh dünyasında bilfiil yaşayan Peygamberimize has bir makamdır. Kelimenin tam anlamıyla Makam-ı Mahmud makama has idrak edebilecek ayrılacaktır bu. Dolayısıyla her kim ki Nebiyy-i Ekrem (s.a.v)’e özgü olan bu makamın davasını güderse, biliniz ki o kişi kendini küfür bataklığında bulacaktır. Müslüman’ın davası bellidir,  o dava malumunuz Allah ve Resulünün gösterdiği hakikatler doğrultusunda sırat-ı müstakim üzere yaşama davasıdır. Zaten Ümmet-i Muhammed olarak her kes karınca kaderince davasına sahip çıkıp Kur’an ahlakı üzerine yaşamaya gayret ettiğinde üzerimizde oynanan tüm şeytani oyunların bertaraf olacağı muhakkak. Bu arada unutmayalım ki, Kur'an ahlakına yönelik yaşama hali beşerin bulunduğu mevki ve konuma göre değişebiliyor.  Elbette ki havas ehliyle, kulaktan duyma bilgiyle yetinen avamın ayetlerden anladığı farklı olacağı gibi, Kur’an’ın emrine uygun yaşaması da farklıdır. Hakeza ayet-i celilelerin zahiri manası için ter döken havas ile bâtınî manasını bizatihi nefsinde yaşayan evliyanın bakış açısı da bir değildir.  Evliyaullah, teoriği pratik hayata geçiren ledün ilim sahibi zatlardır. Hatta evliyalar içerisinde öyleleri var ki hem zahiri hem de batini (iç ve dış) ilmin ikisine de vakıftırlar.  Yani şeriat ve tarikatın tüm esaslarını kendinde toplamış Kâmil-i mükemmil zatlar da var elbet.
    Günümüzde habire Kur'an tercüme faaliyetleri hız kazanmış durumda. Kur’an ayetlerinin tercümesi yazılsın yazılmasına ama şu bir gerçek;  hiç bir tercüme ya da meal birebir eşittir ayetin kendisi demek değildir. Adı üzerinde tercüme, yani kelime eşleştirme faaliyetinin adı demektir. Şayet tercümenin üstünde bir faaliyetten söz edilecekse,  o da malum,  Kur’an’ı tüm detaylarıyla kapsamlı anlama çabası veya açıklama faaliyeti dediğimiz "tefsir" faaliyetinden ancak söz edebiliriz. İşte bu yüzden önüne gelen her kalem erbabı ya da Arapça dili bilen tercüman tefsir yazamaz,  tefsir yazabilmek için illa ki Müfessir olmak icab eder. Sakın ola ki, siz siz olun tefsir ilmini tercüme faaliyeti gibi düşünmeyiniz. Çünkü tercüme ya da meal hiç fark etmez her bir anlamlandırma çalışma ürünü tıpa tıp Kur’an’ın aynısı değildir. Yukarıda dedik ya, Kur’an her şeyden önce beşer idrakinin fevkinde bir Allah kelamıdır. Bakınız avamın pek o kadar ilmi olmasa da Kur’an’ın aslına (orijinaline) öyle aşina olmuşluğunu şu hadiseden pekâlâ anlayabiliyoruz:  Malum cami cemaatine 1931 yılında Cemil Said'in Fransızcadan çevrilmiş Türkçe tercümesiyle Yere Batan Camii'nde namaz kıldırıldığında imama uymaktan imtina etmekten kendilerini alamamışlardır. Gerçektende imamın arkasında niyet ederekten ‘Uydum imama’ diyen cemaatin çıkmaması son derece düşündürücü bir durumdur. Nitekim İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy'a Kur'an meali hazırlamayı teklif edildiğinde önce tereddüt etmiş,  ancak ne zaman ki tercüme lafı ağızlardan düşüp meal ibaresi telaffuz edilince ancak o zaman kabul etmeyi yeğlemiştir. Çünkü Kur’an’ı anlamlandırmak öyle her babayiğidin altından kalkacağı kolay bir iş değil elbet.  Hem ortada Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca türünden yazılmış bir eser yok ki,  oturup da üzerinde kanaat bildiresin,  bilakis ortada doğrudan Allah kelamı vardır, gel de işin içinden çık çıkabilirsen. Hiç kuşkusuz Kur’an’ı anlamlandırmak çok büyük bir sorumluluk gerektiriyor. İşte Mehmet Akif bu duygular eşliğinde Mısır’da Kur'an-ı Kerim meali hazırlığına koyulacaktır. Tabii o, meal çalışmalarına koyulurken, bu arada Türkiye’de ise Türkçe ibadet tartışmaları hız kazanacaktır. Derken Mehmet Akif’ İstanbul’a döndüğünde büyük bir özveriyle ve gayretle hazırladığı Kur’an mealini dost bildiği Yozgatlı Hoca İhsan Efendi’ye bir şartla teslim edecektir.  Ve dostuna şöyle der:    
         "-Bak bu çalışmamı sana emanet ediyorum.  Kısmetse gurbetten dönüp yanına bir kez daha geldiğimde bu emaneti yine senden alırım. Olur ya giderde dönemez ya da ölürsem bu emaneti yakınız!"  
          İşte Mehmet Akif hassasiyeti budur.  Sanki bu bir tembihat değil bir vasiyetname belgesi dersek yeridir. Akif'in böyle bir vasiyeti çağrıştıran tembihatta bulunmasında besbelli ki Yerebatan’da Fransız çevrili tercümeyle namaz kıldırmaya kalkışılmasının üzerinde çok büyük bir yan tesir etki yaptığı o kadar net açık ki,  dostuna sıkı sıkıya ‘dönemezsem yak’ tembihatında bulunacak kadar hassas olabiliyor.  Nasıl hassasiyet göstermesin ki, giriştiği ve sorumluluk üstlendiği öyle sıradan herhangi yabancı eserin tercüme faaliyeti bir çalışma değil ki,  bilakis insanlığa ışık olacak Kur’an meali faaliyeti çalışmasıdır bu. Mehmet Akif’i unutulmaz kılanda zaten yüreğinde taşıdığı bu sorumluluk duygu selidir.
    Pekâlâ, hiçbir sorumluluk hissetmeksizin de bir insan tercüme faaliyetinde bulunulabilir.  Ama neye yarar ki,  sorumsuzca yapılan o tercüme faaliyeti kurumuş meşe ağacı gibi ruhsuz olacaktır.  Kaldı ki sorumluluk duygusundan yoksun olabilecek mizaçta insanlar daha çok Kur’an’a yabancı olanlara has bir durumdur. Nitekim 1698’de Papaz Maracci, hiçbir sorumluluk hissetmeksizin Kur’an-ı Latinceye çevirmeye kalkışmış, yetmemiş bir de bunun üstüne üstük reddiye döşeyip Padova’da bastırmış bile. Bu sorumsuzluğuna rağmen yine de hakkını teslim etmek gerekirse batıda yapılan diğer tercümelere nazaran en az kusurlu olanı diyebiliriz. Ne diyelim işte görüyorsunuz batı insanı en az kusurlu olan tercüme faaliyetinde bile reddiye döşemekten geri durmayabiliyor. Başta da dedik ya, Müberra dinimize ‘Muhammedilik’ dini, Müslümanlara da ‘Muhammediler’ topluluğu deme önyargısından bir türlü kendilerini alıkoyamıyorlar. Hakikati dillendirmemekte halen ısrarcı tavırlarını sürdürmekteler de. Onlar inadım inat önyargılı olmaya devam ede dursunlar, hiç bilmiyorlar ki güneş asla balçıkla sıvanamaz. Hiç boşa heves etmesinler Salman Rüşdü ve Teslime Nesrin gibilerin yıkıcı faaliyetleri boşunadır. Çünkü tarih nicelerine şahittir, hepside toz bulut oldular. Gözden kaçırdıkları tek nokta var ki, o da propaganda ile hakikat arasındaki farkı kavrayamamalarıdır. Nasıl mı? Bir kere propaganda hızlı başlar ama ömrü kısadır. Hakikat ise yavaş ilerlese de sonuçta ömrü uzundur. Propaganda anlık olup sadece yaşadığı dönem itibariyle kandırabildikleri ölçüdeki bir kitleye yönelik bir enstrümandır,   yani kısa vadede başarı gösterse de geçicidir. Ama hakikat öyle değil, hem yaşadığı döneme hem de bütün çağlara ferman okur. Nitekim batıda matematikle uğraşan birkaç bilim adamı Kur’an’da yer alan sayılara dikkat kesildiğinde muhteşem ilahi kaynaklı bir programla karşı karşıya kaldıklarını fark edip Müslüman olmuşlardır. Mesela Martin Gardner bunlar arasında gözde bir isimdir. Bilhassa bu bilim adamı, Kur’an ayetlerinin yapısına odaklandığında 19 sayısının sıradan bir sayı olmayıp, bu sayı ve bu sayının katları üzerinde yapılan bir takım hesaplamalardan elde ettiği neticelere dayanaraktan ayetlerin zincirlemesine bir program dâhilinde kodlanmış olarak diziliş sergilediğini müşahede etmiştir.  Ve bu gözlemlerini kitaplaştırdığında şu ilginç tespitlerle karşılaşırız da: 
       -Kuran’ın oluşturan sure sayısı 114 olup tamamı 19’un katı olaraktan, yani 19x6=114 matematiksel bir denklem içerisinde yer alaraktan dizildiğini,
        -Ayetlerin dizilişinde 19 rakamı sıradan bir kat sayı olarak değil özel bir asal sayı olarak işlev görüp akıl üstü ilahi bir plan dâhilinde 9 ve 10 sayılarının ilk kuvvetlerinin toplamının ikinci kuvvetlerinin farkına denk düşen bir hesaba dayanarak diziliş sergilediğini,
       -Mealen ‘Allah adıyla başlarım’ manasına gelen besmelenin tamamı 19 harftir. Ve   ‘bi’ harfi cerle başlayan ilk kelimenin, yani ‘isim’ ibaresinin Kur’an’da 19 kez tekrarlandığını,
       -İkinci kelime  “Allah”  lafzının Kur’an’da 19’un katı olarak 2698 defa zikrolunmuştur, yani bu hesabın 19x142 işleminin neticesine dayandırıldığı,  
        -Allah ibaresinden sonra gelen üçüncü kelime “Er-Rahman” lafzının 57 defa tekrarlanaraktan, yani 19 rakam hesabıyla 19’un 3 katı (19x3) bir hesaba tekabül ettiğini, 
        -Er-Rahman ibaresinden sonra gelen dördüncü kelime “Er-Rahim” lafzının ise 114 defa tekrarlanaraktan, yine 19 rakam hesabıyla 19x114’ün katı olarak bir hesaba denk geldiğini görürüz.       
           Ancak ne var ki,  Martin Gardner olumlu yönde bu tespitleri yaparken, diğer yandan Salman Rüşdü ve Teslime Nesrin gibi şirret tiplerde boş durmayıp Kur’an ayetlerini karalama peşinden koşmuşlardır hep. Hiç kuşkusuz bu tipler sadece bu asra has tipler değildir,  tarih daha nice şirret tiplere daha tanıklık etmiştir.  Her ne yaparlarsa yapsınlar er geç mutlaka yeni türemiş şirret tiplerde tarihin harabelerine gömüleceklerdir, bu kaçınılmazdır. Zira Kur’an-ı Muciz’ül Beyan ilk oku ayeti nüzul olduğu gün,  aslında ta o ilk günden Müşriklerin sonunun geldiğinin ilk işareti verilmişti. Bedir Gazvesi, Uhud Gazvesi. Hendek Gazvesi ve Mekke’nin Fethi derken hem müşriklerin tarihin harabelerine gömülme işlemi gerçekleşir hem de Mekke ve Medine sınırlarını aşan yeni fetih hareketlerine yelken açılır.  Öyle ki Kur’an-ı Mu'ciz-ül Beyan’ın ışığı cihana dalga dalga yayıldıkça iki büyük imparatorluk (Bizans ve İran) vahyin gücü karşısında adeta diz çöküp bir anlamda hizaya gelir pozisyon almışlardır. Hizaya gelip Kur’an’ı muhatab almaya mecburlar da zaten.  Çünkü birinci kaynak başucu kitabımız Kur’an’da ehli kitap dışlanmaz, aynı zamanda tüm peygamberlere hürmet gösterip iman etmemiz öğütlenir. Hatta Kur’an ayetlerine baktığımızda ehli kitaptan olan kadınlarla evlenmeye de müsaade vardır. Kur’an’dan sonra ikinci kaynağımız Peygamberimiz (s.a.v)’in uygulamalarına baktığımızda ise Bedir Savaşı sonrasında her on Müslüman’a okuma yazma öğretmelerine karşılık savaş esirlerine serbest bırakma hürriyeti tanıması gibi uygulamalarda söz konusudur.  Ki,  bu uygulama İslam’da fidyeyi necat (kurtuluş bedeli) olarak karşılık bulur. 
             Anlaşılan o ki, Yüce Müberra dinimizin öğretileri propaganda türü şişirilmiş yöntemlerle kitlelere nakşedilmez, bilakis hakikat ne ise aynen harfi harfine kitlelere doğrudan birebir ikna yöntemiyle aktarılarak nakşedilir. Zira Hz. Ömer (r.a) Hıristiyan hizmetçisine İslâm'ı anlatmış anlatmasına ama her defasında hizmetçisi her bu yöndeki telkinlerine kulak asmamıştır. Hani zorla güzellik olmaz ya,  Hz. Ömer (r.a)’da aynen her hangi bir dayatma teşebbüsüne tevessül etmeksizin  "Dinde zorlama yoktur" (El-Bakara 256) ayet-i celilenin mana ve ruhuna sadık kalaraktan hizmetçisini anlayışla karşılaşmıştır.  Hatta ömrünün son demlerinde halife sıfatıyla zimmîlerin haklarına riayet edilmesi hususunda vasiyet etmeyi ihmal etmediği gibi hizmetçisini vefatı anında azat etmiş bile. Anlaşılan tüm insanlığın İslâm’ın bu engin hoşgörüsünden alması gereken daha nice ibretlik dersler vardır. Gönül ister ki, Batı dünyası bir an evvel peşin ön yargılarından sıyrılıp İslâm’a ‘Muhammedilik dini’ yaftalamasından vazgeçe de hidayet bula. Ama gel gör ki, batılı olmak bu ya, dün nasıldıysalar bugünde aynılar, bir türlü iflah olmayacak şekilde huylu huyundan vazgeçmeyecek haldeler. Düşünsenize batı dünyası âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’in hasta olan bir gayrimüslimi ziyaretinden bile bihaberdir. Sadece hasta ziyaretinden bihaberler mi, bir bakıyorsun Peygamberimiz (s.a.v)’in bizatihi Yahudi’nin ikram ettiği sudan içip birde bunun üstüne  "Allah seni güzelleştirsin" diye dua edişinden de bihaberler. Onlar İslam’ın enginlere sığmaz hoşgörüsünden bihaber ola dursunlar,  hiç bilmiyorlar ki,  o şahsın yüzünde edilen o duanın yüzü suyu hürmetine ölünceye kadar ağarmış beyaz bir kıl görülmediği bilgisi çoktan İslam tarihinin altın sayfalarında yerini alır da (et-Teratib I - 2).      
       Velhasıl-ı kelam; tüm insanlığa ışık kaynak olup hayat bulacağı tek reçete Kur’an-ı Mu'ciz'ül Beyan’dır.
       Vesselam. 
 

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4190/kuran-i-mucizul-beyan

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

06.08.2020 Nebi ve Resul
30.07.2020 Kur’an’dan İlham Alıp Asrın İdrakini Aydınlatmak
23.07.2020 Kur'an-ı Muciz'ül Beyan
09.07.2020 Vahy'in Soluğu
02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
06.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
07.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
03.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM