Dr. Mehmet Güneş’in kaleminden; “Gül’e Arz-ı Hâl” (1)

Eklenme Tarihi: 03.07.2020 05:00:33 - Güncellenme Tarihi: 10.08.2020 11:05:44

Gönül(kalp) medeniyetinden nasıl uzaklaştık, Eşya Medeniyetinin nasıl zebunu olduk, Aziz dostum-kardeşim Dr. Mehmet Güneş’in muhteşem edebi üslubuyla kaleme aldığı; “Gül’e Arz-ı Hâl”-I makalesini herkesin okumasını öneririm.

Her hâlimize ve hâl-i pür-melâlimize

Senin muttalî olduğunu bilerek;

şefkat ve şefâat talebimizi bir daha dile getirerek

ahvâlimizi Sana arz-ı hâl ediyoruz Yâ Resûlallah (s.a.v.)...

Ey Âlemlere Rahmet olan Efendim!..

Müslümanların çok çetin imtihanlara tâbî tutulduğu, “Îmanın bir kor, elde tutmanın çok zor olduğu” ve insanlığın buhranlar içinde bunaldığı âhir zamanda yaşayan bizler; her işimizde Seni rehber edinmeye, her alanda Seni örnek almaya, Senin ahlâkınla ahlâklanmaya, Senin bildirdiklerine hakkıyla tâbî olmaya ve Senin bize bıraktığın; “Bunlara sarılırsanız kurtulursunuz. dediğin “İki Emânet”e bütün benliğimizle sâhip çıkmaya bugün artık her zamankinden çok daha fazla muhtacız.   

Çünkü Sen; dünyaya teşrifinle bütün insanlığı ebedî saâdet iklimine ulaştıran, küfrün katran siyahı gecelerini kutlu bir dâvetle nurlu sabahlara kavuşturan, ümmet olma şerefiyle müşerref kıldığın beşeriyeti Rahmânî güzelliklerle buluşturan ve en zor meseleleri bile emsâlsiz bir fetânetle çözüp, geçit vermez dağları en doğru yoldan ve en kolay şekilde aşan “Gâye İnsan”, “Ufuk Peygamber” ve “Sultân-ı Enbiyâ” olan Yegâne Rehber’sin.

Ey İnsanlara En Büyük Nîmet Olan Efendim!..

Senden firâr ettiğimiz, bize bıraktığın emânetlere sâhip çıkamadığımız için, ışığımızı kaybettik ve yüzyıllar var ki beyhûde yere müjdeli şafakların yolunu gözledik. Sana olan dil yakınlığımızın hâl uzaklığı arttıkça, zifirî karanlıklara daha çok gömüldük. Senin gölgenden ayrılıp, şeytânî tuzakların kollarına düştük ve akla-hayâle gelmez perîşânlıklar bölüştük. Uçsuz bucaksız nefs çöllerindeki fânî sevdâlar ve seraplar için yollara dökülen ve bu sahrâların dayanılmaz fırtınalarında rûhunun omurgaları yerinden sökülen bizler; Senden ayrı düşünce, yaratılış gâyemizi ve mukaddes değerlerimizi de pây-mâl ettik…

Senden gurbete düşen bizler; Senin insanlığa tebliğ edip, en mükemmel bir biçimde temsil ettiğin ve Sahâbe-i Kirâm’a eksiksiz bir şekilde tedris ettirdiğin; ..Allah (c.c.) indindeki yegâne din olan İslâm..”ın rûhundan yüzyıllardan beri habersiz yaşadık. Seni hayatında yaşatamayan bizler; gaflet, dalâlet, cehâlet ve ihânet sarmalına dolanıp, dünyevî çıkarların ve nefsânî arzuların ihtiras bataklığına doğru yol alarak, Senden ve Senin bize bıraktığın emânetler olan “Kur’an ve Sünnet”ten her geçen gün daha çok uzaklaştık...

“Yeryüzünde riyâ, inkâr, hiyânet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

‘Ebû Leheb öldü!’ diyorlar;

‘Ebû Lehep ölmedi’ Yâ Muhammed;

Ebû Cehil kıt’alar dolaşıyor!..

Neler duydu şu dünyada

Mevlid’ine hayran kulaklarımız;

Ne adlar ezberledi, Ey Nebî,

Adına alışkın dudaklarımız...

Artık; yolunu bilmiyor,

Artık; yolunu unuttu,

Ayaklarımız!

Kâbe’ne siyahlar

Yakışmamıştır Yâ Muhammed

Bugünkü kadar!”

Sensiz bütün emeller elem olup kavurdu bizi… Sensizlik yaktı yüreğimizi… Senin yokluğunda hep hüznü, acıyı, çileyi, ıstırâbı, kahrı ve hüsrânı yudumladık. İçimiz yandıkça, çöl sıcağında susuz kalan, kızgın güneş altında perîşân olan ve deniz suyuyla susuzluğunu gidermeye çalışan bir insana döndük… Yandıkça tuzlu su içtik, içtikçe daha çok yandık… Ne yazık ki, yüreğimizin neden yandığını ve içimizdeki yangının niçin azalmayıp arttığını bir türlü anlayamadık.

İçimizdeki yangınları söndürmek için; Senin işâret buyurduğun hak yola değil; ya bâtıl düşüncelere, ya yanlış ve art niyetli yorumlara, ya da sûretâ Kur’ân ve Sünnet çizgisinde görünen istikametlere yöneldik. Değer yargılarımızı, mihengimizi ve ölçülerimizi yitirdiğimiz için, şifâ diye sunulan zehirleri devâ bildik.

Nefsini terbiye etmesi gereken bizler, nefsimizin terbiyesine (!) girdiğimiz için, ne hazîndir ki, Senden öğrendiğimiz güzellikleri bir bir hebâ ettik. İç ve dış dünyamızda nefsimize hoş gelen yeni putlar edinerek ve bunlara yeni elbiseler giydirerek, yeniden ‘eski câhiliyye’nin modern yollarını tuttuk. Senden uzaklaşarak yeni bir fetret devri yaşayan ve ne yazık ki modern câhiliyyenin pagan değirmenine devamlı su taşıyan bizler, vahyin nazarî ve amelî plândaki en son ve en büyük rehberinin “Gül” olduğunu, “Gül” kokusunun Cennet’e ulaşan yolun istikamet levhâlarını oluşturduğunu ve Rızâ-i İlâhî’ye ancak Allah Resûlü(s.a.v.)’nün işâret buyurduğu “İz” tâkip edilerek vâsıl olunacağını yüzyıllardır unuttuk. Her geçen gün artarak devam eden Senin yokluğun, gözlerimizdeki nedâmet çağlayanlarını sele dönüştürmesi gerekirken; Senden uzaklaşan bizler, yüreğimizdeki ‘semâvî aşk odu’nu, ‘dünyevî nefs odunu’na tebdîl eyleyip yaktık ve gönül dünyamızı ateşler içinde bıraktık.

Ey Ümmetine Her Hâli Sünnet Olan Efendim!..

Senden sonra, yeniden yanılarak yine yanlış ateşlerde yandığımız için, içimizdeki yangınlar yüreklerimizi “bir kızıl goncaya” döndürdü, fakat gönüllerimizi gül bahçelerine tebdîl eylemedi, rûhumuzu serâpâ çöl ve tevârüs ettiğimiz hasletleri de bir avuç kül eyledi... Senin hicranınla tüllenen her mevsim, hep hazân oldu yüreklerimize... Sensiz geçen yıllar, asırlardan beri hep hüsran dağıttı bize...

Sensiz, gölgelerimiz hep ayaklarımıza dolandı. Yüreklerimiz, hep fânî sevdâlar için yandı. Sensizlik kuruttu sevdâ yaylasının kırmızı güllerini... Sensiz, aşkı ve sevdâyı anlatan kelimeler mânâsını yitirdi. Asırlardır, aşkı anlatan her söz bir “kıyl ü kâl” oldu. Ve kalpler, “Muhammed’siz muhabbetten” neşet eden dünyevî sevdâların yeşerttiği çakırdikenleriyle doldu.   

Sensizken, gönül tellerimize dokunan mızraplar kırıldı. Sensizlikten buz tutan vuslat besteleri, hep hicran güftelerine sarıldı. Senden uzaklaştığımız için, rahmet düşmez oldu gönül toprağına. “Mihrican değdi” kalbimizde sakladığımız “Gül” yaprağına. “Gül”süz baharlar, ağlamayan kara bulutları sardı başımıza ve gülistanken haristana döndürdü sevdâ bahçelerimizi. Yarınlara postalanmış umut mektuplarımız, Sensizken ümitsizlik girdâbına düşürdü bizi.  Ve Senden uzaklaştığımız için, güllerimiz hep kokusuz, kokularımız hep “Gül”süz kaldı asırlardan beri...

Ve Senin Sünnetine ittibâ edenler,

“Dermân aradım derdime,

Derdim bana dermân imiş!..

Bürhân aradım aslıma,

Aslım bana bürhan imiş!..”

diyerek derdi dermân bildiler ve

“İnsan-ı kâmil olmaya,

Lâzım olan irfân imiş!..”

fehvâsıyla cennet-âsâ baharlara yol buldular.

Fakat “Nerden gelip nereye gittiğini” anlamayanların, “Gül”ün gölgesinden ayrılıp gidenlerin ve çölün nârını “Gül”ün nûruna tercih edenlerin derdine, Senden başka hiç kimse dermân olmadı / olamadı / olamazdı.

 

Ey Nûr-u Sübhân Efendim!..

Kur’ân’dan uzaklaşmanın ve Seni hayatımızdan çıkarmanın elim bir netîcesi olarak ne yazık ki îmanımız zayıfladı, bîatımız sarsıldı, tevekkül ve teslîmiyet dallarımız kırıldı, “kavram haritalarımız” ayaklar altına serildi.  Senin yokluğunda; ellerimiz, dillerimiz, hâllerimiz ve yollarımız günah vâdîlerinin kömür karasıyla karardı; şâirin dediği gibi “Kâbe’ne siyahlar yakışmamıştı” hiç bugünkü kadar… 

Senin yokluğunda; aşkımız, dünyevî mahbûplar peşinde koşarken küllenmeye; muhabbetimiz, Muhammedî sevdâlardan habersiz dillenmeye; îtikadımız, Sünnet’ten âzâde kalarak hâllenmeye yüz tutarken, nefsânî arzularımız şâha kalkıp gönlümüze ve aklımıza hükmetti. Sensizliğin gözyaşları günahkâr gecelerden yankılanan yanık çığlıklar içerken, yüreklere gittikçe büyüyen süveydâlar demir attı.  Senden ve Senin tebliğ ettiklerinden cüdâ düşenler, Senden uzaklaştığı ölçüde; asliyetini, âidiyetini, asâletini, istikametini, inancını ve insanlığını da yitirmeye başladı...

Senin yokluğunda hayatın ışığını kaybedenlerin bahtına; asırlık gecelerin dipsiz karanlıklarına doğru çâresizlik içinde çağlamak, bitmez-tükenmez belâ tünellerinde karalar bağlamak, “Gül” muhabbetine muhtaç olan yüreğini hicran ateşiyle dağlamak ve yağmur gözlü dervişler âzâde kendi günahlarına ağlamak düştü.

“Gül” kokusunun yayılmadığı, “Gül” muhabbetinin duyulmadığı diyârlarda gökkubbeyi geceler sardı. Ufuklarımız pustan, yüreklerimiz pastan, gönüllerimiz yastan bir türlü kurtulmadı.  Çünkü şaşmayan, şaşırtmayan, emrolunduğu gibi dosdoğru olan ve bizleri Muhabbetullah ufkuna ulaştıran tek pusulanın; Kıble mihenkli, Sünnet âhenkli “Gül” pusulası olduğu inancı İslâm Dünyası’nda yüzyıllardan beri hep nisyâna terk edildi.

Sonu Sana varmayan soru ve cevaplar arasında; Î’lâ-yı Kelimetullah sevdâmızın sürûru,  medeniyet tasavvurumuzun nûru ve “Gül”den tevârüs ettiğimiz “akl-ı selîm” şuûru da kaybolmaya yüz tuttu. Senin kokunu, rengini, ahlâkının âhengini, mîzan ve mihengini kaybeden hayatımız, yaşanılabilir bir hayat olmaktan çıktı. Ne yazık ki, değer yargılarını ve “anlam haritaları”nı kaybeden, Nebevî ölçülerini yitirdiği için tefrikaya düşen ve zâlimlerin çizmesi altında inim inim inleyen İslâm coğrafyasının dört bir yanı da kan gölüne dönüştü… Ve bin bir türlü felâket Müslümanların başına üşüştü…

Şimdi; Seni hayatımızın dışında tutmanın kahreden ıstırâbını, en onulmaz acılara dûçâr olarak yaşıyoruz Müslüman coğrafyalarda.  Senin yokluğunda; şeytanın müritleri; kîni, gururu, tefrikayı, tembelliği, saltanatı, haksızlığı, vefâsızlığı ve düşmanlığı yeşerttiler aramızda...

Vahiy ikliminden uzaklaşan, Senin ahlâkî, adlî, idârî, iktisâdî, içtimâî ve askerî ilkelerinden âzâde kalan  “kardeşlerin”; fesat, nifak, kavmiyet, cehâlet ve atâlet rüzgârlarında, hazan değmiş yapraklar misâli sararıp soldular ve İslâm kardeşliğini unutup darmadağın oldular. Senden cüdâ düşenler, şeytânî tuzaklara çok çabuk aldandılar.  İhtiras ateşinde yandılar, dünyaya sevdâlandılar, münâfıkların desîselerine kandılar ve birbirlerine düşüp parçalandılar.

Ey Lütf-u Rahmân Efendim!...

Asırlar var ki bizler; Senin bir tebessümünün binlerce bahara bedel olduğunu bilemediğimiz gibi, Senden firak düşmenin; dayanılmaz bir hicran, ebedî bir hüsran, hitâmsız bir gece ve her harfinde binbir ıstırabın kıyâma durduğu azap dolu bir hece olduğunu da ne yazık ki doğru-dürüst anlamadık / anlayamadık…

Ey Cânıma Cânân Efendim!...

Hâlimiz perîşan… Bizim ahvâlimiz;

“Gûş etmiş idi o sergüzeşti            

Âteş yemi üzere mûm keştî”

(Ateş denizinde mumdan gemiler olduğundan;

Başa gelecekleri önceden işitmişti.)

 

dizeleriyle anlatılan bir sergüzeşti terennüm ediyordu dilimiz,  ancak; “Yolu ateş deryâsına ulaşıp” ciğeri püryân olan, ama Senin yolunda ol/a/mayanların mâcerâsına benziyordu hâlimiz… Ateşle imtihân olduğumuz ve “Ateş denizini mumdan gemilerle geçmeye çalıştığımız” bu âhir zamanda; Sensizliğin dayanılmaz acısını, Sensizlik depremiyle şerha şerha olmuş sînemizin en hafî köşelerinde duyarak ve perîşân yüreğimizin her bir hücresinde hüznün her rengini hissederek yaşadık/yaşıyoruz.

 

Senin tebliğ ettiğin emir ve nehiyleri günlük yaşantımıza ve içtimâî hayatımıza âmir kıl/a/madığımız, Senin gösterdiğin yolda sâbit kal/a/madığımız, Senin sünnet-i seniyyelerine hakkıyla tâbî ol/a/madığımız ve “akleden kalbin” ışığını “akl-ı selîm” ile bul/a/madığımız için,  fert ve toplum olarak çok büyük bunalımlara ve buhranlara düştük/düşüyoruz.

Nebevî ahlâk ile yaşamadığımız için; iç ve dış dünyamızdan cümle güzellikler firâr ettiği gibi,  fizîkî coğrafyamızdan da her türlü huzur terk-i diyâr eyledi. Mücrim bir ümmet olarak kendi günâhımıza hayıflansak da; yüzümüz yok kimseden şikâyet etmeye… Çünkü biliyoruz ki Senden uzaklaştığımız için istikbâlimiz karardı ve kendi ellerimizle ikbâlimize “perde-i zulmet” çekildi.

Ey Hâfız-ı Furkân Efendim!...

Seni hayatın merkezine koyamayan, “Gül” kokusunun nâmütenâhî güzelliklerini rûhunda duyamayan, Senden ve Senin öğrettiklerinden uzaklaşan ve mâsivânın girdabına yaklaşan bizler, İslâm’ın; ahlâkî, insânî, irfânî ve medenî güzelliklerini terk eylerken; taklit ve tefrika sâhillerinde zaman öldürüp, bid’at ve hurâfe okyanusuna doğru dolu-dizgin yelken açtık. “Gül”den ayrı düştüğümüzden/düşürüldüğümüzden dolayı biz Müslümanlar; şeklî, nefsî, lafzî ve câhilî alanlarda yeni rekorlar kırmak için birbirimizle yarıştık/yarışıyoruz.

Senin gölgende kalamadığımız, Senin gösterdiğin istikamette karar kılamadığımız, Senin her sâhadaki “üsve-i hasene” olma özelliğini hakkıyla bilemediğimiz için; İslâm’ın top-yekûn bir hayat nizâmı, Senin de bu hayat nizâmının “en güzel örneği”, “canlı tefsiri” ve “en mükemmel temsilcisi” olduğunu anla/ya/madığımız gibi, Seni anla/ya/mayan idrâkin en büyük idrâksizlik olduğunu da idrâk edemedik.

Böyle olunca da; “Gül” hicranıyla kanayan ve ateşler içinde yanan gönül dünyamızdan asırlardır hep hüzzam nağmeleri döküldü. Sen gidince hayatımızdan, İslâm coğrafyası gibi yüreğimiz de paramparça oldu. Sensizliğin solgun yüzünden arta kalan vîrân coğrafyamızın perîşân hâliyle birlikte, geride yalnız koyu bir hüzün kaldı. Ve  Kur’ân-ı Kerîm’in özünü, rûhunu ve gâyesini şuur plânında idrâk edemediğimiz, sünnet-i seniyyeyi gerçek mânâsıyla kavrayamadığımız ve Seni hayatımızda hakkıyla yaşatamadığımız için;

“Azîz-i vakt idik  a’dâ zelil kıldı bizi,

Esîr-i bend ü belâ vü sefil kıldı bizi”

(Zamanın azîziydik, düşman bizi zelîl eyledi,

Belâ ağına esir düştük ve bu bizi sefil eyledi.)

dizeleri asırlardır dilimizden hiç düşmedi.

  

Ey İnsanlığın Medâr-ı İftihârı!..

İnsan olma haysiyetini Seninle yeniden bulan ve İslâm olma izzetine Seninle kavuşan bu garip ümmetin başına ne geldiyse Sensizlikten geldi. Senin yokluğunda, fitne rüzgârlarına mâruz kalan yüreklerdeki kardeşlik çiçekleri sararıp-soldu…

Ne acıdır ki; “Aynı bedenin farklı âzâları” olması gerekenler, birbirlerinin dilinden anlamadı, biri diğerinin derdini dert etmedi, kalpleri aynı aşk için atmadı, aynı sevdâları gütmedi, aynı Kıble’ye baş koysalar da, aynı dâvâda saf tutmadı… Sensizlik depremiyle târumâr olan ümmetin birliği ve dirliği kalmadı. “Bir olması, iri olması, diri olması” gereken Ümmet-i Muhammed; Allah (c.c.) ve Resûlü(s.a.v.)’nün men ettiği kavmiyetçilikler, küffârın masa başında ihdâs ettiği “harita”lar ve onların kabîle kültürü üzerine inşâ ettiği “devletçik”ler yüzünden birbirine düşman kesildi ve İslâm coğrafyası paramparça oldu…

Ne yazık ki, Allah (c.c.) ve Resûlü(s.a.v.)’ne itâat etmeyip birlik rûhunu kaybeden, “çekişmeye girip gücünü yitiren ve zayıflayıp yılgınlığa düşen” bu ümmet; hep ezilen, sömürülen, zulüm altında inleyen, dayanılmaz çileler çeken ve en ağır acılar içinde yüzen; kendi elleriyle derileri yüz/dür/ülen bir “yığın” hâline geldi...

Ümmetin; kaç parçaya, kaç fırkaya, kaç mezhebe, kaç hizbe… ayrıldığının ve ayrışt/ırıld/ığının çetelesini tutmaya artık sayılar yetmez oldu… “Allah’ın ipine” sarılmayan ve Senin Sünnetinden ayrılanlarda ne mecâl, ne kuvvet, ne şuur, ne de uhuvvet kaldı…

Bizler, tefrikaya düşüp birbirimize saldırmaya devam ederken; modern Ebreheler İslâm şehirlerine demir fillerle hücum etti, ama ne yazık ki artık Müslümanları koruyacak Ebâbiller de yoktu…  Üstelik bu coğrafyada; modern Tâgutlardan, asrî Nemrutlardan, çağdaş putlardan, îman cellâtlarının emrindeki mankurtlardan ve küffârın dümen suyundaki angutlardan geçilmiyordu… Hâl böyle olunca, İslâm kardeşliği de, Müslüman kimliği de, tesânüt de, yardımlaşma da, ahlâk da, irfan da, edep de, hayâ da örtüsünden soyundu…

Ne hazindir ki, Senden uzaklaşmamızın netîcelerinden birisi olan ve  “izm”lerin kölesi hâline gelmemize  sebebiyet veren ideolojiler, yâni “idrâkimize giydirilen deli gömlekleri” değişmez savaş kıyâfetlerimiz oldu…

Senden uzak kalan yüreklerimiz; maddenin, makamın, şöhretin, servetin, riyânın, sû-i zan’ın, yalanın, haramın, yâni mâsivânın istîlâsına uğradı. Dünya dağdağasına düşen ve dünyanın işgâline uğrayan bir kalbin sâhibi olan bizler; ne yazık ki Kur’ân’ı ve Sünnet’i “aklederek”, “fikrederek” ve “asrın idrâkine söyleterek”  idrâk edemedik… Böyle olunca da, inancını şuur plânında yaşayamayan Müslümanların günah karasına boyanan hayatı, asırlık gecelerin siyah perçemlerinde asılı kaldı. Hayat Kitabımız olan Kur’ân’-ı Kerîm; ya alıp okunmaması için kütüphânelerimizin el uzanmayacak en yüksek yerine kaldırıldı; ya da yılda bir kez ziyârete açılan ve kat kat bohçalar içinde muhâfaza edilen “Sakal-ı Şerîf” misâli, işlemeli kılıflara sarılarak saklandı ve el sürülmez oldu…

Ayrıca Yüce Dînimiz; bir yandan özne değil nesne hâline getirilip, hayatın dışına çıkarılarak belli alanlara hapsedilmeye çalışılırken; öte yandan da, dîni mihrâptan yıkmayı amaçlayanlar tarafından; hem Protestanlaştırılmak, hem de sekülerleştirilmek istendi… Bu sebeple; Abdullah  İbn-i Sebe’nin vârisleri, ‘dindarlara kindar’  olan sözde din adamları, Kur’ân’ı Sünnet’ten, Sünnet’i de Kur’ân’dan ayırmaya çalışan “kitap yüklü” teologlar ve çağdaş “Mescid-i Dırâr”lar inşâ etmeye uğraşan oryantalistler hep kesâfet kesbetti bizim coğrafyalarımızda…   Bütün bunlara ilâve olarak, bâzılarımız da -bilerek ya da bilmeyerek- “Din’de reform” terânelerine destek çıktı ve “reformistleri” hiç yalnız bırakmadı…      

Hâl böyle olunca, bize bıraktığın dîni tanınmaz hâle getirdik... Senden ayrı düşünce, her şeyimiz asliyetini kaybederken, bizler de asâletimizi yitirdik… Işığın doğudan yükseldiğini, “Gül” kokusunun Kıble’den geldiğini bilmemize rağmen, ya hep batıya gidip bâtılla buluştuk, ya da kuzeye yöneldik ve materyalist rüzgârlara mâruz kaldık… Yanlış vâdilerde dolaşan bizler, raflarımızda unuttuğumuz hazînemizin anahtarını yâd ellerde arar olduk…

Ey Varlığın En Büyük Îtibârı!..

Asırlardır Senin âsûde gölgeni terk ettiğimiz için ateşler içinde yandık. Bizler; şafaksız gecelerde “fecr-i sâdık”ları beklerken, “fecr-i kâzip”lere kandık. Yıllar yılı Sana yâr olduğunu sandığımız ağyara inandık. Artık  “Bir yılan deliğinde bir kez değil defâlarca ısırılmaktan” bıktık-usandık… Ve Senin gösterdiğin Kıble Ufku’ndan uzaklaştığımız için her adım başında bir kere daha aldandık/aldatıldık…    

Bizler; Senin işâret buyurduğun istikameti terk etmekle, gönüllerimizde sevgi çiçekleri yerine, kin tohumları yeşerttik.  Senden sonra, “sevgi” kelimesinin sesli harflerini tükettik ve sevgiyi yâd ellere sevk ettik… Dünyayı kalbine koymuş bir hâlde Hak Yolu’nun menzîlini arayan bizler; belki ihlâsla yola çıktık, fakat “Gül”ü hakkıyla rehber edinmediğimiz için devamlı yoldan çıktık... Ya “Doğru Yolun Sapık Kolları”nı mesken tuttuk veya “çıkmaz sokak”lara saptık…   Ya da “Allah (c.c.) ve Resûlullah (s.a.v.) yolunun dışındaki bütün istikametler bâtıldır” düstûrunu bağıra-çağıra söyledik, fakat serlevhâ ettiğimiz bu sözü; ne hayatımıza yansıtabildik, ne içini doldurabildik, ne de söylediklerimizi slogan boyutunun ötesine geçirebildik…

Yıllar yılı idrâksizliğin kefenini giydirdik tertemiz duygularımıza… Sensizlik, alıp götürdü bizi kalabalıklar içindeki şuursuzluğun simsiyah yalnızlığına… Yüzümüzü Senden çevirdiğimiz için yüzümüz hiç gülmezken, baharı bekleyen düşlerimiz de hep hazan besteledi Senin yokluğunda…

Zâten yıllar önce, “Pek Hazîn Bir Mevlid Gecesi”nde Sana seslenen ve Senden istimdât eden Âkif’imiz;

“Yıllar geçiyor ki, Yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvâh, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki Şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allah için, Ey Nebîyy-i ma’sûm,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
İslâm’ı bırakma böyle mazlûm.”

dizeleriyle hâlimize tercümân olmuş ve duygularımızı fazla söze hâcet bırakmayacak bir biçimde dile getirmişti.

Ey “Gül” Medeniyeti’nin Mîmârı!..

Kur’ân ve Sünnet’i hayatımızın merkezine koy/a/madığımız için; hayatımızı İlâhî mesajın emirlerine göre düzenleyip yaşa/ya/madığımız için; dûçâr olduğumuz her türlü yanlışlığı, İlâhî Mesaj’ın hiç yanıltmayan rehberliğinde bütün netîceleriyle birlikte ortadan kaldır/a/madığımız için; inandığı gibi yaşamanın iddiâsında bulunup, îfâsını yap/a/madığımız için, “Emrolunduğu gibi dosdoğru” ol/a/madığımız için karanlıklar içinde bunaldık…

Yâ Rabbe’l-âlemîn!.

Senin aşkından mahrûm bırakma bizi… Lütfeyle ne olur; Habîb-i Zîşan’ın aşkına soldurma boynu bükük ümitlerimizi…  “..Ey Rabbim!.. Doğrusu bana indireceğin her hayra (lütfuna) öylesine muhtâcım..” ki…

 

 

 

Gel Ey Efendiler Efendisi!..

 

Bir tebessümünle hitâma erdir, yüzyıllardır bir türlü bitmeyen eyvâhlarımızı... “Gül Devri”nde olduğun gibi, hayatımıza yeniden hayat ol ve  yeniden dindir gözü yaşlı âhlarımızı...  Bir kez daha doğ ufkumuza Ey Nûr-i Dilârâ! Asırlık gecelerin ardından yeniden müjdeli şafaklara erdir sabahlarımızı...

 

Efendim!..

Yeniden Sana ilticâ etmek isteyen, fakat “Gül” yüzüne bakacak yüzü olmayan biz isyankâr ve firârî ümmetin hâl-i pür melâlini ve şefâat talebini Zekâi Dede’nin diliyle arz ediyoruz:

“Garîk-i bahr-i isyânem şefâat Yâ Resûlallah,

Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat Yâ Resûlallah…”

(İsyan denizine garkolmuşum, şefâat eyle Yâ Resûlallah,

Nefsine esir olmuş nâdânım, şefâat eyle Yâ Resûlallah.)

. . .

“Esselâtü vesselâm ey hâdi-i cümle ümem,

Essalâtü vesselâm ey sâhib-i lütf-u kerem…”

(Ey ümmetlere doğru yolu gösteren, Sana salât ve selâm olsun,

Ey lütuf ve kerem sahibi olan Sana salât ve selâm olsun.)

 

Gel “Ey Sevgili!.. En Sevgili!..”

“Gül” Yetimleri’ne her iki cihanda lütfeyle, lâyık olmasak da bizlere kerem eyle ve selâmınla müşerref kıldığın “âhir zamandaki kardeşlerine” şefâat eyle…

Hatm-i kelâmı, ilk mısrâı bir îtirâf, ikinci mısrâı da bir af talebi olan güzel bir beyitle yapalım:

İlâhî!..

“Ettikse de bin türlü meâsî ve menâhî,

Lütfet, kerem et; çün keremin nâmütenâhî…”

(Bin türlü günah işledik ve men edilmiş olan şeyleri yaptıksa da,

Allah’ım Sen bize lütf u kerem eyle, çünkü Sen keremi sonsuz olansın.)

Dr. Mehmet GÜNEŞ

 

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4157/dr-mehmet-gunesin-kaleminden-gule-arz-i-hal-1

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

10.08.2020 “Şehîd-i Âlâ ve Gâzî-i Nâmdar” Enver Paşa
06.08.2020 Bence de Meral Akşener ve Arkadaşları Evine Dönmeli…
04.08.2020 Başarı Belediye Başkanlarına, Başarısızlık B. Meclisine Yazar…
02.08.2020 Hacc’ın Mânâsı, Derûnumuza ve Dünyamıza Bakan Yönleri-II
31.07.2020 Bayramlar Kaf Dağının Ardında Kaldı!...
30.07.2020 Haccın Mânâsı, Derûnumuza ve Dünyamıza Bakan Yönleri – I
28.07.2020 Bakalım Ayasofya Devasa Sorunlara Çözüm Olacak mı?
24.07.2020 Türkülerimiz;Vatanlarının Bir Türküsü için Canlarını Feda Eden İnsanlar Vardı…
17.07.2020 Çok Şükür Zincirler Kırıldı ve Ayasofya İbâdete Açıldı
03.07.2020 Dr. Mehmet Güneş’in kaleminden; “Gül’e Arz-ı Hâl” (1)
29.06.2020 Hamza Yerlikaya’ya Açık Mektup
17.06.2020 “Velî” Bir Türk Milliyetçisi: Dündar Taşer
15.06.2020 Güzel İcraatları Alkışlamak Vicdani Sorumluluğumuzdur, Kartal-Pençe Opr. Hayırlı Olsun
13.06.2020 Seçimle gelenlerin vatanı satma hakları mı var?
08.06.2020 Türk Şiiri'nin ve İdeâlizmin Son Efsânesi, 'Abdurrahim Karakoç'
06.06.2020 Lambadaki Alevi Üşüten Adam, Ruhun Şad Olsun
26.05.2020 20. Asrın “Çile” Harmanı Necip Fazıl’ı Anıyoruz
25.05.2020 Dr. Mehmet Güneş'in kaleminden 'Bayram Duası'
24.05.2020 Akit TV’den Ahmet Davutoğlu’na Salvolar…
15.05.2020 'En iyi' hatta 'İyi' olmanıza hiç gerek yoktur!...
14.05.2020 Türk Dil Bayramı ve Hançerlenen Türkçemiz
10.05.2020 Anneler Gününde Bir Kadının Hezeyanları!
10.05.2020 Dr. Mehmet Güneş’in Kaleminden: Annelerimiz
06.05.2020 Bu Günlerde Türkiye Nasıl Bir Sınav Veriyor?
03.05.2020 Dr. Mehmet Güneş'in kaleminden; 3 Mayıs 1944 Türkçülük Günü
30.04.2020 Kûtü'l- Amâre Zaferimizin 104. Yıldönümü Kutlu Olsun...
29.04.2020 Bu virüs, Korona’dan daha tehlikeli!
28.04.2020 Dr. Mehmet Güneş ve Makalesi; “Türk Kimdir, Türk Olmak Nedir?”
25.04.2020 Bir Büyük Âlim, Gerçek Bir Mütefekkir ve “Altın Beyinli” Bir Millî Mürşid
18.04.2020 Yaşat Ermeni’yi, Öldürsün Türk’ü
03.04.2020 “Biz bize yeteriz” mi, “Biz size yeteriz” mi olmalıydı?
25.03.2020 Şehadetinin 11'inci yılında, arkadaş seçtiklerini görsen ağlardın!...
19.03.2020 Yârdan geçilir, serden geçilir ancak Çanakkale’den geçilmez!
16.03.2020 “Ülkü Denen Nazlı Gelin”e Sevdâlı Bir Güzel İnsan: Hüseyin Aras
14.03.2020 Rütbesiz Bir Mareşal: Gâlip Erdem
13.03.2020 Bir efsaneyi anarken… O, başka korona virüslerle mücadele etti
23.02.2020 Ülkücü katili Büyükelçi atandı, ağlamak istiyorum!...
21.02.2020 Havada savaş kokusu var…
10.02.2020 Sen Kimsin ya… Derhal istifa et; Rumların, Amerika’nın yetiştirmesi…
31.01.2020 Gelecek Partisinin geleceği!...
31.12.2019 Muhsin Yazıcıoğlu’nun doğum günü birkaç güzel anı, birkaç satır yılbaşı…
30.11.2019 Bir Ülkü Çınarını daha yolcu ederken?
21.11.2019 Muhteşem iki Röportaj?
10.11.2019 81?nci Yılında Atatürk?ü Anarken Saldırılar?
13.10.2019 Aykırı seslerin değil, Dua ve Birliğin zamanı
19.09.2019 Diyarbakır?da Tiyatro?
12.09.2019 Kanla olgunlaştırılan Darbe: 12 Eylül
06.08.2019 Köprüler, otoyollar millete zulüm!...
17.07.2019 Ankara?nın gündemi: Yeni partiler ve erken seçim
14.07.2019 15 Temmuz, Öncesi ve Sonrası
09.07.2019 'İnsanı Düzeltmeden Yargıyı Düzeltemezmişiz' Gaflet?
01.07.2019 AKP ve ?Tek Adam Rejiminin? Sonu mu?
19.06.2019 Savaş Kapımızda, Orduyu Terhis mi Ediyorsunuz?
03.06.2019 Bayramlar Anlamını Yitirdi?
28.05.2019 Tayyip Erdoğan?ın Ülkesinde?
15.05.2019 Benim Tarafım Belli, Ya Siz Kimden Yanasınız?
07.05.2019 YSK ve Akıl Tutulması?
23.04.2019 Yeni Parti-Partiler yolda, AKP yolun sonu mu?
21.04.2019 Mansur Yavaş?a Açık Mektup?
07.04.2019 Zenginleşen belediye başkanı istemiyoruz!...
02.04.2019 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerini kim kazandı?
26.03.2019 Muhsin Başkan?la ilgili çok ilginç bir anı
18.03.2019 Türkiye?de yeni bir partiye ihtiyaç var mıdır?
10.03.2019 'Varlık-yokluk kuyruğu? tartışmaları ve asıl sorun?'
04.03.2019 Ankara?nın kurtuluşu Mansur Yavaş
25.02.2019 Bu konuda Erdoğan haklı, ancak?
21.02.2019 Yurdun ozanı susturulursa, ezanı da susturulur?
15.02.2019 Kendini unutan adam Ozan Arif?
05.02.2019 "Evet, Türkiye?nin bir ?Beka Sorunu? var!...