20. Asrın “Çile” Harmanı Necip Fazıl’ı Anıyoruz

Eklenme Tarihi: 26.05.2020 08:28:29 - Güncellenme Tarihi: 10.07.2020 18:19:43

DOĞUMUNUN 116. HAKK’A YÜRÜMESİNİN 37. YILINDA 20. ASRIN “ÇİLE” HARMANI

(Doğumu: 26 Mayıs 1904 - Ölümü: 25 Mayıs1983)

Dr. Mehmet güneş’in kaleminden

O; Türkçeyi emsâlsiz bir mahâretle kullanan, kelimeleri bir kuyumcu titizliliğiyle işleyip taçlandıran,  infilâk hâlindeki yanardağlar gibi için için yanan, rûhu fırtınalı ummanlar gibi dalgalanan, engin muhayyilesiyle has şiirin şafağına dayanan ve “her mısraı bir şiir mecmuası” olan “Sultânü’ş-Şuarâ”ydı.

O; çölleşen fikir dünyamıza düşünceleriyle hayat veren, kandilleri sönmeye yüz tutmuş bir kubbenin rûhunu kalemiyle ateşleyen, kendimize âit mukaddes rüyâlar görmemiz için  “küllî bir tefekkür şuuru” oluşturmayı hedefleyen ve yeniden câmi merkezli bir medeniyet inşâ etmeyi gâye edinen müstesnâ bir mütefekkirdi.

O; hem tasavvuf deryâsının derinliklerine dalan, hem de şâirliğin zirvesine ulaşan; mekânla zamanı,  ezelle ebedi, idrâkle sezgiyi, akılla duyguyu, coşkuyla ritmi, biçimle âhengi birleştiren; fikrî yazılarında sanatkârlığını tebârüz ettiren, sanat eserlerinde de mütefekkirliğini terennüm eden çok çaplı bir edipti.

O; mücerret düşünme kabiliyeti, mücerredi müşahhas sembollerle ifâde etme tarzı, nev’i şahsına münhasır üslûbu ve kendine has orijinal cümleleriyle Türk nesrini kıyâma durduran, makâlelerini çarpıcı ifâdelerle şâha kaldıran ve müthiş hitâbetiyle kitleleri heyecanlandıran, çöle dönmüş vatan coğrafyasının şiir ve düşünce iklimini suya kavuşturan muazzam bir kalem ve kelâm erbâbıydı.

O; kendine has tarzı, büyülü anlatımı, estetik kaygıları, sembollere yüklediği mânâların modern yansımaları, zıtlıkların âhengini ortaya koymadaki ifâde gücünün ulviyeti, metafizik derinliği, kelime zenginliği,  fikrî ve felsefî alanlardaki düşünce bütünlüğüyle kendine has bir nesir dili inşâ eden mükemmel bir nâsirdi. Yâni o; halefi ve selefi olmayan bir şâir, bakış açısı ufukların ötesine nâfiz bir mütefekkir, benzersiz üslûbu olan bir nâsir ve çok iyi bir hatip olduğu gibi;

“Allah, Resul aşkıyla yandım, bittim, kül oldum,

Öyle zayıfladım ki, sonunda herkül oldum.”

diyerek iman, aşk ve samîmiyeti tasavvuf neşvesiyle billurlaştıran, “Lâle”ye müştak “Gül” muhabbetiyle hayatı anlamlı kılan ve “Vasiyeti”nde belirttiği gibi; “Allah ve Resul aşkının yanık bir dîvânesi” olan bir inanç şâhikasıydı.

O; maddede vârolan ihtişâmın sırrına eren, maddenin esrârında Allah(c.c.)’ın azâmetini gören, madde-ruh problemini iç âlemindeki coşkuyla bütünleştirip, zekâsının kıvraklığı sayesinde tadına doyulamayan muazzam bir anlatımla dile getiren, yazılarındaki söz dizilerini alışılmışın dışındaki güzelliklerle ziynetlendiren, “uçurum uğultusuna benzer şiir üslûbu”yla kullandığı her kelimenin başını döndüren,  muhteşem dizeleriyle şiirimizin “Selimiye”sini “Çile”yle binâ eden, “Biz şiiri îman için bilmişiz ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçtiği bin bir yol ağzı biliyoruz” diyerek poetikasını en veciz bir biçimde ortaya koyan ve;

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış,

Mârifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.”

diye çok net bir biçimde anlatan büyük bir sanatkârdı.

O; herkesin kullandığı kelimelere hiç kimsenin tasavvur edemediği anlamlar yükleyerek çarpıcı nüanslar kazandırmış, her cümleye yeni bir ufuk açmış, duyguları söylenebilme imkânlarının son haddine yükselterek dile getirmiş, insan muhayyilesinin müntehâsını zorlayacak ifâdeleri terennüm etmiş muhteşem bir erbâb-ı kalemdi. Bu yüzden o; isminin müterâdifi olan “Üstad” sıfatını kâmil mânâsıyla hak etmiş,  hiç boşluk bırakmadan, hatta taşacak bir biçimde üstad kelimesinin içini bihakkın doldurmuş ve hatta üstad sıfatı bile o’nu ifâde etmek için yetersiz kalmıştı. Çünkü üstad kelimesi, Hâşim’in ifâdesiyle, ehliyetin son olgunluk mertebesi olup “dâhînin bir derece aşağısıydı.” O; üstad kavramını aşan birisi, hakkıyla ifâde etmek gerekirse ‘Üstadların Dâhîsi’, ya da ‘Dâhilerin Üstâdı’ydı.

O; kâbiliyetinin, özelliklerinin, üstünlüklerinin ve dehâsının farkında olan ve bu konuda hiç de mütevâzılık göstermeyen, aksine mütehâkkim olan, kendini beğenen ve kendine güvenen bir insandı. Hayatı boyunca rûhundaki cezbesi hiç eksilmeyen, yüreğindeki coşkusu hiç durulmayan, hitabetindeki hükmedici üslûbu hiçbir şartta zevâl bulmayan, enerjisi hiç tükenmeyen, yazılarında ve özel hayatında da otoriter tavrından hiç tâviz vermeyen güç bir adam, hükümranlığını her an hissettiren güçlü bir adam ve  “öz vatanında parya” muamelesi gören “Mâsum Anadolu”nun sesi olmuş kalem ve kelâm gücü her zaman ve zeminde zirveleri tutmuş, zâlimler karşısında her zaman dimdik durmuş ve yaşarken klasik olmuş mağrur bir edipti.

O; mağdurların, mâsumların, mazlumların safında yer aldı, çiğnenen mukaddesat ve unutturulmak istenen millî değerler için mücâdele verdi ve her zaman zora tâlip oldu. O; İslâm’ı müdafaadan aslâ geri durmadı, “emniyet-mahkeme-cezaevi” arasındaki baskılardan hiç çekinmedi, fikir kılıcını çekerek fildişi kuleleri tek başına yıkmaya çalıştı. O, Türk milletinin akıl almaz bir zillet içinde boğulmasına karşı isyan etti; baş koyduğu yolda tatmadığı eziyet, görmediği cefâ, çekmediği çile kalmadı.  Dûçâr olduğu baskı ve zulümler karşısında azâmetinden, asâletinden, cesâretinden, celâdetinden, metânetinden ve izzetinden hiçbir zaman tâviz vermedi. O; mahcup tavırlı Müslüman bir kitleye, zâlimler karşısında nasıl bir mağrur duruş sergilenmesi gerektiğini tebliğ ve temsil eden ser-âzâd bir kahramandı.

O, İslâm’ı yok sayan, millî değerlerimizi göz ardı eden zihniyete karşı ciddî, tutarlı ve seviyeli ilk hesaplaşmayı başlatan korkusuz bir şâir ve mütefekkirdi. O’nun mısrâları ilkbahar çiçeklerinin üzerine yağan rahmet misâli gönüllerimize damlarken, nesri de inkârın buz dağlarını bir ağustos güneşi gibi eritmek için vakur bir duruş sergileyen, “Tarihteki yobazların” yobazlıklarını recûliyet eksikliği göstermeyen gür bir sesle dile getiren ve entelektüel bir muhalefeti kendinden emin bir tavırla başlatan bir mücâdele insanı ve bir polemik ustası olan  millî bir  münevverdi.

O; İslâm’ın özünü anlayan ve anlatan, yaratılış gâyesini idrâk edemeyen hiçbir muhâkemenin idrâksizliğin ötesine geçemeyeceğini bilen ve bildiren, İslâm’ın topyekûn bir hayat nizâmı olarak kabul edilmesi gerektiğini kavrayan ve kavratan, hayâtın ve ölümün murâkabesini eserleriyle en güzel bir biçimde yapan ve yaptıran, aksiyonsuz bir îmana düşüncelerinde aslâ yer vermeyen, nesillerin fikir yoksulluğunu hayatı boyunca telâfi etmeye çalışan ve bütün eserlerinde “olağan”ın ötesine geçerek, “Aşkın” olanla, yâni  “Müteâl” olanla irtibâtımızı sağlayan bir tefekkür zirvesiydi.

O; şiirdeki tartışılmaz büyüklüğünün yanında; birçok konuya derin vukûfiyeti olan bir muharrirdi. O; el attığı her alanda şahikalaşmış,  üç hâneli rakamlarla ifâde edilen telif eserlere imza atmış, keyfiyette olduğu kadar kemiyette de Türk edebiyat ve tefekkürünün yüzünü ağartmış, her edebî türde; şiir, tiyatro, hikâye, din-tasavvuf, roman, mîzah, polemik, biyografi, tarih, inceleme deneme, fıkra, makâle, fikir, felsefe ve tefekkür sahalarında “yüz cildi geçen kitaplık çapında” eserler vermiş bir velût yazardı.  O;  katıksız bir îman şâiri,  müstesnâ bir yazar, muhteşem bir sanatkâr, dâhî bir mütefekkir, muazzam bir hatip, gerçek bir münevver, yılmaz bir inanç âbidesi, ideâlist bir aksiyoner, tâvizsiz bir dâvâ adamı ve başlı başına bir “Mektep Adam”dı.

O; bütün şiirlerini hece vezniyle yazmış, millî veznimize kentli bir muhtevâ kazandırmış; modern şiir ölçüleriyle, insanın kâinattaki yerini, hayatın soylu acılarını, iç âlemin gizli duygu ve ihtiraslarını, ölüm ve ölüm ötesini, madde ve ruh problemlerini, ebedî dünyayı ve “Sonsuz’a varmayı” anlatmıştı.    O; bastığı “Kaldırımlar”a, baktığı,  “Yol Kesen Aynalar”a, duvarları yaralı “Otel Odaları”na, “ölüm çanından acı” bulduğu kampana seslerine, “kesik çığlıklı” trenlere, içinde “insanların gözünde bir kartal” olan “Bacalar”a, hülâsâ haricî âlemin her şeyine çile nazarıyla bakmış, yağmurda bile “kanını boğan bir ipliğin” çilesini çok çarpıcı mısralarla tasvîr etmişti. O, şiirlerinde; “boşluğu ense kökünde” gezdiren insanın  “kızılca kıyâmet” kopartarak “öz ağzından kafatasını kusmasını”“kül ettiği can elmasını” terennüm ederken çok orijinal söz gruplarını ve sıra dışı benzetmeleri Türk şiirine kazandırmış ve sürekli infilak hâlindeki bir yanardağ gibi edebiyatımıza çok parlak ve unutulmaz dizeler armağan etmiş, “her şiirinde, hatta her mısraında kendisini aşmış” bir söz sultanıydı.

O, ömür boyu “Ölümsüz Gerçek”in peşinden yürüyen, “ağrıyan akıl dişi”nin ilacını arayan, “göklerin kamçısıyla yediği dayaklar” sebebiyle metafizik gerilimler yaşayan, suyun kaynağında susuzluk çeken bir mustaripti. O; İslâm’ın nâmütenâhi ikliminde kendine gelmesiyle, Allah Resûlü(s.a.v.)’nün izinde doğru yolu bulmasıyla ve Abdülhakîm Arvâsî(k.s.)’nin rahlesinde irşâd olmasıyla  “Mutlak Hakîkati” en güzel bir biçimde anlamış, “Sonsuzluk Kervanı”yla  tasavvufun ruhlara sükûnet veren âsûde iklimine vâsıl olmuş ve  muazzam bir mensur na’t olan “Çöle İnen Nûr”u kaleme almış ve Kâinâtın Solmayan Gülü’ne şiir diliyle “Esselâm” demiş, “Gül” gönüllü “Hilâl” bakışlı mustarip bir bahtiyârdı…

O; şiirde farklı bir çıkış yaparak çağımızın buhranlarını dile getiren, Yunus’un derûnî sesinin, Fuzûlî’nin yakıcı nefesinin, Nedim’in sevgisinin, Nef’i’nin öfkesinin, Nâbî’nin hikmetli söyleyişinin, Şeyh Gâlip’in İlâhî aşkının, Zîyâ Paşa’nın hicvinin, Abdulhak Hâmid’in metafizik ürpertisinin, Mehmet Âkif’in dînî duyarlılığının, Yahyâ Kemâl’in tarih şuurunun terkibini yapan ve  “Ağzımızda anamızın ak sütü”  olan güzel Türkçe’mizi çok efsûnkâr bir biçimde “hâlis şiir”le buluşturan ve bu yüzden de “Sultânü’ş Şuarâ” unvânını her yönüyle hak eden dâhî bir îman şâiriydi.

O; sadece şâirane hayallerin peşinde olan, depresif tiyatro densizlikleriyle vakit geçiren, sathî düşüncelerle zaman öldüren bir edip değildi. O, sürekli infilak hâlindeki bir yanardağ olup; ufuklarımızdaki zifiri karanlığı fecr-i sâdıka çevirecek olan tek istikâmetin Kıble olduğunu dünyaya haykıran bir volkandı. O; öyle bir erbâb-ı kalemdi ki; kalemi sadece ufukları zorlamakla kalmaz, ufkumuzda olup da göz ardı edilenlerle birlikte, ufuk çizgimizin ardındakileri ve Mâverâ’dan gelen lâhutî esintileri de en lâtif ifâdelerle dile getirdi. O;  ilgi çekici bir hayatın, müstesnâ bir sanatın ve sıra dışı bir şahsiyetin sâhibiydi. O, “şiirdeki kudreti ve bir dâvâ adamı olarak samîmiyeti naif taraflarını setreden”; yazdıklarıyla yaşadıkları arasında  ‘kendini arayan’ nev’i şahsına münhasır bir insandı.

O; inanılmaz medler ve cezirler, inişler ve çıkışlar yaşayan, buhranlar geçiren, fırtınalar atlatan, iç dünyasındaki hafakanları dağıtmak için fikir çilesiyle baş başa kalan nev’i şahsına münhasır bir yazardı. O; insan ve toplumun içinde bulunduğu sıkıntıları, çatışmaları, psikolojik hâlleri, eşyâ ve tabiatın künhüne vâkıf olmak için yaşanan hafakanları, ölüm gerçeği karşısında kulun acziyetini, mustarip “ben”in yalnızlığını, “ben” içinde yaşanan çatışmaları, hesaplaşmaları ve çözüm yollarını gösteren bir tefekkür burcuydu.

 

O; Kur’ân eğitiminin yasaklandığı, elifin bile darağacına çekilmek istendiği o zulüm devirlerinde mangal gibi yüreğiyle ortaya çıktı, her türlü tehlikeyi göze alarak sesini yükseltip küfre giden yolların yanlışlığını anlattı. O; hayatının hiçbir döneminde zâlimlerin hiddetini çekmemek için kısık sesle yapılan duâların gizli âmincisi olmadı; “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” demenin ötesine geçip, zindanları umursamadan insanlığı kurtaracak tek yolun “İlâhî nîzâm” olduğunu en yüksek perdeden ve en gür biçimde haykıran bir yiğit adamdı.

O, büyük kalabalıkları teshir edebilen mükemmel bir hatipti. O’nun gür sesi ve müthiş hitâbet gücü dinleyenleri büyüler, gönülleri dalgalandırır, konuya hâkimiyeti, felsefî derinliği ve millî yorumlarıyla muhataplarını etkiler, kısa sürede ruhlara nüfuz eder, meydanları aşka getirirdi.  O, “kimseye benzemeyen ve şerik kabul etmeyen” tâvizsiz bir kişilikti. O; yılmayan bir irâde, tükenmeyen bir enerji, eğilmeden dimdik ayakta duran, “erişilemeyecek bir zekâ, ihtiraslı bir benliğe sâhip olan ve kendinden emin bir yalçın dağdı.  O; bir ömür kalemini inancının emrine vermiş, gerektiğinde muhatabına noktasız, virgülsüz hitap etmiş, devamlı yazmış ve konuşmuş, en güçlü rakiplerini dahi kısa sürede yıldırmış müthiş bir polemik erbâbı, taşı gediğine koyan hazır cevap bir insan ve müthiş bir nüktedandı.

O, Batılılaşma maceramızı en güzel bir biçimde ve en basit ifâdelerle anlattı. O; “Benim adım Bay Necip, babamınki Fâzıl Bey” dizesiyle ciltler dolusu bir kitabın anlatabileceği gerçeği; bu kadar yalın, bu kadar çarpıcı ve bu kadar hüküm verici bir şekilde bir mısrada ifâde etti. “Ana hazinesinin anahtarını ceketinin astarında kaybetmiş” Güneş’i başka iklimlerde arayan Doğu Âleminin tahlilini yaparken “Doğunun doğuşu”nu dile getirdi… “Batılaşma” çabalarının yanlışlığını ve zilletten kurtuluş çâresinin İslâm Medeniyeti’nde aranması gerektiğini tek cümlede özetledi.  O’na göre bütün mesele; İslâm’ın aydınlık ikliminde eşyâ ve hâdiseleri yeniden değerlendirmek, “Batıyı Doğuyla beraberce lif lif en mahrem köklerine kadar”  çözmek, demet demet toplamak,  düğüm düğüm çerçevelemek ve “yekpâre bir inanış, görüş ve ölçülendiriş  manzûmesi” hâlinde “Büyük Doğu” ideâlini bayraklaştırmaktı. O; bilip de farkında ol/a/madığımız güzellikleri, unutturulmak istenen bize ait değerleri, unutulmaz bir biçim ve çok etkili bir tarzda bizlere anlatırken;,bu günkü geldiğimiz noktayı da üç katlı bir ev sembolüyle, her katın durumunu bir nesle hasrederek târif etti, üç katta 80 yılın tahlîlini en çarpıcı bir biçimde ortaya koydu, sehl-i mümtenî tarzıyla bir mîzân çıkardı ve müthiş bir “Muhâsebe” yaptı.

O, karanlık devirleri aydınlatmış, kendini bütün varlığıyla inancına adamış,  “Türk’ün ruh köküne bağlı yeni bir gençlik”  yetişmesi için çıra gibi yanmış,  beyinlere ve gönüllere ışık tutmuş, gençliğe istikâmet vermeyi başarmış, millî kalarak evrenseli yakalamış “fırtına gibi bir adam” ve “mağlubiyeti aslâ kabul etmeyen” tekebbür âbidesi bir fikir ve aksiyon kasırgasıydı.

O;   “Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir” diyerek fikirde aksiyon arayan, “aksiyon düşmanı fikir adamı, dişleri sökülmüş ve pençeleri törpülenmiş bir sirk aslanı kadar merhamet telkin edicidir”  hükmünün “Çerçeve”sini çizen ve aksiyonerliğini hayata geçirirken;

“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes

Ey kahpe rüzgâr artık nereden esersen es.”

 

diyen ve “Allah!” demenin yasak edildiği dönemlerde en yüksek perdeden “Yâ Allah! Bismillah!” diyerek aksiyonerliğini hayata geçiren, aristokrat duruşlu bir dâvâ adamıydı.

      O;   “hor, öksüz ve büyük” olan bir dâvânın “mukaddes yüküne” bir ömür boyu “rütbe” ve “mal” beklemeden “hamal”lık yaptı. O, “Öz yurdunda garip, öz vatanında parya” durumuna düşürülenlerin kısıl/a/mayan sesi oldu. O, solan ümitlerimizi yeşertti... Ulvî bir gâyeye yönelmenin mutluluğunu tattırdı bizlere...  O; “Allah yolunun divânesi” olan “Anadolu” insanına; güvenilmesi gerekenle, yapılması icâp edeni anlatmak için:

“Yol O’nun, varlık O’nun, gerisi hep angarya;

Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk. Sakarya!..”

dizelerini haykırdı. O, bizim her alandaki sancaktarımızdı... O, çilesini çekmediği, bedelini ödemediği bir dâvânın dâvâcısı değildi. O;  inancını yılmadan savunan bir insan olarak sayısız tâkibata uğramış, dokuz defa “Taşmedrese” görmüş, dört yıla yakın bir süre “Medrese-i Yusufiye”de kalmış, inancının çilesini çekmeyi şeref bilmişti. O; hiç ümitsizliğe düşmemiş, yenilgiyi ve alt edilmeyi aslâ kabul etmemiş;

“Mehmet’im sevinin başlar yüksekte,

Ölsek de sevinin, eve dönsek de,

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte,

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir,

Gün doğmuş-gün batmış ebed bizimdir”

diye haykırmış, zafere bütün kalbiyle inanmış ve her zaman ümitvâr olmuş yılmaz bir alperendi.

       O, Anadolu insanının derûnunda -küllenmiş olsa da- bütün saflığıyla yatan İslâm’ın ihyâ edilmesi gerektiğine gönülden inanan muttaki bir Müslümandı. O; “Yiğit, düştüğü yerden kalkar”, “Yitik, kaybedildiği yerde aranır” anlayışına sahip olan bir ideâlistti.  O; “Dışı pırıl pırıl Türk, içi alev alev İslâm; içi dışına hâkim, dışı içine köle” diye târif ettiği gençliğin Anadolu’da yeniden ayağa kalkması ve medeniyet tasavvuru olan bir hareketin yeniden kendi “ruh köküne” sahip çıkması gerektiğine bütün kalbiyle îman eden gerçek bir mücâhitti.

       O; “Büyük Doğu Marşı”nda ifâde ettiği gibi; “Allah’ın seçtiği kurtulmuş millet”e mensubiyetle müftehir olan; Büyük Doğu’daki “Cevap Hazırlayınız!” başlığıyla neşrettiği bir yazısında; “Soyumuzla, sopumuzla, derimizle, rûhumuzla, îmanımızla mensûbu olduğumuz aziz Türk Milleti’nin hak ve haysiyet dâvâcısıyız” diye bütün cihâna haykıran Maraşlı bir Oğuz Türkü’ydü.

O;Biz, evvelâ ve ana gaye olarak ciğerlerine kadar Müslüman, sonra dibine kadar Türk ve sonra sapına kadar erkek insanlarız.” diye târif eden,  “Biz, gerçek Türk varlığının, Türk tarihinin, Türk ruhunun son ihtiyat akçesiyiz” diyen, “Büyük Doğu Marşı”nda “Ölümsüz kahraman Türk”ü  “Allah’ın seçtiği kurtulmuş millet”  diye vasfeden ve;

“Yürü altın nesli, o tunç Oğuz'un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yoklu izinden git, KILAVUZ'un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!”

 

dizeleriyle Türklüğün yüceliğini bütün cihana bir marş ile îlan etmenin yanında; “Nutuklarımı Türkçe söylüyorum, yarın öldüğüm zaman da affımı Türkçe isteyeceğim!” diyerek, “Türkçe” sevdâsını dile getiren, “Türklüğüyle iftihar eden” ve göğsünü gere gere “ Türk’üm” demekten gurur duyan “hâlis bir Türk”tü.   

 

O; “Türk’ün ruh kökü”nü kıyama durdurmak için bir ömür vakfetmiş ve “Kanlı Sarık” isimli Kars’ın kurtuluşunu anlattığı tiyatro eserinde;

 

“Ne Haçlı, ne Şaman Türk,

Müslüman, Müslüman Türk…

Ölümsüz kahraman Türk,

Yeni yurtta yaman Türk,

Her şey Türk’tür orada;

Mekân Türk’tür, zaman Türk…”

 

mısralarını kâğıda dökerek milliyetçiliğin ve Müslüman Türk’ün ne demek olduğunu çok net bir biçimde dile getirmiştir. O;  “Bizim milliyetçiliğimiz; İslâm’a bağlı Türk ruhunun, buy mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce  hususiyetlerinin milliyetçiliği!.. Ve işte cihan ölçüsünde milliyetçilik” demiş ve bu konudaki düşüncelerini; “Allah ve Resûlü’nü en çok sevdiği, yahut en çok seveceği, yahut da en çok sevmeye memur edeceği için; Türk’ü sevmek, onun şahsî ve kavmî ruh hazînesini bu aşk zemininin üzerine serpiştirmek ve bütün zaman ve mekân boyunca bu rûhu geliştirmek, kalıplaştırmak, billûrlaştırmak ve maddeye nakşetmekten ibâret olan üstün milliyetçilik; rûhî muhtevâ dışı ırk ve kavim sebebine değil, rûhî muhteva içi ırk ve kavim neticesine bağlı o mefkûredir ki, usul ve sistemini de her millete veren, böylece darlık ve hasislik çemberini kıran, dünya çapında bir yenilik belirten ve hudut içinde hudutsuzluğa ulaşan büyük oluşun en gerçek yapıcısıdır.” diye çok veciz bir biçimde ifâde etmiştir

 

O; “Türk’de bozulan ancak Türk’de düzelebilir. Türk’de düzelince de her yerde düzelir ve her yeri düzeltir.”  demiş, “Türk’ün ruh kökünü kurutanlara lânet…” etmiş, “Ne mutlu Türk yaratıldım, Müslüman yaşadım diyene…” ifâdesini kullanmıştır. O;  “Ülkücüler” isimli yazısında ülkücü hareket hakkındaki düşüncelerinin “Çerçeve”sini çizerken de şu tespitleri yapmıştır: “Türk’e, her şeyden önce İslâm’a, tarihe, an’aneye, maddesi ve mânâsıyla Türk’ün ruh köküne saldıran, mânâda Moskof veled-i zinâlarının karşılarına aldığı hedef, bugün sadece Ülkücüler... ...Allah’ın, ülkücülere lâyık gördüğü fedâkârlık nasibine tam lâyık olmaları için elimizden geleni yapalım ve şimdilik, özlediğimiz neslin fideliğini onlardan başka hiçbir zümrenin vâdetmediğini bilelim…”  “Rapor” hâlinde yayınlanan “Hitâbe”de ise şunları yazmıştır: “Sana Türkçü ve kafatasçı gözüyle bakıyorlar... Onlara, sen İslâm’a girdikten ve onda eridikten sonraki Türk’ün Türkçüsü ve kafacısı olduğunu göstermek borcundasın... ..Mutlaka bilmek lâzımdır ki, Türk, Müslüman olduktan sonra Türk’tür. ..Allah’ın selamı Türk’ün istikbâlini kurtaracakların üzerine olsun..”   

 

O; “Allah, ıstırabını çektirmediği şeyin nîmetini vermez” dediği için devamlı çileye tâlip oldu, çile çekti ve; bir yanda yaşadığı hafakanların çilesini şiirleştirdi ve;

“Ateşten zehrini tattım bu okun.
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok) un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.”

 

derken; öbür yandan da cemiyetin yaşadığı bütün sıkıntıların ızdırâbını yüreğinde duydu ve;

 

“Kazanda su kaynasa sanki ben pişiyorum,

Bir kuş bir kuş öldürse ben can çekişiyorum.”

dizelerinde anlattığı o târifsiz çileyi tâlim etti.

O’nun hayatından hiç eksilmeyen “tefekkürün çile hâline gelmesi”, insanlığın yetiştirdiği çok büyük dâhîlere münhasır bir hâlettir. İşte bu hâlet-i rûhiye bütün ihtişâmıyla; Üstad’ın hayatında, sanatında ve düşüncelerinde tezâhür etmişti. O’nun çilesi, bedeninin çektiği ıstırapların çok ötesinde olan; ruhta, gönülde ve beyinde yaşanan “Uykusuz Baş”ın, “Kan pıhtısı takkeli saçları yoluk kafa”nın “Belâ”lar “Rüya”lar, “Azap”lar, “Tabut”lar, “Vehim”ler, “Zehir”ler, “Korku”lar, “Dönemeç”ler “Sayıklama”lar, “Hafakan”lar, “burkuntular”, “zonklamalar”, “kanlı kıymıklar” ve “mukaddes azaplar”ın, sorular içindeki soruların at koşturduğu derûnî bir tefekkür çilesiydi.    O’nun bedenen dûçâr olduğu sıkıntılar, mücâdele zorlukları, karşı karşıya kaldığı yokluklar, uğradığı haksızlıklar, cezaevinde çektiği çileler; tefekkür çilesine göre bir hiç mesâbesindeydi.   O;  çehresinde sayılamayacak kadar çok çile çizgisi olan, çektiği ruh ve fikir çilesini bütün eserlerine yansıtan, çileyi yaşayan, çile içine yeni bir “Çile” parantezi açan ve 79 yıllık çileli bir ömrün “Çile”sini “hayâl kanatları kan içinde”  kalarak kaleme alan ‘20. ASRIN ÇİLE HARMANI’ydı.

Hâsıl-ı kelâm O, “Bir mısraı, bir millete şeref vermeye yetecek” katıksız bir îman şâiri ve “Sultanü’ş Şuarâ”; edebiyatın birçok sâhasında zirveyi yakalamış dâhî bir nâsir;  “Çöle İnen Nur”dan ışıklar dererek beyinleri ve gönülleri aydınlatmış Nakşî bir mutasavvıf; “İslâmiyet’in emir subaylığı” diye özetlediği “Büyük Doğu” ideâline sevdâlı nesiller yetişmesi için ömrünü vakfetmiş vakur bir mü’min; XIV. İslâm asrında, İslâm’ın asırlar sonrası için de câri olacak; dînî, târihî, içtimâî, edebî ve fikrî muhasebe ve murâkabeler yapmış büyük bir mütefekkir; yüreğinde evrensel soluklar taşıyan, “Türk’ün ruh köküne bağlı” müstesnâ bir münevver;  kendini bütün varlığıyla İslâm dâvâsına adamış muazzam bir hatip; metafizik idrâk içinde yoğrulmuş velut bir edip; savunduğu fikrin fiilî mücâdelesini en zor dönemlerde vermiş ideâlist bir aksiyoner; inancının “Çile”sini çekmiş çilekeş bir mücâhit; bir dâvâ âbidesi; bir inanç şâhikası; bir kahramanlık destânı; başlı başına bir mektep ve tek başına bir ordu olan ‘ÜSTAD NECİP FÂZIL KISAKÜREK’ti.

Üstad Necip Fâzıl; 26 Mayıs 1904 tarihinde doğmuş, 79 yıllık bir ömre nasıl sığdırıldığı akıllara durgunluk veren108 telif esere, kendi ifâdesiyle “kitaplık çapındaki” çok önemli eserlere imzâ atmış, yaşadığı döneme damgasını vurduğu gibi, ölümünden sonra da şiirleri, kitapları, fikirleri ve hâtıraları “çağların ufkunda çınlayarak” hayatiyetini devam ettirmiş; “Beriden ötelere; Esselâm! Esselâm! Esselâm!” demiş, yeni nesillere yeni selâmlar bestelemiş; bir gül mevsiminde, bir Berat Kandili arefesinde ve bir Cuma gecesi;

“Ne var ki pazarlığa girişecek ecelle;

Sermâyem tek kelime, Allah azze ve celle.”

 

“Noktalama”sında ifâde ettiği bir hâlet ile “Her kapıda ağlayıp, o kapıda gülümse”mek aşkıyla;

“Geliyorum!

Tülbent içinde çenem;

Eski kütükte senem;

Geliyorum!”

demiş ve demiş ve 26 Mayıs 1904 günü dünyaya gelen Üstad 25 Mayıs 1983 günü Rahmet-i Rahmân’a kavuşmak için Âlem-i Cemâl’e şehbâl açmıştır. Bir başka ifâdeyle söylersek, Üstad Necip Fâzıl; doğumundan bir gün önce ölmemiş, ölümünden bir gün sonra doğmuştur.

İnsanoğlunun şu fânî dünyadaki sevinci de, çilesi de elbette gelip geçer, elbette bir gün biter; ama Üstad’ın altın işlemeli “Çile”si asırlar boyu yaşayacak, yeni nesillerin gönül sevincine, fikren istikâmet bulmasına ve “Türk’ün ruh kökünü” yeniden idrâk etmesine vesile olacaktır… Bu sebeple “Meçhûller caddesinin bu kimsesiz seyyâhı”na kimsesiz olmadığını gösterelim… “Vasiyet”inin son cümlesinde: “Beni de Allah ve Resûl aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divânesi olarak arada bir hatırlayınız!”   diyen Üstad Necip Fâzıl’a vefâ borcumuzu ödeyelim ve O’na “Vasiyet”i mucibince hediyeler gönderelim.

  Ve Üstad’ın “Dövün” şiirindeki;

“Ben ölünce etsin dostlarım bayram,

Üst üste tam kırk gün, kırk gece düğün

Açı doyurmaksa kabirde meram

Yemeğim Fâtihâ, günde beş öğün”

mısralarından ilhâm alarak, onu hiç olmazsa “arada bir” yâd edelim, talebini yerine getirelim ve “Fâtihâ”sız bırakmayalım...

Cenâb-ı Hakk, Necip Fâzıl Kısakürek’e kandım diyene kadar rahmet eylesin. Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in şefkat ve şefâati Üstâdımızın üzerinden hiç eksilmesin;  kabri nûr, rûhu şâd, mekânı Cennet, makâmı âlî olsun...  Âmîn!..                                                                             

                                                                                                    Dr. Mehmet GÜNEŞ

 

 

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4057/20-asrin-cile-harmani-necip-fazili-aniyoruz

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

03.07.2020 Dr. Mehmet Güneş’in kaleminden; “Gül’e Arz-ı Hâl” (1)
29.06.2020 Hamza Yerlikaya’ya Açık Mektup
17.06.2020 “Velî” Bir Türk Milliyetçisi: Dündar Taşer
15.06.2020 Güzel İcraatları Alkışlamak Vicdani Sorumluluğumuzdur, Kartal-Pençe Opr. Hayırlı Olsun
13.06.2020 Seçimle gelenlerin vatanı satma hakları mı var?
08.06.2020 Türk Şiiri'nin ve İdeâlizmin Son Efsânesi, 'Abdurrahim Karakoç'
06.06.2020 Lambadaki Alevi Üşüten Adam, Ruhun Şad Olsun
26.05.2020 20. Asrın “Çile” Harmanı Necip Fazıl’ı Anıyoruz
25.05.2020 Dr. Mehmet Güneş'in kaleminden 'Bayram Duası'
24.05.2020 Akit TV’den Ahmet Davutoğlu’na Salvolar…
15.05.2020 'En iyi' hatta 'İyi' olmanıza hiç gerek yoktur!...
14.05.2020 Türk Dil Bayramı ve Hançerlenen Türkçemiz
10.05.2020 Anneler Gününde Bir Kadının Hezeyanları!
10.05.2020 Dr. Mehmet Güneş’in Kaleminden: Annelerimiz
06.05.2020 Bu Günlerde Türkiye Nasıl Bir Sınav Veriyor?
03.05.2020 Dr. Mehmet Güneş'in kaleminden; 3 Mayıs 1944 Türkçülük Günü
30.04.2020 Kûtü'l- Amâre Zaferimizin 104. Yıldönümü Kutlu Olsun...
29.04.2020 Bu virüs, Korona’dan daha tehlikeli!
28.04.2020 Dr. Mehmet Güneş ve Makalesi; “Türk Kimdir, Türk Olmak Nedir?”
25.04.2020 Bir Büyük Âlim, Gerçek Bir Mütefekkir ve “Altın Beyinli” Bir Millî Mürşid
18.04.2020 Yaşat Ermeni’yi, Öldürsün Türk’ü
03.04.2020 “Biz bize yeteriz” mi, “Biz size yeteriz” mi olmalıydı?
25.03.2020 Şehadetinin 11'inci yılında, arkadaş seçtiklerini görsen ağlardın!...
19.03.2020 Yârdan geçilir, serden geçilir ancak Çanakkale’den geçilmez!
16.03.2020 “Ülkü Denen Nazlı Gelin”e Sevdâlı Bir Güzel İnsan: Hüseyin Aras
14.03.2020 Rütbesiz Bir Mareşal: Gâlip Erdem
13.03.2020 Bir efsaneyi anarken… O, başka korona virüslerle mücadele etti
23.02.2020 Ülkücü katili Büyükelçi atandı, ağlamak istiyorum!...
21.02.2020 Havada savaş kokusu var…
10.02.2020 Sen Kimsin ya… Derhal istifa et; Rumların, Amerika’nın yetiştirmesi…
31.01.2020 Gelecek Partisinin geleceği!...
31.12.2019 Muhsin Yazıcıoğlu’nun doğum günü birkaç güzel anı, birkaç satır yılbaşı…
30.11.2019 Bir Ülkü Çınarını daha yolcu ederken?
21.11.2019 Muhteşem iki Röportaj?
10.11.2019 81?nci Yılında Atatürk?ü Anarken Saldırılar?
13.10.2019 Aykırı seslerin değil, Dua ve Birliğin zamanı
19.09.2019 Diyarbakır?da Tiyatro?
12.09.2019 Kanla olgunlaştırılan Darbe: 12 Eylül
06.08.2019 Köprüler, otoyollar millete zulüm!...
17.07.2019 Ankara?nın gündemi: Yeni partiler ve erken seçim
14.07.2019 15 Temmuz, Öncesi ve Sonrası
09.07.2019 'İnsanı Düzeltmeden Yargıyı Düzeltemezmişiz' Gaflet?
01.07.2019 AKP ve ?Tek Adam Rejiminin? Sonu mu?
19.06.2019 Savaş Kapımızda, Orduyu Terhis mi Ediyorsunuz?
03.06.2019 Bayramlar Anlamını Yitirdi?
28.05.2019 Tayyip Erdoğan?ın Ülkesinde?
15.05.2019 Benim Tarafım Belli, Ya Siz Kimden Yanasınız?
07.05.2019 YSK ve Akıl Tutulması?
23.04.2019 Yeni Parti-Partiler yolda, AKP yolun sonu mu?
21.04.2019 Mansur Yavaş?a Açık Mektup?
07.04.2019 Zenginleşen belediye başkanı istemiyoruz!...
02.04.2019 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerini kim kazandı?
26.03.2019 Muhsin Başkan?la ilgili çok ilginç bir anı
18.03.2019 Türkiye?de yeni bir partiye ihtiyaç var mıdır?
10.03.2019 'Varlık-yokluk kuyruğu? tartışmaları ve asıl sorun?'
04.03.2019 Ankara?nın kurtuluşu Mansur Yavaş
25.02.2019 Bu konuda Erdoğan haklı, ancak?
21.02.2019 Yurdun ozanı susturulursa, ezanı da susturulur?
15.02.2019 Kendini unutan adam Ozan Arif?
05.02.2019 "Evet, Türkiye?nin bir ?Beka Sorunu? var!...