Niyet Hayır Akibet Hayır

Eklenme Tarihi: 14.05.2020 05:30:30 - Güncellenme Tarihi: 11.08.2020 06:39:33

         Evet, bir mümin niyetini hayreylediğinde akıbeti de hayrolacak demektir. Zaten hak ve hakikat yolunda vuslat denen hadise ancak ömrün başlangıcındaki iyi niyetin kemale ermesine bağlı olarak vuku bulabiliyor. Hiç şüphesiz ömür boyu halis niyet üzere yaşayan bir müminin son nefesini hüsn-ü hatimeyle (güzel sonla) nihayetlendireceği muhakkak. Bir mümin düşünün ki, ömür boyu kötü niyet üzere bir hayat idame etmiş elbette ki böylesi bir müminin son nefesini su-i hatimeyle (kötü sonla)  nihayetlendirmesi kaçınılmazdır. Umut edilir ki,  tüm müminler olarak son nefesini hüsnü hatimeyle sonlandıranlardan oluruz. O halde ya nasib deyip tez elden halis niyetle Allah’ın ipine sarılaraktan yola koyulmak gerekir. Şayet tez elden halis niyetle yola koyulmazsak bizi avlamak için pusuya yatmış haramilere yem olmaktan kendimizi koruyamayız.  En iyisi mi biz, hayırlı işlerde acele ediniz hükmünce halis niyetle yola koyulalım ki, haramiler bizi daha avlamaya fırsat bulmadan yolun sonunda ışık göründüğünde beratımızı almış olalım.  Ne de olsa şu fani dünyada maddi âlemin bize sunacağı aş, ekmek, su, ziynet gibi her an tükenmeye mahkûm sınırlı metalardan başka vereceği bir şey yoktur. O halde bize Mevlana’nın deyişiyle “Bend-i sim ü bend-i zer-altın ve gümüş bendileri,  bağları…”  çözüp ayağımıza dolaşabilecek her türden dünyevi prangalardan kurtulup ebediyete mal olacak hayırlı işlere talip olmak düşer. Malumunuz, ebediyete mal olacak hayra tebdil olacak işler Allah’a abd olmayı gerektirir. Ki, Allah’a kul olmak özgürlüğün ta kendisidir. Ve bu özgürlük,  yine Mevlana’nın o güzel deyişiyle vuslat vakti geldiğinde Şeb-i Arus olarak anlam kazanır da.  Madem öyle, vuslat vaktine dek haramiler yolumuzu kesmeden ebediyete ve hayırlara kapı aralayabilmemiz için Resul-i Ekrem (s.a.v)’in ümmetine:    

     “Beş şey gelmeden önce, beş şeyin kıymetini bilin;

     -Ölüm gelmeden önce hayatın

      -Hastalık gelmeden önce sağlığın,

     -Meşguliyet gelmeden önce boş vaktin,

     -İhtiyarlık gelmeden gençliğin,

     -Fakirlik gelmeden önce zenginliğin”(Buharì, “Rikak”,3; Tirmizi, “Zühd”,25) diye öğütlediği bu beş nimetin kadri kıymetini ömür boyu kulağımıza küpe eyleyip gereğini yapmamız gerekir.

       Gerçektende Peygamberimizin beyan buyurduğu hadis-i şerifin mana ve ruhuna vakıf olduğumuzda halis niyetle ömrümüzün her karesini iyi yönde değerlendirmeye işaret vardır.  Dikkat edin her cümlenin arasında ısrarla halis niyet diyoruz, çünkü İmamı Gazali Hz.leri bu hususta şöyle der:  “Her kulun ilk vazifesi önce niyeti öğrenmek, sonra onu (niyeti)  Salih amelle sağlam bir hale getirmek gerekir.

        İşte İmam-ı Gazali Hz.lerinin bu müthiş sözlerinden anlaşıldığı üzere hayatımızın her safhasında Allah’ın (c.c) rızasını kazanmaya yönelik niyetimizi halis kılmak gerekir ki, yaradılış gayemizi sağlam temeller üzerine oturtabilelim. Yaradılış gayemizi sağlam temeller üzerine inşa ettiğimizde görülecektir ki bilhassa bu inşa faaliyeti süreci içerisinde ısrarla üzerinde durduğumuz halis niyet gerçeğinin çıkış yerinin dil değil kalp olduğu anlaşılacaktır. Madem öyle,  vuslat yoluna koyulurken ilk evvela kalpten başlamak gerekir. Öyle ya, kalpteki niyetimizi sağlama almadan yola çıkmışız neye yarar ki. Vira bismillah deyip yola koyulurken azmimizi yitirmeyelim gerisi gelir elbet. Malum,  azmetmek ya da halis niyetli olmak hiç fark etmez her iki haslette ruhu ikizi kardeş gibidirler. Nitekim namaz kılmaya azmettiğimizde iftitah tekbiri öncesi namazın ismini, farzını, vacibini ve sünnetini bilmekten tutunda imama uymak gibi bir dizi kural ve kaidelerin farkında olmakla niyet moduna geçmiş oluruz, aksi halde neye azmettiğimizin hiçbir anlamı kalmayacağından niyet etmişte olmayız. Bu arada oldu ya, namaz içi veya namaz dışı gayri ihtiyarı bir takım hal havâtırlar akla takıldığında sakın ola ki ümitsizliğe düşmeyelim, asla ne niyetimiz ne de namazımıza ziyan olur. Ama yinede bunlardan kurtulmak için istikamet üzere yaşamayı elden bırakmamak gerekir.

        Şu bir gerçek, dille niyet akla ait bir meleke faaliyetidir, ne yaptığını bilmek ve farkına varmak denen kalbi niyet ise adı üzerinde kalbe ait bir meleke faaliyetidir. Nitekim gerçek anlamda niyet kalbin karar kılmasıyla sahne alır. Dolayısıyla namaza dille niyet ettiğimizde dilin burada ki fonksiyonu kalpte üretilip karar kılınana sadece aracılık etmiş olmasıdır. Anlaşılan o ki,  kalb bilgi üretmenin ötesinde karar kılma merkezidir. İşte bu noktada niyette kalbin karar kıldığı bir veri parçası olarak dikkatimize sunulur. Nasıl mı?  Hani bazen duygu yüklü olduğumuzda hislerimize hâkim olamayıp gözyaşı seline kapılırız ya, aslında bu gözyaşı damlaları gözün bir marifeti olarak salınmaz, bilakis kalbin marifeti bir salınımdır bu. Göz sadece bu noktada sadece aracılık görevi yapmış olur. Hani bazen de pişmanlık hissine kapıldığımızda yüzümüze utangaçlık hali yansır ya, aslında bu da yüzümüzün marifeti bir yansıma değildir,  kalbin marifeti bir utangaçlık halidir bu. Aynen niyette öyledir,  yani kalbe ait melek-i veri marifeti bir keyfiyettir.

             Tabii kalbin marifetiyle gerçekleşen daha pek çok veri örnekleri verilebilir elbet,  ama burada asıl üzerinde durmamız gereken husus kalb dünyamızda kodlanmış olan  ‘niyet’ gerçeğinin farkına varmaktır. Hani kalbimizde bir şeyler doğduğunda, doğulan şey vuku bulduğunda “Benim altıncı hissim kuvvetli” deriz ya hep, aslında o altıncı his algısı kalbimizin maharetiyle üretilen önseziden başkası değildir. Ki, bu tür önseziler iç sıkıntı ya da neşe şeklinde tezahür ettiği gibi Allah’a ibadet etmeye karar kıldığımızda niyet olarak da tezahür etmekte. Zira kalbe ait en önemli melek-i sezi niyet gerçeğinde gizlidir. Derken bu sezi sayesinde kılacağımız namazların ve diğer ibadetlerin adı konulmuş olur da.

              Bir yerde niyet varsa ibadet vardır, yani niyet yoksa ibadet yok hükmündedir. Hani bir güzel söz var ya, dervişin fikri neyse zikri de o dur diye, aynen öyle de bir müminin yaptığı amelin adı neyse niyeti de o dur. Teşbihte hata olmasın kalpteki niyetin vücut bulup dile gelmesi sayesinde Yüce Allah’a ibadet ederken hangi vaktin namazının ve o namazın farz mı, sünnet mi, vacip namaz mı olduğunu ancak o zaman fark edebiliyoruz.  Böylece  fark ettiğimizde Yüce Allah’a niyet beyanımızı  takdim etmiş oluruz. Değil midir ki, Yüce Allah Kur’an’da kullarına hitap ederken akla değil doğrudan kalbe seslenmekte, o halde niyetinde doğrudan kalpten kopup Yaradan’ıyla ünsiyet kurması son derece gayet tabii bir durumdur. Kaldı ki, Kur’an ayetlerinin nuraniyetini, yani vahyin soluğunu ancak kalp hissedebiliyor. İşte bu hissiyattır ki Allah’tan gelen mesajları niyet ederekten bizi ibadete motive eder. Akla kalsa ibadet filan hak getire, o Allah’tan gelen mesajları yorumlamanın peşindedir habire. Bu yüzden ayetleri yorumlamaktan başını kaldırıp ta ibadeti akl edebilecek gücü kendinde göremez. İşte bu gerçeklerden hareketle ibadetleri akıl yoluyla değil, Peygamberimizin uygulamalarına bakaraktan icra ederiz. Zaten akıl melekesi etrafımızda olan biteni var olan bir şeyi zıddıyla kıyas ederek akl edebilmekte, zıddın dışında asla idrak etme gücü yoktur. Dolayısıyla Yüce Allah’ın zıddı olmadığına göre,  akıl bu noktada Allah’ı idrak etmekte aciz kalıp kalbin önsezisi marifetiyle  ‘amenna saddak’ diyecektir.

            Evet, şu bir gerçek, akıl sübjektif olanı kavramaktan acizdir,  hiç kuşkusuz vahyin soluğunu ancak kalb hissedebiliyor.  Ve kalbin vahyin nefesini hissedişiyle birlikte Allah’a ibadet edeceğimiz zaman niyette beraberinde soluklanır. Böylece halis niyetle ibadet edildiğinde o ibadet Miraç olur da. Yani bu demektir ki, ibadetten maksat Allah’a yatıp kalkmak şeklinde tazimde bulunmak değildir,  ibadetten maksat Allah için ibadeti Miraç eylemektir. İşte, bu maksadımızı hayırlara tebdil eyleyecek olanda hiç kuşkusuz halis niyettir elbet. Çünkü niyetin en belirgin özelliği ibadete anlam katmasıdır.

            Malumunuz, objektif bilgiler eşyanın dış kısmıyla alakalıdır, sübjektif bilgiler ise doğrudan kalble alakalıdır. Hayatın gerisinde madde, ilerisinde ise ruh gerçeği vardır.  Yeter ki, bu gerçeğin farkına vararaktan kalb penceremizden ruhun engin deryalarına dalmak arzusunu ve niyetini taşıyalım dinin direği namazlarımızı miraç eyleriz de.  Ki,  kalben miraç eylemek sünnettir. Peygamberimiz (s.a.v) miraca yolculuk yaptığında ‘Burak’ adlı maddi binek bile ruha sarılarak ancak yükselebilmiştir. Ruha sarılmasa ötelere kanat çırpmak ne mümkün ki Peygamberimize binek taşı olabilsin. Zira akıl bir yere kadar yol arkadaşıdır,  aklında girmeyeceği sahalar var elbet. Dolayısıyla aklı aklıselim kılmak gerekir ki tıpkı Burak gibi ruha sarılıp ruhla birlikte ötelere yol alabilsin. Nitekim Mevlana Hz.leri bu hususta bakın ne buyuruyor: O akıl ki, onun aklı (bağı) vardır, o parça akıl eğer aklından (bağından) kurtulursa tam akıl olur.”  Gerçektende akıl ayak bağı olmaktan çıkıp kalbin önsezine ve ruha tutunduğunda, Burak misali hakikat gerçeğine yolculuk yapacak demektir.

               Bir kez daha belirtmekte fayda var, objektif bilgiler eşyanın dış kısmını oluştururken sübjektif bilgiler de içini oluşturur. Mutlak bilgi ise insan idrakinin ötesinde Allah’a has sıfattır zaten.  Objektif ve sübjektif veriler Yüce Allah’ın varlığını idrak etmek için vardır.  İdrak etmek içinde Allah’tan gelen tüm enfüsi ve afakî tecelli dairelere anlam katmak gerekir. Bu da sözde değil özde niyetimizi halis kılmakla mümkündür. Çünkü özde niyetin yeri kalptir, dil değildir. Dolayısıyla kalbi niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet sahih değildir. Ancak insan hali dalgınlıkla niyetini hatırlamazsa dil ile ikrar etmesi kâfidir. Ama yine de dil ile ikrar etmek niyette şart unsuru değildir. Hatta ulemadan dil ile niyetin bidat olduğunu dile getirenlerde vardır. Aslında hem kalben, hem de dil ile söylemek şöhret derecesinde bugüne kadar yol edinildiği içindir kahır ekseriya bu şekilde niyet edilmekte. Bu nedenle bir kısım ulema böylesi niyeti müstehab görmüştür.  Fakat buradan şu anlam çıkmasın,  bir kısım ulema dille niyeti mustehab kapsamında değerlendirdi diye bizimde adet haline getirmemiz gerekir.  Kaldı ki bu hususta ne Resul-i Ekrem (s.a.v)’den, ne Sahabeden, ne de Tabiûndan böyle bir hüküm nakledilmiş değildir. Bilakis Resul-i Ekrem (s.a.v)’den ümmetine yansıyan tek uygulama namaza başladığında sadece tekbir aldığıdır.  Madem öyle, kalbi niyetimizi her halükarda sağlam tutmakta fayda var, aksi halde tüm ifa edeceğimiz ameller fasit olabilir.  Çünkü Allah Resulü “Şüphesiz Allah sizin dış şekillerinize ve cesetlerinize bakmaz fakat kalplerinize ve amellerinize bakar” (Müslim) buyurmakta.

             Evet, niyetimizi halis kılmak çok mühim bir adaptır,  nasıl ki süte su katıldığında süt saflığını yitiriyorsa, aynen niyeti sulandırmak da öyledir. Şayet gayri ihtiyari aklımıza takılan bir takım hayali düşüncelerden dolayı niyetimizi halis tutamıyorsak yapacağımız tek şey  Yüce Allah’ın merhametine sığınıp bunlar içinde af dilemek olmalı.. Neticede kalpleri evirip çeviren sadece Yüce Allah’tır, o dilerse mümin kuluna tüm hidayet kapılarını açar da.  Bakınız bu hususta Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v) “Ey istediği tarafa kalpleri çeviren Rabbim!  Benim kalbimi senin dininde sabit kıl” niyazında bulunmakla bu gerçeğe işaret etmiştir.  Tabi Allah Resulü böyle dua edince sahabe sormadan edemezdi:

-Ya Rasulullah! Kalbinden sende mi endişe edip durursun?

Habib-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der;

-Beni hangi şey emin kılabilir? Hâlbuki kalp Allah Teâlâ’nın iki kudret parmağı arasındadır. Onu dilediği tarafa çevirir.       

      Hiç kuşkusuz Müberra dinimizde amel olmazsa olmaz şarttır. Ancak pişmiş aşa su katmamak kaydıyla amel olmazsa olmaz derecede bir şarttır.  Nitekim Rasulüllah (s.a.v) bu hususta şöyle beyanda bulunmuştur: “Bir adam insanların gözünde cennetliklerin amelini işler gözükür, hâlbuki o, cehennemliklerdendir. Cennete ancak gerçek Müslüman olanlar girecektir. Şüphesiz Allah bu dini facir bir adamla da kuvvetlendirir.” (Buhari)

          Hatta Rasulullah (s.a.v) ahirette bunun nasıl olacağını misal getirerek ümmetine şöyle açıklar da:

        Kıyamet günü hesaba çekileceklerin ilki savaşta öldürülen kimsedir. Allah Teâlâ o gün dünyada kendisine verdiği nimetleri hatırlatır ve:

-Verdiğim nimetle ne yaptın diye sorar.

   Kul cevaben:

  -Senin uğruna savaştım, şehit oldum der.

Allah Teâlâ:

       Yalan söylüyorsun, sen rızam için değil, sana kahraman desinler diye savaştın diye karşılık verip akabinde yüzüstü sürülerek cehenneme atılır.

Keza yine sırasıyla hesap çekilecek kesimlerden ilim öğreten ve Kur’an okuyan kimse olacak.      

Allah Teâlâ ona da:

- İlminle ne yaptın diye sorar.

Cevaben:

  -Senin için ilim tahsil ettim der.

  Allah Teâlâ:

         -Hayır, sana âlim veya iyi bir Kur’an okuyucusu desinler diye ilim tahsil edip okudun cevabını almasıyla birlikte o da yüz üstü cehenneme atılır.

     Şayet sırada hesaba çekilen zengin kesimden biriyse o da yukarıda zikredilen örneklere benzer cevap verdiğinde, Allah Teâlâ:

         -Hayır, sen sana cömert desinler diye malından mülkünden harcamalar yaptın buyurup o da aynı muameleye tabii tutulur.

     Anlaşılan o ki, ahirette insan ne ettiyse ona göre muamele görecektir. Zira Rasulullah (s.a.v)’in bir hadis-i şerifinde   “Muhakkak ki bütün ameller niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık görür..” diye beyan buyurması bunun teyididir. Nitekim Arabî’lerden bir adam Rasulüllah (s.a.v)’in risaletini tasdik edip iman ettikten sonra;

    -Ya Resulüllah! Sizinle hicret etmek istiyorum der.

    Bu kararlı sözler üzerine Efendimiz  (s.a.v) onu ashaptan birisine havale edip bu sana emanettir, ona göz kulak ol der.  Tabii bir zaman sonra savaş olduğunda söz konusu o kişi ashabın arkasından geliyordu. Çünkü yolda düşen ve kalanları gözetiyordu. Derken orduya yetiştiğinde ona kendi payına düşen ganimeti takdim ettiler. O da derhal Efendimizin huzuruna çıkıp;

    -Ya Rasulullah! Bu nedir?

   Efendimiz (s.a.v):

   -O senin için ayırdığım ganimet payı.

   Adam:

        -Ama ben sana dünya malı için tabii olmadım ki,  sadece şu boğazıma bir ok atılıp saplansın da öyle ölüp cennete gideyim diye biat ettim der.

Resulü Ekrem (s.a.v):

      -Şayet bu niyetinden sadıksan Allah tasdik edip muhakkak seni yalancı çıkarmaz buyurdu.

Vakta ki düşmanla karşı karşıya gelindiğinde tamda dediği şekilde boğazına bir ok saplanmış halde şehit düşer.

       Öyle ki Resulü Ekrem (s.a.v) onun hakkında;

       “Allah’a karşı sadık oldu. Allah'ta onu doğru çıkardı. Allah’ım Senin yolunda hicret edip şehit oldu. Bende bunun şahidiyim” şeklinde kanaat ortaya koymuştur.

             Bir başka ilginç örnekte müşrikleri ilk olarak ok yağmuruna tutan bir adamdan söz edilir ki, o adamın Peygamberimiz (s.a.v)’in bulunduğu mecliste ismi anıldığında Allah Resulü onun hakkında;  cehennemliktir buyurmuştur. Tahmin etmişsinizdir bu isim şan ve şöhret tutkunu Kuzmân’dan başkası değildir. Nitekim kendisi Uhud’da yapılan kıyasıya savaşta okçuların yerini terk etmesiyle birlikte savaşın seyri müşriklerin lehine dönüştüğünde dağılmakta olan arkadaşlarına:

           -Ey Evs topluluğu! Ölmek kaçmaktan hayırlıdır deyip kükremiş aslan kesilmiştir adeta. Hakeza bir cenk esnasında ağır yaralı halde tüm gücüyle dokuz kadar müşriki devirecek kadarda kahramanlık örneği sergilemiştir. Ancak tüm bu kahramanlıklar tek başına bir değer kazanmayacaktır. Çünkü savaş sonrasında kendisini tebrik için gelenlere gerçek niyetinin ne olduğunu şu itirafla ortaya dökülür;

        -Ne tebriki ya, bu işi bizatihi şan ve şeref için yaptım.

         Gerçektende niyetinin Allah için cihad olmadığını savaşta aldığı ağır yaraların acısına dayanamayaraktan kolunun bir damarını kesip kendi canına kıymasıyla ele verir. Tabii durum vaziyet Allah Resulüne bildirildiğinde, o cehennemliktir sözü yerini bulup:

       -Allah-u Ekber! Şahadet ederim ki; Allah’ın Resulüyüm diyerek şükredecektir. Ki, bu ibretlik olay aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.v)’in “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır, münafığın ameli ise niyetinden hayırlıdır. Herkes kendi niyetine göre amel işler. Mümin bir amel işlediğinde kalbinde bir nur uyanır”  hadis-i şerifini hatırlatması bakımdan da ibret verici hadisedir elbet. O halde sakın ola ki ucuz kahramanlıklara tav olup niyette neyin nesidir deyip hafife almayalım. Tam aksine her daim niyetimizi her alanda kontrol edip şartlarını yerine getirmek için ne gerekiyorsa onu yapmak için titiz davranmak gerekir. Nedir hassas olmamız gereken o şartlar denildiğinde:

      -Bikere niyetin kabulü için en başta Müslüman olmak en öncelikli şarttır. Yukarıda hadis-i şerifte zikredildiği üzere müminin niyeti münafığın amelinden üstün tutulmakta.  Çünkü Allah rızasına yönelik yapılan bir niyettir bu.

      -İyi ile kötüyü ayırt edebilecek (temyiz) yaşta olmak niyetin sıhhati için şarttır.

      - Azmedilen niyetin kalbin karar kılması şarttır.

      - Sırf abdest almak için  “Niyet ettim abdest almaya” niyet etmeli, şayet farz namazı için alınacaksa “Niyet ediyorum farz namazı için abdest almaya” diye farz namazı ibaresini ilave etmek gerekir. Bu arada abdest alırken misvak kullanmak sünnettir, misvak yoksa misvak niyetine parmaklarımızla dişleri ovalamak kâfidir.

      -Gusül için ‘Niyet ettim gusül abdesti almaya’  diye niyet etmek kâfidir.

      -Farz namazı için ‘Niyet ettim Allah Teâlâ’nın üzerime farz ettiği namazı kılmaya’ niyet etmek kâfidir.  Şayet farz namaz cemaatle kılınacaksa ‘Uydum imama’ ibaresin ilave etmek gerekir.

     -Kaza namazı için niyet ederken mutlaka kaza namazı olduğunu belirtmek gerekir.

     -Tekbir aldıktan sonra niyet ederek namaz kılmak sahih değildir.

      -Kalbin üzerinde karar kıldığı niyet ifadesinin içerisinde ki bir sözcük ve kelimenin sehven farklı bir şekilde dilden çıkmış olması ya da dil sürçmesi bir ifadenin vuku bulması durumlarda niyet bozulmaz.  Mesela niyet ederken öğle namazı diyecek yerde sehven ikindi olarak telaffuz edildiğinde o niyet yine öğlen vakti niyeti olarak kabul görür.   

       -Niyetle tekbir arasına dünyevi bir meşgalenin girmemesi şarttır. Bu demektir ki iftitah tekbiriyle niyetin bitişik olarak gerçekleşmiş olması gerekir.  Ancak bazı durumlarda, mesela namazda abdest bozulduğunda abdest tazeleyip akabinde namaza devam edileceği sırada ve cemaate yetişme esnasında mescid içerisinde yürümek gibi durumlarda bitişiklik şart değildir, yani ara verilebilir.

      -Farz namazı, bayram ve vitir namazlarına niyet ederken “Bugünkü cuma”, “Bugünkü vitre” diye namazın vaktini belirlemek gerekir. Bir kimse farza niyet ederek yetiştiği cemaatle kıldığı namaz teravih olduğu ortaya çıktığında, o kılınan namaz nafile yerine geçer. Ki, yatsı namazından önce teravih namazı kılınmaz zaten.

       -Bir kimse vakit çıkmamıştır düşüncesiyle öğle namazını kılmış olsa o kıldığı namaz kaza yerine geçer,  ya da o kimse öğle vakti içinde hem öğle, hem de ikindi namazına niyet etse o kılınan namaz ancak vakti girmiş olan namaz için geçerli bir niyet olur.

     -Cuma namazına niyet ederken vaktin farzı diye niyet edilmez, çünkü asıl vakit öğlenindir.

     -Rekâtların sayısını belirleyerekten niyet etmek gerekmez,

        -Nafile namaz için “Namaza niyet ettim” demek kâfidir. Hakeza sünnetler içinde öyledir. Yine de şu vaktin ilk sünneti veya son sünnetine niyet edilebilir, ancak yinede teravih bundan istisna olup  “vaktin sünnetini kılmaya”  diye niyet etmek gerektir.

       -İmamın imamlığa niyet etmesi ancak kadınlarında cemaatle namazda bulunması durumunda şarttır. Peki ya cemaat? Adı üzerinde cemaat (topluluk), madem her topluluğun bir lideri var, o halde cemaat olan bir kişinin niyet ederken  “Uydum İmama” demesi şarttır. Aksi takdirde namaz sahih olmaz. Ayrıca  ‘uydum imama’ ibaresi yetmez kılınan namazın cinsini belirtmekte niyetin şartıdır.  Şayet imama uyan bir kişi, imam daha Allah-u Ekber demeden imamdan önce tekbir getirirse imama uymuş sayılmaz. Ancak hatasından dönüp ikinci kez tekbir alırsa imama uymuş sayılır.

       -Kıbleye niyet etmek şart değildir. Sadece kıbleye dönmek şarttır. Demek oluyor ki, “Döndüm kıbleye” diye niyet etmeye gerek yoktur, namaz kıbleye yönelik kılınır zaten.

       -Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek gerekmez. Şayet şahıs ismi belirtip, namazı eda ettikten sonra imam olarak niyetine aldığı şahıs değilse o kıldığı namaz sahih olmaz. Çünkü böylesi bir niyette kayda bağlanmışlık söz konusudur. İmam açısından baktığımızda ise; “Bana uyanlara imam oldum” diye niyet ettiğinde bu niyet kadınları da kapsayan niyet olur.

        -Cenaze namazı kılan kimse “Allah için namaza meyyit için duaya” diye niyet etmesi kâfidir. Malum, cenaze namazı namazdan öte hakikatte duadır. Çünkü cenazede kıraat, rükû ve sücut yoktur. Her ne kadar cenaze namazı hakikatte duada olsa fark etmez cenaze namazı için erkek ya da kadın adına niyet tayininde hata varsa o namaz sahih değildir.

       -Hac için önceden niyet etmekte bir sakınca yoktur. Örneğin bir insan evinde Hacca niyet edip yola çıktığında, niyet etmeksizin ihrama girerse bu Hac caizdir.

       -Bütün ibadetlerde bir işi Allah’a nisbet etmek şart değildir. Zaten namaz Allah için kılınır, Allah için oruç tutulur. O halde “Senin rızan için oruç tutmaya” demeye gerek yoktur.

       -İbadetin dışında, mesela dünyalık işlerimiz içinde Allah için niyet edilirse hiçbir mahzur yoktur. Bilakis Gavs-ı Sani (k.s); “Bir insan sabahleyin işine giderken; Ya Rabbi senin vermiş olduğun rızkı kazanmak için işe gidiyorum demiş olsa o gün çalıştığı mesaisi ibadet olur” diye buyurduğu veçhiyle ibadet o dünyevi iş ibadet olur.

       -Hakeza ibadetin dışında yine mesela ilim içinde niyet söz konusudur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) ilim hakkında ''Kim evden ilim okumak için, ilmi talep ederek evden evinden çıkar veya çıkmaya niyet ederse Allah-u Teâlâ bir melaike-i kiramı onun kapısının önüne gönderir,  benim kanatlarımın üzerinde ilim okumaya git diye, Allah-u Zülcelâl o meleği gönderir”  buyurmakta. İşte görüyorsunuz ilim bu denli Allah katında çok değerli bulunmakta. Öyle kii hiç bir amel için böyle iltifata tabi tutulmamıştır. Düşünsenize bir insan hacca gittiği halde, namazını her daim camide cemaatle kılmış olduğu halde, icabında cihad için yola koyulduğunda meleklerini göndereceğine dair hiçbir kelam edilmezken ilim söz konusu olduğunda en yüce makamdan kelam edilmekte. İlmin önemi şundan belli ki ilimsiz ibadetlerde tam olmayabiliyor.  İlla ki, ilimle amelin bir arada olması gerekmekte, he tek başına ilim, ne de tek başına amel sahibine hiçbir fayda sağlamaz. Zira İmam-ı Gazali Hz.leri bu hususta  “Sırf ilim sahibini fasık yapar, amelsiz ilim de sahibini zındık yapar” beyan buyurmakla ilimle amelimizi taçlandırmaya vurgu yapmakta. Aksi halde yapılan amellerden netice alınamayabilir.  Bir insan düşünün, öğrendiği ilmi Allah rızası için değil de dünyalık elde etmek için öğreniyorsa, o ilim neye yarar ki?  Kaldı ki; Allah Resulü “Kim, ilmi sırf dünya elde etmek için öğrenirse kıyamet günü cennetin kokusunu koklayamaz” beyan buyurmakta (Ebu Davud).  Neden cennetin kokusunu koklayamayacağının cevabı ise malum yine Allah Resulünün beyan buyurduğu bir başka hadisi şerifte şöyle açıklık kazanır: “Allah-ü Teâlâ kıyamet günü kendisine ortak koştuğu kimse için; Git! Kim için amel ettin isen karşılığını ondan iste diyecektir” (Tirmizi).

       Velhasıl-ı kelam niyet bir dizi şartları kapsar ki, şayet bir dizi bu şartlar yerine getirildiğinde biliniz ki işleyeceğimiz amellerden maksat hâsıl olacak demektir.

         Vesselam.

 

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4017/niyet-hayir-akibet-hayir

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

06.08.2020 Nebi ve Resul
30.07.2020 Kur’an’dan İlham Alıp Asrın İdrakini Aydınlatmak
23.07.2020 Kur'an-ı Muciz'ül Beyan
09.07.2020 Vahy'in Soluğu
02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
02.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
06.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
16.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
07.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
17.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
10.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
03.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
24.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM