Amel-i Salih

Eklenme Tarihi: 30.04.2020 09:02:27 - Güncellenme Tarihi: 28.05.2020 15:07:52

Bir müminin sırf iyi niyetli olması yetmez, iyi niyetini Salih amelle taçlandırması da gerekir. Hem şu fani dünyada peygamberlerden, sahabelerden,  rabbani âlimlerden daha çok kim iyi niyetli olabilir ki. Hele her bir peygamberin, her bir sahabenin,  her bir rabbani âlimin hayatlarına bir bakalım, ibadetten geri kalmadıklarını görürüz. Düşünebiliyor musunuz âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah’ın Habibi Peygamberimiz (s.a.v)  bile ‘Dosdoğru ol’ emrin gereği ibadet yapmakla mükelleftir. Hakeza bu mükellefiyete eşleri, evlatları, ehlibeyti ve tüm ümmeti de dâhildir. Nitekim Hz. Fatıma annemizin ruhunu almak için gelen ölüm meleğine,  rahmet meleklerinden biri:

     -Dikkat et, ruhunu alacağın kişi Peygamber kızıdır deyince,

      Ölüm meleği şöyle der:

       -Peygamber kızı da olsa vazifem gereği sadece Salih ameli bilirim der.   

        Evet, Peygamber kızı da olsa ahret için Salih amel şarttır.  Anlaşılan bu dünyadan göç edildiğinde soyun sopun, malın mülkün, şan şöhretin bunların hiçbirinin bir hükmü yoktur, ruz-i mahşerde Allah’ın huzurunda tek kıymete değer Salih ameldir. Bir mümin düşünün ki,  geceleyin teheccüd namazı kılmakta, yetmedi sabah namazı kıldıktan sonra güneş doğuncaya dek oturarak Allah’ı zikredip akabinde iki rekât namaz kılmakta. Bu durumda Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu veçhiyle o müminin sağ omzundaki kiramen kâtibin melek derhal gereğini yapıp amel defterine tam bir (nafile) hac ve umre sevabı yazar.  Keremine çok şükür ki, Yüce Allah cömert sahibidir,  bu sayede derin uykudan kalkıp da Salih amel işleyen kulunu boş çevirmemekte, bilakis tam bir hac ve umre sevabıyla mükâfatlandırmakta. Üstelik bu mükâfat hiç bir yol sıkıntısı ve bedeni yorgunluk sıkıntısı çekilmeksizin Allah’ın lütfu bir mükâfattır. Besbelli ki geceleyin yeryüzüne sağanak sağanak inen bu ilahi rahmeti ancak kalbi uyanık amel-i salih işleyen kullar çekebilmekte. Çekemeyenlerse malum,  gaflet uykusunda uyuyanlardan başkası değil elbet.

          Peki,  geceleri gaflet uykusuyla ibadetsiz geçiriliyor da ne oluyor,  güya bedenini dinlendirmiş oluyor,  ruhense ilahi rahmetten istifade etmemiş halde güne uyanmış olur. Şayet buna da uyanmak denirse,  hiç kuşkusuz uyandığında büyük bir ruhi boşluk içerisinde ve derbeder bir halde güne merhaba diyecektir. Bu durumda olanın hali tıpkı kalaylanmayan bakır kab gibidir.  Nasıl ki kalaylanmayan bakır kabdan içilen ayran insanda gıda zehirlenmesi bir etki yapıyorsa,  aynen öyle de gece ibadetiyle kalaylanmayan bir kalple güne başlamakta ruhi bunalım etkisi yapacaktır.  Oysa insanın dünyaya geliş gayesi gaflet uykusuyla ömrünü geçirmek değildir, bilakis geliş gayemiz: “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat:56) ayeti mucibince Yüce Allah’a kulluk etmektir. O halde,  daha ne duruyoruz, vakit kalbimizi ibadetle uyanık tutma vaktidir. Şayet kalbimizi ibadetle iri ve diri tutmazsak biliniz ki ömrümüzü bir hiç uğruna heba etmiş olacağız demektir. Zaten görünen köy klavuz istemez, gelinen noktada İslam’la olan bağlarımız zayıfladıkça Salih amel işlemek hak getire,  varsa yoksa dünyalık peşinde koşturmak birinci öncelimiz olmuş durumda. Bir İslam’ın zirve yaptığı yıllarda ki müminlerin bir durumuna bakın, birde şuan ki bizim durumumuza bir bakalım. Bizden öncekilere baktığımızda kahır ekseriyetinin rotasını Allah’a çevirdiklerini ve azimetle Salih amel işlediklerini,   hayatlarını sünnet-i seniyye üzere tanzim ettiklerini, ölenlerin çoğununda sakallı olarak göç ettiklerini görürüz.  Bizim kuşağa baktığımızda diğerlerini hiç saymaya gerek yok, sırf sakaldan hareket etiğimizde ölenlerimizin çoğunun sakalsız olarak göç ettiklerini görürüz. Eski kuşak mı akıllı, biz mi akıllı pek bilinmez ama şu bir gerçek eskiler sünnet sevabını kaçırıp sakalsız kabre girecek kadarda akılsız değiller.  Bilindiği üzere sakal Peygamberimizin sünneti olmasının ötesinde tıpkı gece namazında olduğu gibi gece gündüz demeden yirmi dört saat sevap hanesine yazılacak türden Salih bir ameldir.  Hani sadece kaçırdığımız sünnet sakalı olsa belki gam yemeyiz, o kadar sevap hanemize yazılacak pek çok fiili sünnetleri kaçırıyoruz ki, halimize üzülmemek elde değil. Biz böyle gaflet deryasında yüzüp pek çok fırsatı kaçıra duralım, bakın Allah Teâlâ dünyada iken fırsatları değerlendiren kullarını ruz-i mahşerde huzuruna çağırdığında onları nasıl müjdeliyor:

         -“Ey kulum! Beni ve Resulümü görmediğin halde iman edip itaat ettin. Benden, ne dilersen dile, her istediğin verilecek. İşte Resulümün cemalini gör.”

         Hiç kuşkusuz tüm bu müjdelerin yanı sıra cennetlik mümin kullarına Rü’yetullah’ını da gösterecek. Böylece Salih kullarının itaat etmelerinin karşılığı olarak cemalini görme şerefi tattırılmış olur.

           Her ne kadar eski kuşak nesle göre durum vaziyetimiz pek iç acıcı görünmese de şu da bir gerçek, İslami hayatın kıt olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Bundan dolayı da bu zamanda az bir Salih amel karşılığında çok büyük ecir ve mükâfatta verilmektedir.  Nitekim bu hususta Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bir sohbetlerinde:

         -Ahir zamanda yapılan bir amel karşılığında elli amel sevabı yazılır buyurunca, Sahabeyi Kiram:

         -Ya Rasulüllah! Yani bizim şu an yaptığımız elli amelin sevabı mı yazılır, yoksa sizin yaptığınızın sevabı mı?

Rasulüllah (s.a.v) cevaben şöyle der:

        -Sizin yaptığınız elli amel sevap yazılır.

         Tabii bu işin sevap yönü, azap yönü ise malum hangi dönemde olursa olsun mesela dinin direği beş vakit farz namazın tek bir vaktini terk etmenin bedeli bir hukbe cehennem azabıdır. Ki,  bu söz konusu ‘bir ahiret günü hukbe’, dünya ölçeğinde seksen yıla tekabül etmekte, dolayısıyla bir müminin bilerek ve kasten farz olan ibadeti terk etmenin hiçbir şaka götürür yanı yoktur. Bikere ismi üzerinde farz ibadeti, yani akıl baliğ olan müminlerin yapması gereken Allah’ın emri ibadetten söz ediyoruz, dolayısıyla farzın eda etmeme lüksümüz asla yoktur,  eda etmemek için ya deli olmamız gerekir, ya da ölmemiz icab eder.  Nitekim namaz deliden ve ölüden sual edilmez bir ibadettir.  Farzın dışında kılınan namazların terkinde ise kaza gerekmediğine göre her hangi bir müeyyide de söz konusu değildir. Ancak nafile namazda olsa yerine getirildiğinde sevab olarak hanesine yazılır. Hakeza tüm nafile salih ibadetlerde öyledir.  Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta şöyle der: “Zerre miskal hayır işleyen karşılığını görecek, zerre miskal şer işleyen de karşılığını görecektir” (Zilzal:7–8).  Gerçekten de şu fani dünyada her ne yaptıysak “O gün ağızlarını mühürleyeceğiz, elleri bizimle konuşacak ve ayakları yaptıklarına şahadet edecektir” (Yasin:40) ayet-i mucibince ruz-i mahşerde salih amellerde, kötü amellerde tek tek ortaya dökülecek de. Şüphe yoktur ki, Allah’ın adalet terazisinden kimse kaçamayacaktır. Zira Allah adildir, aynı zamanda kuluna zulmetmez de.  Yeter ki kul “Sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et” (Hicr–99)  ilahi hükmün gereği Salih amel işlemek için çaba sarf etsin,  Yüce Allah (c.c)  kulunun bu çabasına karşılık birtakım işlemiş olduğu kusurlarını “El-Settar” isminin tecellisiyle örter bile.

          Şu da var ki, ibadet gaye değildir, Allah’a yakinlik hali kazanmada sadece vasıtadır.  O halde bir mümin bindiği vasıtayı gayeleştirmesi doğru olmaz, çünkü ibadetten maksat Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah muhafaza Rıza-yi Bârinin dışında başka gayeler edindiğimizde tıpkı dinden bihaberler gibi şeytanın maskarası ve oyuncağı oluruz. Malum şeytan meleklerinde hocası olup neredeyse gök ile yer arasında secde etmediği yer kalmamıştı. Ama gel gör ki salih amelini sermaye görerekten gayeleştirip ilahi emre itiraz etmesiyle birlikte huzurdan tard ediliverdi. Madem öyle, bir müminde Salih amel işlediğinde amelini görmemeli, her daim Allah’ın rızasını gözetmeli,  aksi halde şeytanın düştüğü çukura yuvarlanması an meselesidir. İşte Şah-ı Hazne (k.s) bu nedenledir ki şöyle der : “İnsan son nefesine kadar ne olacağını bilemez. Onun için insan hep son nefesinin kaygısını çekmeli, son nefesini gözetmeli.”  Nitekim kurtuluş sadece Allah Teâlâ’nın Kur’an’da beyan buyurduğu veçhiyle “Akıbet (kurtuluş) takva sahipleri içindir” (Araf:123).

             Zaten pek çok ehl-i tarik zatlar, yegâne kurtuluşun takvadan geçtiğini bildikleri içindir Salih amel hususunda ruhsatla ve cevazla amel etmek yerine azimetle amel etmek yolunu kendilerine düstur edinmişlerdir. Nitekim Şah-ı Nakşibenb (k.s)’ın maneviyatta feyiz aldığı Abdülhalik Guvdüvani (k.s) amel hususunda şöyle nasihatte bulunur: “Hey oğul Bahaeddin, zikr-i ilahiden fariğ olma! Mahlûkata halisane hizmet et. Çünkü Hakka giden yol, hizmetten geçer,  Ayağını şeriat seccadesine koy, emir ve nehyde istikamet üzer ol. Daima azimetle amel et, sünnete ittiba et, ruhsatları bırak, bid’atlerden kaç, insanat, hayvanat ve nebatat senden hizmet bekler. Hafi zikre sarıl. Allah yar ve yardımcın olsun.”  Elbette ki, bu öğüt karşısında Şah-ı Nakşibend (k.s)   gereğini yapıp sofilerine ısrarla ruhsatla değil, azimetle amel etmeleri yönünde telkinlerde bulunur bile.

           Hakeza Kadiri tarikatının piri Abdülkadir-i Geylani Hz.leri de azimetle amel tarikini düstur edinen zamanının Gavs-ı Geylanisidir.  İlginçtir kendisi Kadiri şeyhi olmasına rağmen azimetle amel bir yol takip etmesinden olsa gerek Hâcegân yolunun sekiz şart adabında,  vird dersinin başlangıcında, teveccühte Nakşibendi Sadatlarıyla birlikte ismi anılaraktan ruhuna Fatiha gönderilen zatlardan biridir o. Ruhuna Fatiha hediye edilmesi de son derece yerinde bir hediye. Zaten ifa ettiği Salih amel bizatihi Nakşî amelinin ta kendisiydi. Nitekim Gavs-ı Geylani öyle amel ederdi ki,  tam yirmi bir sene insanlardan uzak kalarak ibadet etmiş. Derken uzun seneler nefsiyle mücadele sonucu nefsi ağzından parçacık şeklinde çıktığında; kendi kendine:

      -Oh be, hele şükür senden kurtuldum,  artık seni bir daha almayacağım dediğinde gaipten bir ses:

      -Ya Abdülkadir-i Geylani! Tez onu geriye al,  zira biz seni nefsinle beraber sevmiştik.

       Evet!  Bu yolda nefis olacak, ama biz nefsin peşinden değil, nefis bizim peşimizden koşacak şekilde yol kat edilmesi makbuldür. Dahası bu kutsi yolda nefsi yok etmek yerine nefsi ıslah etmek esastır.  Nefis nefisliğini yapacak,  bizse salih amel işleyerek seyr u suluk yolunda ilerlememize bakacağız.  Elbette ki salih amel işlerken nefis boş durmayacaktır, bizi yolumuzdan alıkoymak vücudumuzda kodlanmış olan âlem-i emirle bağlantılı nurani letaiflerin asıllarına dönmemesi için çaba sarf edecektir. Çünkü nefis ve şeytan gayet çok iyi biliyor ki, nurani letaifler asıllarına dönüş yaparsa salih amel sahibine itaat itmek zorunda kalacaktır. Madem öyle, durmak yok, seyr-u suluk yola devam etmek gerek.. Aksi halde nefsi ıslah edemeyiz. Nitekim bu hususta Ebul Hasan’ül-Zencani; “İbadet binasının temellerinin “Göz, dil ve kalp” üçlü sacayağının nefis karşısında dimdik güçlü olarak ayakta kalmasına bağlı olarak yükseleceğini dile getirmiştir. Yani, bu demektir ki insan nefsin heva hevesine kapılmadan diline, eline beline sahip olaraktan mücadelesini kazandığında ancak o zaman nefsine söz geçirebilecek güce ulaşabilmekte. Malum, nefsi öyle kolay kolay zapturapt altına almak her babayiğidin harcı olmasa gerektir.  Bakınız Gavs-ı Bilvanisi bu hususla alakalı bir sohbeti şöyle nakleder:

          Bir gün birinin canı zina yapma arzusu bürüdüğünde önce elini ateşe sokaraktan nefsini sınamış. Tabii elini ateşe sokunca canı çok yanmış, öyle ki acısını ta ciğerlerinde hissetmiş. Sonra nefsine dönüp şöyle der;

          -Ey nefis! Mademki en ufak küçücük ateşin acısına dayanamıyorsun, o halde ne cüretle beni peşine takıp günah işletmeye sürüklersin ki.

            Böylece, o kişi nefsin hevasına yenik düşmeksizin haram işlemekten kurtulmuş olur. Bir insan, yeter ki nefsi ıslah etme yolunda kararlı olsun, Yüce Allah’ın “Ben her nefse gücünün yetmediği işi yüklemem. Ancak takatinin ve gücünün yeteceği şeyi teklif ederim (Bakara: 286) beyan buyurduğu veçhiyle Allah o kuluna güç kuvvet verip kolaylık sağlar da.  Hele ki bir insan büyük günahlardan herhangi birini yapacak durumda iken nefsine galip gelip o haram fili işlemezse biliniz ki o insanı günahtan men eden güç kuvvet yüreğindeki imanın kemale ermenin neticesi bir güçtür bu. O halde nefis karşısında Allah’ın biz aciz kullara lütfettiği ‘iman, ibadet ve dua’ zırhını üzerimizden çıkarmamız gerekir. Nasıl mı?  Hiç kuşkusuz Allah’ın hoşuna gidecek en ufak küçücük bir Salih amelde olsa tereddütsüz yerine getirmekle elbet.  Bakınız bir kıssada bir adamdan şöyle bahsedilir:

       İki yüz sene yaşayıp ölünce çöplüğe atılan bir adam vardı. Allah Musa’ya İsrail oğullarının toplanıp cenazesinde bulunmalarını emretti. Dediler ki:

      -Ya Musa! Biz bunu hep kötü bilirdik, bu adamın Allah katında durumu neydi ki Rabbimiz cenazesinde bulunmamızı istiyor, Rabbimize bir sorsan. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s) Rabbine münacaat eder.

      Rabbül Âlemin Musa’ya:

-Evet, o iki yüzsene kötü işlerde ömrünü tüketti ama bir gün Tevrat’ı açtığında Habib’imin ismini görünce öpüp hürmet etti, işte bu ameli çok hoşuma gitti, ona karşılık affettim (Bkz. Kutul Kulub, 2, 163) buyurdu.

           Hakeza Bişr-i Hafî önceleri ayyaş birisiydi, ama bir gün yolda yürürken üzerine Allah lafzı yazılı bir kâğıdı yerden alıp, onu hürmetle yüksek bir yere koyunca veli kullardan oldu. Demek ki;  en ufak sandığımız bir amel insanı bir anda veli kullarının arasına e dâhil edebiliyor, yeter ki bir insanın niyeti Allah için halis olsun gerisi gelir elbet.

  O halde Ne mutlu kendini her türlü günahtan koruyabilene, ne mutlu Salihlerle beraber olanlara demek düşer bize. Malumunuz amele riya karışırsa bu düpedüz münafıklıktır.  Resulullah'ın (s.a.v.) dizinin dibinde de olsa hiç fark etmez durum değişmez. Nitekim münafıklar Allah Resulünün sürekli dizinin dibinde idiler, ama kalpleri Allah Resulünün kalbine karşılık gelmediği içindir dizinin dibinde olmalarının onlara hiçbir faydası olmadı.  Zira Abdullah bin Ubeyr, İbni Sehil ölünce, Resulullah (s.a.v.) cenaze namazı kılmak istedi.  Fakat Yüce Allah  (c.c);

  - ''Onlardan hiç birisinin, öldükleri zaman, cenaze namazını kılma ve kabrinin üzerinde durup, onlara dua etme'' ayetiyle Habibinin kılmasına mani olunmuş oldu. Derken hayatta iken Allah Resulünün sürekli dizinin dibindeydiler ama,  gel gör ki içi başka dışı başka oldukları içindir imanları tam olmayıp bu dünyadan münafık olarak göç etmişlerdir.

         İşte görüyorsunuz içi başka dışı başka olunca emri ilahi gereği namazının kılınmasına müsaade edilmemekte.  Keza birde Allah Resulünün dizinin dibinde olmayıp da çok uzak mesafelerde öyleleri de vardı ki kalbleri pırıl pırıl Allah Resulünün kalbine karşılık geldiği içindir dini mübinin feyzi ve bereketinden çok istifade görmüşlerdir. Nasıl mı? İşte Necaşi, bunun en bariz örneği,  Malum Necaşi Habeşistan’da kral idi. Vefat edince, Resulullah (s.a.v.) ashabına: “Gelin namazını kılalım'' beyan buyurduğunda hep birlikte gıyabında beraber namazını kılmış oldular. Bu demektir ki, bir insan Habeşistan’da olsa kalp kalbe karşılık gelince dizinin dibinde olacak şekilde Allah Resulüne yakın olunabiliyormuş.   İşte ahde vefa, işte kalben yakin olma hali budur. Derken Habeş Kralı Necaşi kalben yakın olma hali sayesinde imanı tam olmuştur.

        Peki ya günümüzde durum nasıl?  Malum, günümüzde ibadet ve amel-i Salih işlemden bir başka tür münafık alameti “Kalbim temizdir”  hüsnü kuruntusuyla hareket edenlerin sayısının haddi hesabı yoktur dersek yeridir.  Oysa bu tamamen Allah’a ibadetten kaçışın ifadesi bir kılıftır.  Neymiş, yok efendim adam dürüstmüş, yok efendim adam vefalıymış, yok efendim adam dost canlısıymış. Elbette ki,  bu tür vasıflar ibadet etmeyenlerde de olabilir, ama bu neyi değiştirir ki. Her şeyden önce dünyaya geliş gayemizin gereğince Allah’a kulluk etmek mecburiyetindeyiz. Sırf dürüstlükle işler hallolsaydı başta ismet sıfatına haiz peygamberlerden amel-i salih istenmezdi.  Kaldı ki,  peygamberlerden emir almaksızın kendi başına hareket edenler olduğunda uyarıldıkları gibi zelle türü hatalarından dolayı cezalandırılmışlar bile.  Nitekim Yunus (a.s)'ın kıssası bunun en bariz timsali zaten. Düşünsenize peygamberde olsa bir anlık dalgınlık ya da unutaraktan yapılan zerre miskal en ufak kendi başına buyruk kesilme teşebbüsü bir bakıyorsun Allah indinde zelle türü hata olarak karşılık bulup balık karnında haps edilme cezasına çarptırılabiliyor.  Madem öyle,   Kur’anda zikredilen bu Yunus kıssasından hareketle şimdi tamda  ‘benim kalbim temizdir’ diyenlere sormak gerekir; Yunus (a.s) balığın karnında iken bile bir an olsun kendini Allah’ın zikrinden, ibadet ve taatten alıkoymamışken sizler nasıl olurda kendinizi ibadetten muaf tutabiliyorsunuz, pes doğrusu.  Hem sizler bulunmaz Hint kumaşı mısınız ki, habire kalb temizliğinden dem vurmaktasınız. Hani şunu: “Efendim artık günümüzde ülke sınırları iç içedir, dünyanın bir ucundan öbür ucuna bir kaç saat içerisinde çok rahatlıkla gidip gelinebiliyor.  İster istemez bu gidip gelmeler eşliğinde gayrimüslimlerin huyundan suyundan üzerimize sıçrayabiliyor, Allah affetsin, bundan dolayı ibadetlerimizi aksatmaktayız”  şeklinde deseniz pişmanlığın belirtisi olarak sizi anlayabiliriz.  Tabi bu arada anlamak ifadesinden kastımız ibadeti boşlayalım tavizi bir ifade olarak anlaşılmasın. Kastımız şudur ki gittikleri ülkelerdeki gayrimüslimlerde zaten habire ibadet yapmaksızın şeffaflıktan, dürüstlükten dem vurmaktalar,  dolayısıyla bizimkilere de bu tür söylemlerin bulaşmasını göz önünde bulundurmak manasına tolera edilebilir babından anlamaktır bu.  Yine de her ne bab, her ne fasıl olursa olsun bir mümin olarak hiçbir bahanenin arkasına sığınaraktan asla kendimizi ibadet ve itaatten kendimizi soyutlamamız gerekir.  Sanmayalım ki,  Yüce Allah’ın bizim amelimize ihtiyacı var, asıl ihtiyacı olan biziz. İşte görüyorsunuz amel-i salih ibadet yapmaya yapmaya ne hallere düştüğümüz her şey gayet net çok açık ortada.

        Velhasıl-ı kelam,  ihtiyacımız Salih amel üzere hayatımızı tanzim etmeli ki,  gerçek manada kalbimiz pırıl pırıl temiz huzura erebilsin.

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3964/amel-i-salih

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM