Koronavirüs ve Birleşmiş Milletler Reformu

Eklenme Tarihi: 20.04.2020 14:37:38 - Güncellenme Tarihi: 28.05.2020 10:22:40

I. ENPOLİTİK’de  geçtiğimiz haftalarda  "Korona Virüs ve Yeni Dünya Düzeni mi? Muhtemel, Ancak Henüz  Erken" başlıklı değerlendirmemizde k.virüs salgınının ilk etkileri ve mevcut veriler çerçevesinde bazı görüşlerimizi paylaşmıştık. Virüs salgınıyla mücadelede zayıf, hassas ve güçsüz toplumların durumuna ve acil destek ihtiyaçlarına dair bir örnek olarak ise geçtiğimiz günlerde   Myanmar-Bangladeş’deki Rohingaların  trajedisini ele almıştık. Zayıf toplumların salgına karşı mağduriyetlerine en başta BM ve Dünya Sağlık Örgütü her vesileyle dikkat çekiyor. Bugün şüphesiz çok sınırlı ve düşük ölçeklerde hayat devam ediyor bile olsa, k.virüs bütün dünyanın birinci, hatta tek   konusu olmayı sürdürüyor. Yakın bir gelecek için de bu durum anlaşıldığı üzere geçerli olacak. İnsanlık her kriz, her büyük yıkım dönemleri sonrasında daima yeni bir dünya ummuştur. Çünkü savaşların, çatışmaların, adaletsizliğin, fakirliğin, yıkımların hakim olduğu bugünkü dünyadan sadece bir ülkeler azınlığı   memnundur, büyük çoğunluk acil değişim istemektedir. İşke k.virüs salgınının da buna vesile olması,değişim rüzgarlarının tetiklemesi umulmaktadır. Bugünlerde üzerinde durulan  birçok değişim tezinde de bu umut gizlidir aslında. Öte yandan,  bugünlerin acı salgın tecrübesinin, bir müddet sonra unutulmaması,  rafa kaldırılmaması ve bir takım değişimlerin önünün açılması bile insanlık adına  büyük bir kazanç olacaktır. Bu çerçevede bizim beklentilerimizden biri de küresel ölçekteki insan hakları ihlalleri dosyalarından bazılarının da, örneğin  Doğu Türkistan konusunun,bir şekilde post-pandemi döneminde   etkilenebileceği yönündedir.Yeni dünya düzeni arayışlarından  BM gibi kuruluşların da etkilenmesini bekliyoruz.Liberal,demokratik,otoriter,totaliter vs. hükümet sistemlerinin, lider kültleri odaklı yönetimlerin  gelişmelerden  nasıl etkilenebileceği  de önemli olacaktır.Her halukarda bazı etkin dinamiklerin yaşanabileceği bir döneme girmekteyiz.

İnsanlığın ve küresel düzenin k.virüsle savaşının devam ettiğini başlangıç cümleleri meyanında  vurgulamak durumundayız. Pandemi  gerek kişisel, toplumsal yaşantımızın, gerek ülkelerin, hükümetlerin, uluslararası sistemin ve başta DSÖ olmakla bölgesel/küresel kuruluşların ana meselesi olmayı sürdürüyor. Bu dönemde k.virüs salgını sonrası döneme ilişkin değerlendirmeler, beklentiler de fikirsel düzlemde sürüyor. Bu öneri ve fikirlerin  ileriki dönemde küresel ölçekte somut adımların atılmasında yol gösterici olmaları umulur. Bu bağlamda, bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı benzeri radikal  söylemlerin, geleceğin dünyasındaki  somut yansımalarının mahiyeti hakkında keskin görüş beyanını erken bulmakla birlikte salgının önemli etki ve sonuçlarının  görülebileceğinin de bilincindeyiz. Nitekim, pandemi bağlamında teorik düzeyde giderek zenginleşen ve artan bir birikimin oluşmakta olduğunu görmekle birlikte, üzerinde mutabık kalınan alanların henüz dar bir düzlemde seyrettiğini, dile getirilenlerin   çoğu kez farklı perspektif ve usluplarla ele alınmakta olduğunu ,bir nevi tekrara yönelindiğini de  izlemekteyiz. Buna mukabil,ticaret, ekonomi,maliye,turizm  gibi alanlar nisbeten istisna teşkil ediyor zira elde bir takım somut veriler mevcut, dolayısıyla da bunlarla ileriye yönelik birtakım senaryolar geliştirilebiliyor.  Mesela küresel turizm bağlamında  2020’nin savaş  yıllarından bu yana en kötü yıllardan  olabileceğine  pek itiraz gelmiyor. Dünya Turizm Örgütü 1950’de tüm dünyada 25 milyon turistten, 2018’de ise  1 milyarı aşkın bir turist sayısından bahsederken 2020 için tarihi düzeyde bir düşüş rekoru bekleniyor.   Dünya Bankası, IMF gibi dünya refahının küresel ticaret serbestisinden  geçtiği ilkesi üzerine bina edilmiş kuruluşlar da  çeşitli raporlarında, bugünkü durumu 2008 krizi veya 1930 büyük depresyon dönemiyle iyi ve kötü senaryolar olarak kıyaslayarak bir takım tahminlerde bulunabiliyorlar. Aslında bu da doğal ve kaçınılmaz bir durum zira  her şeyden evvel krizin ne kadar süreceğinin öngörülememesi çok önemli bir faktör.   

Bugünkü görünüm içinde; bu konular etrafındaki  değerlendirmelerin genel hatlarıyla  şu sorular üzerinde odaklandığını  görmekteyiz.

i.Değişimin mahiyeti; Öncelikle olumlu/olumsuz bir değişim. Ulusal/küresel  sisteme yöneliş. Kişisel,toplumsal yaşam. Siyaset/ideoloji alanına hatta  din/bilim ilişkisine yansımaları.

ii.Özgürlükler alanının durumu.Kişisel/toplumsal özgürlükler. Hükümet sistemlerine etkileri.

iii.Yeni düzende, ABD ve Çin. Ülkelerin /bölgelerin yeri. Çin merkezli yeni bir dünya mı. Yoksa Çin’in bizzat kendisinin sarsılacağı, zayıflayacağı bir dünya düzeni mi.

iv.Esasen salgın öncesinde başlayan süreçlerin daha da hızlanabileceği, batıdan doğuya güç kayışı olacağı,  daha vasat daha fakir bir dünya veya daha yeni imkanların doğabileceği  bir düzen.

iv.Bölgesel/uluslararası kuruluşların yeni konumları. Başta BM olmakla  küresel kuruluşlarda reform mu. Biz de bu kısa çalışmamızda sürecin bu boyutu üzerinde durmaya gayret edeceğiz.

Bu ana temalar şüphesiz birçok yan unsurla genişletilebilir, zenginleştirilebilir. Bu anlamda yeni döneme dair değerlendirmeleri iyimser/ kötümser bir yeni dünya  kategorileriyle de  sınıflandırabiliriz. Özetle yeni bir dünya oluşacaksa bunun geçmişi aratmayacağı söylenebilir mi. Evet; Daha iyi, güzel  bir dünya bizi bekliyor. Hayır; İlerisinin dünyası bugünden daha iyi olmayacak gibi. Her türlü teorinin savunulabilmesi, geliştirilebilmesi için uygun bir ortam ve bıza ipuçları  var kısaca.

Bu aşamada bunlardan belki bir-ikisi  hariç farklı görüşler  üzerinde genel bir mutabakat yok. O da salgının bir değişimi beraberinde getireceği . Bazı yönlerden nüanslar taşısa da belirli bir çerçevede bir değişim rüzgarının veya fırtınalarının yaşanabileceği  konusunda bu mutabakat. Bunlar dışında çeşitli  fikirler  havada uçuşuyor, bakış açısına, ülkesine, bölgesine, sektörüne vb.vb değişiyor. Kalem sahibinin siyasi konumu, yaşadığı ortam, ülke gibi unsurlar da doğal olarak yeni dünya beklentilerini dile getirme uslubunda  etkili oluyor. Krizin ne kadar daha süreceğinin belli olmayışı, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu bakımdan   önemli bir unsur.

Dolayısıyla, her bir görüşün veya beklentinin  tam aksini savunan görüşler olabiliyor. Bugünkü gelişmelerin odağındaki ülke Çin olduğundan hareketle, yeni dünyadaki konumu hakkında Çin’e biçilen rol tartışmaların merkez temalarından birini  teşkil ediyor. Burada da her iki uçtan görüşler var ve  taraflar görüşlerini  çeşitli argümanlarla destekleyebiliyor. Her ne kadar virüsle mücadelede bazı çevrelerce övgüye boğulduysa, hatta buradan hareketle yeni dünya düzeninde lider bir konumu olacağı yönünde teoriler de geliştirildiyse bile, birtakım ekonomik veriler Çin’in önümüzdeki yılları itibariyle pek de iyimser değil. Perakende üretimi %43, araba,ev aletleri vb. üretimi %30, sanayi üretimi % 13 civarında düşüş gördü. 2020 için, her şeyin yolunda gitmesi halinde % 1 GSH artışının bile başarı olacağı söyleniyor.  Başkan Şi için bu kalkınma oranı   yeterli olmayacak zira liderliğini yaptığı ulusal canlanış hamlesinin sürdürülebilmesi  için yıllık asgari % 5/6 gerekiyor. Keza,  Çin’in sağlık alanındaki yetersizliği, kişi başına sağlık harcamalarının yıllık 400 dolar civarında oluşu, 1000 hastaya 1.8 doktor düşmesi  gelişmiş ülkelerin ortalamasının epeyce altında kalıyor. Sağlık hizmetlerinin kalitesizliği ise ayrı bir konu.  Çin’in asıl sıkıntılı alanı ise en başta otoriter siyasi anlayışıyla bağlantılı olacak. Yine  salgının ilk çıkışındaki gizlilik perdesi ileride Çin’in başını ağrıtmaya  aday meselelerin başında geliyor. En çok merak edilense birçok  dünya ülkesi gibi bizzat Çin’in siyasi yapısını da etkilenmesi mümkün. Bu etkileşim ülkeni sistemi itibariyle bir devrim mahiyetinde olmayacaktır ancak  ÇKP’nin gelecek kongrelerinden birinde işaretlerini görebileceğimiz gibi kalkınma programlarında, gelişme hamlelerinde ciddi  spamalara şahit olabiliriz.  Küresel düzeyde Çin’in mega prestij projesi  Kuşak Yol  ise  sıkıntıya uğrayabilecek alanlardan biri.

Salgın sonrasının yeni dünyasında; Çin’in küresel prestijini sarsacak,uluslarası düzeyde sorgulamaların artacağı   alanlardan biri olarak  Doğu Türkistan konusunun gelebileceğini düşünüyoruz. K.virüs pandemisini ilk aşamada reddi ve örtmeye çalışmasıyla birlikte, Çin önemli bir güvenilirlik testinin muhatabı oldu ve bu halen de devam ediyor. Bundan sonra,  Doğu Türkistan’la ilgili üstünü örtme, reddetme  tezlerinin muhataplarını iknada daha da  zorluk çekmesi muhtemeldir.

Yeni dünyaya dair tezlerde bölgesel gerçeklerin de önemli olduğunu görmekteyiz. Örneğin, daha ziyade batıdan  bakıldığında Çin aleyhtarı yorum ve beklentiler ağırlıklıyken, mesela Asya’dan, Pakistan’dan gelen herhangi bir analiz, bu ülkenin Çin’le yakın ilişki ve işbirliğinin ruhunu da yansıtır şekilde Pekin’e müzahir olabilmektedir. Veya İran’dan bakıldığında  salgın sonrasının yeni dünyasında ABD’de hegemonyasının sona ereceği iddialarının ağırlıklı olması gibi.

Salgının ilk aylarının geride kalmasıyla  birlikte uluslararası düzen ve kuruluşlarda birtakım toparlanma ve dayanışmanın daha öne çıkmasının işaretleri de görülmeye başlandı. En büyük destekçisi ABD’nin maddi katkılarını durduracağını açıklamasının ardından, salgın döneminde çeşitli eleştirilere de hedef olan  DSÖ’nü zor bir dönem bekleyecek olmakla birlikte halihazırda çalışmaları izlenen, verileri  referans alınan  küresel örgütlerin başında geliyor. IMF de  bazı destek mekanizmalarını devreye soktu  ve  100’e yakın  ülke bu imkanlardan yararlanmak istediğini beyan etti. Fon,siyasi tercihlerine göre ülkelere  salgınlar gibi beklenmeyen durumlar için sahip bulunduğu Hızlı Finansman Enstrümanı çerçevesinde bazı  imkanlar sunuyor. Avrupa Merkez Bankası da keza devreye girdi ve 750 milyar avroluk bir meblağ taahhüdünde bulundu. Avrupa Komisyonu’nun yeni önlemleri arasında ise stratejik tıbbi cihaz stoklarının artırılması da var.

Bölgesel/uluslararası kuruluşların geleceğinde bugünkü olumlu/olumsuz performansları mutlaka ki önemli olacaktır.

Bizleri bekleyen yeni uluslararası düzene dair analizler çerçevesinde, BMGS Guterres  yeni dönemde karşı karşıya gelinebilecek tehditlere de dikkat çekerken kamu kurumlarına güvenin yitirilmesi, siyasi fırsatçılığın gerilimlere yol açarak meşruiyet sorunları doğurması,  bazı çatışma bölgelerinde tarafların krizi konumlarını güçlendirme fırsatı görmeleri, terör gruplarının ortamı istismara yönelmeleri ve daha  önemlisi insan hakları alanında sorunların şiddetlenmesi, ayrımcılığın, nefret söylemlerinin, basın,ifade özgürlüğü gibi alanlarda otoriterliğin  artmasını vurgulaması önemlidir. Filhakika pandemi öncesinde de bu sorunlar küresel düzenin en büyük meseleleriydi.  Yeni dönemde de bunların şiddetlenmesi ve ağırlık kazanması riski  iyi bir dünya/kötü bir dünya analizleri  bağlamında hassasiyetle düşünülmesi gereken  konular. Ancak kendisinin hiyerarşisinin en üstünde bulunduğu bu kuruluşun bahsettiği tehditlerle ne kadar mücadele edebileceği de sual konusu. BM’nin reformu dosyası zor,karışık ve çok farklı yönleri olan bir süreç.

Öte yandan, bizler;  tabiatiyle kişisel,toplumsal alışkanlıklar,yeme içme, hobi, kültür-sanat, eğitim, iş yaşamı vb. başta olmakla  bir değişimin olabileceğini, bunun net ölçeğinin salgın  depremi ve artçılarının tamamen geçmesiyle birlikte, bölgeler, ülkeler, hatta kıtalar, kültürler, yönetim tarzları vb. gibi çeşitli unsurların etkisiyle ortaya çıkabileceğini, şu veya bu hükümet sisteminin yıkılıp yerine diğerinin hakim olması gibi  keskin kutuplu değişimlerden  çok,  bazen küreselleşme bazen milli sınırlar içine kapanma yönünde şartlara göre yön alacak sentez dönüşümlerin yaşanabileceğini, bugüne kadar söylegelmekteyiz.

II. Küresel ölçekte mevcut düzene karşı ciddi  sorgulamaların görülmeye başlandığı  bu dönemde  eleştirilerin hedefinde olan kuruluşların biri de Birleşmiş Milletler, özellikle de Güvenlik Konseyi.

Bunun bir takım haklı gerekçeleri var. İnsanlığın büyük salgın belasıyla uğraştığı bu dönemde, herşeyden önce mevcut uluslararası sistemin hamisi, yol göstericisi  konumundaki  BM’den güçlü, etkin bir  dayanışmayı gösteren herhangi  bir adım gelmedi.  BM Güvenlik Konseyi  Covid-19 virüs salgınıyla ilgili ilk toplantısını belirtilerin  üzerinden 3 ay, DSÖ’nün  pandemiyi 11 mart günü ilan etmesinden de 1 ay kadar sonra yapabildi. Üstelik buradan herhangi bir güçlü  karar da çıkmadı. Pandeminin ilan edildiği ilk günden bu yana gerek BMGK’da,   gerek BM Genel Kurulu’nda  siyasi  çekişmeler, karşılıklı suçlamalar dinmedi. Güvenlik Konseyi’nden önce yapılan Genel Kurul toplantısında bile karşılıklı  tasarıların çarpıştığını anlıyoruz.   Başta bütün devletleri  aynı  çatı altında toplayabilmiş tek küresel yapı  BM’nin kendisi olmakla  bölgesel/uluslararası kuruluşların çalışmaları, girişimleri de bu zafiyetten olumsuz etkilendi. Küresel ölçekte ölümlerin 160 bine yaklaştığı bu ortamda bile siyasi tartışmalar halen  devam ediyor.

İşte tek başına bu  gerçeklik bile BM’nin zaafiyetinin son tipik örneklerinden birisi. Halbuki,    geçmişte  BMGK’nın salgınlara karşı ortak adımları olmuştu. BM Güvenlik Konseyi    geçmişteki bazı küresel gelişmeler nedeniyle yetki ve görev alanını 2014 yılındaki Ebola krizi sonrasında genişletebilmiş, tarihen  rekor bir sayıyla,  130 ülkenin eş sunucu olduğu  BMGK 2177 sayılı kararını alabilmişti. Ebola’nın  etkilediği  ülkelerde istikrarı tehdit ettiğini, toplumsal karışıklığa, gerilmelere yol açabileceğini  açıkça ortaya koymuş,  insan sağlığı  konularını da uluslararası barış ve güvenliğe tehdit ilan etmişti. BMGK’nın   HIV/AIDS’e karşı 1308 (2000) sayılı kararı da keza önemlidir.

Gerçekten de 1945 tarihli BM Kuruluş Anlaşması uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasına, sağlık alanında işbirliğine önem veriyor ve ilgili maddeleri (örneğin 1, 13, 55) de buna açıkça işaret ediyor. BMGS Guterres’in hemen her vesileyle salgının yıkıcı sonuçları arasında küresel barış ve güvenliğin tehlikeye girmesi riskine işaret ettiği hatırlandığında ortak ve kararlı girişimler için BMGK’nin kendini sorumlu görmesine ve adımlar atmasına hiçbir engel yok. Hatta ana  görevi de.

Ancak aynı BM Güvenlik Konseyi etkisi Ebola’dan çok daha geniş ve kapsamlı olan  Covid19’a karşı tamamen siyasi mülahazalarla bu kez  aynı kararlılığı gösteremiyordu. Bugün itibariyle dünyada salgının ulaşmadığı ülke,bölge kalmadı.Milyonlarca insanı etkisine aldı.

Dünya ve BM bugün k.virüs tehdidine karşı birleşemezse ne zaman birleşecek? Son derece haklı, adil bir soru. BM sisteminin en güçlü yapısı olan BM Güvenlik Konseyi’nin insanlığın en büyük tehditlerinden biriyle karşılaştığı bu dönemde bile ileri gören, vizyoner, umut ve sonuç verici adımlar atamayışı, siyasi tartışmalar içinde kaybolması geçmişten bugüne süren BM’yle ilgili tartışmaları yavaş yavaş tekrar önplana getiriyor. Bunların ortalığın sakinleşmesi ve normalleşmesiyle birlikte daha da ivme kazanacağından da şüphe etmiyoruz. BM’nin ilk kuruluş dönemiyle bugünler kıyaslandığında iki dönem arasında  çok büyük farklılıklar var. Her şeyden önce 1940’lı yıllarda BM üyesi ülkelerin birkaç kat artarak  bugün 193’e ulaşması  bile tek başına önemli bir gösterge. BM’nin kuruluşu sonrası dönemde bağımsızlık savaşları, dekolonizasyon, bazı büyük devletlerin parçalanması vb. neticesinde çok sayıda yeni ülke BM’nin üyesi oldular. Bizler bile SSCB’nin,Yugoslavya’nın içinden çıkan birçok  yeni bağımsız devletin BM üyeliği kazanmasına  şahit olduk. Buna ilaveten, o günün hakim güçlerine karşı yeni güç merkezlerinin doğuşu, dünya ticareti, üretimi, sanayisi, teknolojisi,nüfusunda bu yeni üyelerin ağırlık ve etkileri kaçınılmaz olarak beraberinde BM yapısına yönelik önemli değişim taleplerini de doğurdu. BM Güvenlik Konseyi’nin 1945 şartlarındaki  yapısının bugünün gerçeklerinde  yetersiz kaldığı,    1965 yılında Güvenlik Konseyi’nde geçici üyelik sayısının  6’dan 10’a çıkarılmasının da kalıcı bir çözüm getiremediği   artık açıkça ortada ve önümüzdeki dönemlerde de  bu konu etrafındaki tartışmaların sürecek.

BM’nin durumu konusu aslında on yıllardır uluslararası gelişmelerin gündeminde.  Görüşmeler  önce açık uçlu bir çalışma grubu bünyesinde başladı, 2010’dan bu yana ise hükümetlerarası müzakereler çerçevesinde devam ediyor. Eski BMGS Annan da reform çabalarına destek vermiş, bu amaçla 2005 yılında, özetle BMGK üyeliklerinin sayısını 24’e yükseltmeyi öngören bazı  önerilerde bulunmuştu. Ancak bu girişimlerin de  kalıcı  bir sonuç vermediğini  görüyoruz.

Hükümetlerearası müzakerelerde  BM reformu konusu;  üyelik kategorileri, daimi üyelerin veto hakkı, bölgesel temsil, Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesi, Güvenlik Konseyi/Genel Kurul ilişkileri gibi konular üzerinde üzerinde yoğunlaşıyor. Her bir  kıta, bölge, ülke ve  grubun  reformdan beklentileri ise birbirinden epeyce  farklı. Bu bakımdan ülkeler farklı gruplaşmalar içinde gayret ve girişimlerini sürdürüyorlar.

Diplomatik çabalarla  epeyce mesafe katettiği görülen Almanya, Hindistan,Brezilya ve Japonya’dan müteşekkil G4 grubu kendi içinde güçlü bir dayanışma sergiliyor  ve ekonomileri, dış ticaretleri, savunma güçleri, nüfusları,sanayileri,coğrafi genişlikleri, çeşitli bölgelerdeki BM operasyonlarında etkin yeralmaları, BM bütçesine yüksek katkıları   vb. gibi hususlarda küresel ölçekte güçlü bir konumları var. Her biri birçok kez de BMGK’de geçici üyelik yaptılar. Mesela Japonya’nın bugüne kadar 11 kez BMGK geçici üyeliği oldu. G4 üyelerinin  daimi üyelik beklentilerinin kaydadeğer  sayıda    ülke tarafından olumlu değerlendirildiğini de görüyoruz.

Buna mukabil, etkin siyasi gruplardan biri olan,İtalya,Pakistan, Mısır, Meksika gibi ülkelerin de yeraldığı Uzlaşı için Birlik Grubu, G4’ün görüşlerini  pek paylaşmıyor. Üyelerine bakıldığında  G4’e karşı muhalif yapısı da zaten hemen dikkat çekiyor. Pakistan ve   Hindistan  gibi. Hedefleri geçici üyelerin sayısının 10’ a yükseltilmesi ve 25 üyeli yeni genişletilmiş bir BMGK oluşumu. Grubun daimi üyeliklerin artırılması yönünde bir talebinin ise bulunmadığı anlaşılıyor.

Afrika Grubu  ise her şeyden önce kıtaya yönelik tarihi adaletsizlikten bahsediyor ve kıtadan hiçbir ülkenin  BMGK’nın daimi üyesi olmadığına, bugünkü BM ülkelerinin önemli bölümünün  Afrika’lı olduğuna  işaretle 2’si Afrika’dan olmakla yeni daimi üyeliklerin ve geçici üyeliklerin tesisini, sonuçta da üye sayısı  25-26’ya kadar genişletilmiş bir BMGK istiyor. Cezayir, Nijerya,G.Afrika grubun etkili üyeleri.Afrika’nın bu tezlerinin epeyce geniş şekilde kabul gördüğü dikkat çekiyor.

Asya aynı şekilde yeni dünyanın gerçekleri içinde kıtanın BMGK’da yeterince temsil edilmediğine inanıyor. Endonezya, örneğin,  Asya-Afrika ülkelerinin BMGK’de temsilini ve Konsey reformunu  sürekli savunuyor. Bölgesel özelliklerin,  gelişmişlik düzeyleri arasındaki farklılıkların dikkate alınması, mevcut küresel sistemin gerçekliğini yansıtmayan veto hakkı üzerinde iyice düşünülmesi, Güvenlik Konseyi ile  diğer BM organları, bölgesel kuruluşlar ve ilgili yapılar arasındaki iletişimin artması gibi hususlar üzerinde duruyor.

Bütün bu çabaların ortak noktalarından birini şu veya bu formülle mevcut BMGK yapısının 22-25 üyeliğe kadar genişletilmesi teşkil ediyor.  Yeni, daha  geniş ve temsili bir BMGK üzerinde  bir mutabakat mevcut olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye de  BMGK’nin reformu gereğini gerek siyasi gerek diplomatik düzeyde yıllardır ortaya koyuyor ve yüksek şekilde seslendiriyor. Dünyanın yeni siyasi gerçekleri bakımından reformun gerekli ve acil olduğunu, daha temsili ve etkili bir GK’ne  ihtiyaç duyulduğunu, veto hakkının sorunun asıl kaynağı olduğunu, bu imkanı  ellerinde tutanların esasen kendi milli çıkarlarına hizmet ettiklerini dile getiriyor. Ancak bu söylemlerde dikkatimizi çeken bir husus veto hakkı olan daimi üyelere yenilerinin eklenmesi çabalarının reform tartışmalarını  aşındırdığının da belirtilmesi.  Bu yaklaşımdan  Türkiye’nin kendisinin de yeralacağı bir grup içinde dönüşümlü bir  daimi üyelik talebinin bulunmadığı sonucunu mu çıkarmak gerekir bilmiyoruz.  Şayet öyleyse bunun Türkiye gibi küresel ölçekte  iddialı bir devletin  hedefleriyle uyumlu bir beklenti mi olacağı  sorusu kaçınılmaz olarak akla geliyor. Zira bazı ülkelerin daimi üyelikle  bağlantılı  talepleri güçlü ve ileride kabul görmeleri de beklenebilir. Bu görüşler uzman çevrelerce de destekleniyor.  Örneğin Asya’nın temsili konusunda, kıtanın  temsilde yetersizliğinin  BM’nin meşruiyeti anlamında da ciddi tehditler barındırdığı, BMGK’de 4 ilave daimi temsilciliğin kurulabileceği, bunların Hindistan, Japonya/G.Kore, ASEAN ve diğer Asya ülkeleri olarak düzenlenebileceği yönünde birtakım görüşlere  rastlamaktayız. Buradan hareketle, günün birinde reform gerçekleşirse bazı ülkelerin daimi üyelik taleplerinin karşılanacağını öngörebiliriz. Zira bu hususta iddialı  olan bu ülkelerin, zaten yıllardır sürdürdükleri geçici daimi üyelikler gibi bir seçenekten tatmin olabileceklerini ummuyor, daimi üyelikler hedefini ısrarla takip edeceklerine inanıyoruz. Türkiye’nin  İslam ülkelerinin de BM’ de temsil edilmediğinden hareketle, daimi üyelik konusunda farklı tutumlar geliştirmesinde, seçeneklerini zorlamasında  yarar olacaktır. Bu hususta siyasi otoritenin tavrı çok önemli bir destektir. Tren kaçarsa, diğer bir ifadeyle  reform süreci eninde sonunda bazı ülkelerin daimi üyelikleri elde etmesiyle tamamlanırsa, artık uzun onyıllar boyunca konuya geri dönülmeyeceğini düşünüyoruz.    

Veto da BM sisteminde en çok tartışılan ve eleştirilen unsurlardan biri olmaktadır. Beş daimi üyeden herhangi birinin bir BMGK kararı alınmasını engelleyebilmesi sonuçta bütün bir BM sisteminin  felce uğramasına, en hayati meselelerde bile adım atılamamasına yol açıyor. Bu yetkinin benzer şekilde BMGS’nin seçimi, BM Anlaşması’nda değişiklik yapılması gibi hususları da içerdiği göz önüne alınınca vetonun gücü tam anlamıyla ortayı çıkıyor. Dolayısıyla herhangi bir daimi üyenin milli çıkarlarına olumsuz etki yapabilecek bir kararın BMGK’dan çıkması mümkün değil, bu karar  küresel yarara hizmet edebilecek mahiyette bile olsa.  Veto uygulaması  yıllardır tartışılmakta ve eleştirilmekte olsa bile, böyle bir adımının sonuçlandırılması Anlaşma’nın 108 ve 109.maddeleri de hatırlandığında gerçekten zor,epeyce uğraşı gerektirecek gibi  görünüyor. Ancak eninde sonunda gidişatın yönü bu olacaktır.    

Veto sisteminin doğurduğu büyük sorunlar nedeniyle geçmişte Genel Kurul bünyesinde atılan adımlar olmuşsa da (1950-377 sayılı Barış için Birlik kararı) bunlar da sorunu nihai ve kalıcı anlamda   çözüm  getirememiştir.

BMGK reformu talep ve çalışmalarında ülkemizin de yeralması çeşitli nedenlerle gayet doğal oluyor. BM’nin 51 kurucu ülkesinden biri, BM bütçesine %1.3 seviyesinde katkıyla ilk 16’da,   üç kez BMGK geçici üyeliği yapmış, dünyada en fazla yardım yapan ülkeler içinde birinci ve en cömert ülke (2017) ve çeşitli BM uzman birimlerine de  İstanbul’da evsahipliği yapıyor. BM’nin çeşitli faaliyetlerine bu meyanda barış koruma çalışmalarında faal şekilde yeralıyor. Bazıları kurucusu olmakla,  NATO,AK,AGİT,EİT,MIKTA,D8,TDKÜK,İİT gibi  birçok bölgesel/uluslararası kuruluşda da  da önemli bir  konuma sahip bulunuyor.Ancak ülkemizin GSH, kişi başına milli gelir, genel ticaret hacmi gibi veriler bakımından, örneğin G4 grubu üyeleriyle arasında epeyce büyük fark var.(Mesela Almanya’nın sadece Çinle ikili ticaret hacmi,ülkemizin neredeyse  toplam ticaret hacminin yarısına denk geliyor.)

BM reformu yönünde on yıllardır süren talepler,ihtiyaçlar, görüşmeler var ancak  BMGK’nin yapısında herhangi bir değişiklik yapılabilmesi BM Beyannamesinin yukarıda zikrettiğimiz 108. ve 109.maddelerinde  açıkça yeraldığı gibi gerçekten zor bir süreci gerekli kılıyor.  Doğal olarak bu hususta temel sorunlardan biri  5 daimi üyenin Güvenlik Konseyi’ndeki ayrıcalıklı statülerinin değişmesini istememeleri. BM Güvenlik Konseyi’nin yapısında herhangi bir değişiklik BM Yasası’nda değişikliği gerektiriyor. BM Yasası’na göre Yasa’daki değişikliklerin BM Genel Kurulu’nda 2/3 çoğunlukla kabul edilmesi, değişikliğin BM üyelerinin 2/3’si tarafından kendi ulusal mevzuatlarına uygun olarak onaylanması ve bu ülkeler arasında Güvenlik Konseyi’nin mevcut 5 daimi üyesinin tamamının da  bulunması gerekiyor.”.Dünya Savaşı sonrası oluşturulan  sistemin adeta bugünler önceden görülerek bu kadar engelleyici, savaş galiplerinin kendi geleceklerini koruma ve küresel düzeyde hakimiyet tesisi anlayışıyla düzenlendiği tereddütsüz. Nitekim reform taleplerinin ağırlığı  da buna sıkça işaret ediyor ve BMGK’nın mevcut yapısının küresel gerçeklikten uzak olduğunu  vurguluyor.

Bununla birlikte,BM’nin mevcut haliyle gitmeyeceğinden en küçük bir şüphe duyulmamalı. Eninde sonunda bir reforma tabii tutulacak ve umulur ki bu değişim bir makyaj değil adil ve dengeli bir mahiyette olur, kuruluşun faaliyetlerine güç, ivme ve etkinlik kazandırır.

III. Sonuçlar bağlamında ifade etmek gerekirse, k.virüs pandemisi sonrası dönemdeki değişimin kendiliğinden değil, insanların, yöneticilerin, aydınların teşvik ve yönlendirmeleriyle, hepsinden de önemlisi ileriyi gören,vizyoner liderler  eliyle gerçekleşeceği, bu alanlardan birinin de muhtemelen bölgesel/uluslararası kuruluşlar üzerinde olacağı vurgulanmalıdır. En azından BM başta bu kuruluşlar mahiyetleri ve etkinlikleri itibariyle daha fazla mercek altına alınacak, değerlendirilecek, aslında pandemiden uzun yıllar önce bu çerçevede başlatılmış olan   çalışmalar  hız kazanabilecektir. Umarız ki BM de bu kapsamda bir değişimi yaşasın, kendisini reforma tabii tutsun. Aksi takdirde pandemi sonrası dünyanın dahi iyi, adil, eşit   mi, daha kötü,adaletsiz,dengesiz  mi olabileceği sorularına cevaben ikinci şık ilave bir destek daha kazanmış olacaktır.

Küresel ölçekli  Covid-19 depremi sonrası  dönemde, bölgesel/ uluslararası kuruluşlar da, ulusal devletler, hükümetler, şirketler, yönetimler  gibi, kendilerini daha fazla sorgulamaya   mecbur kalacaklardır.   BM Güvenlik Konseyi’nin daimi  üyeleri bunu arzu ettiklerinden değil, ancak yıllardır süren reform baskıları var ve bu taleplerin daha da güçlenmesi mümkün. Genelde BM üyelerinin, hatta Güvenlik Konseyi üyelerinin bile mutabık kaldıkları bir husus varsa o da bugünün dünyasının gerçekleri BM yapısına ve işleyişine yansımıyor. Konsey üyeleri sahip oldukları veto imkanını tamamen kendi milli perspektiflerinden yaptıkları bölgesel/uluslararası sorunlara bakışlarına  göre kullanıyorlar. ABD/İsrail/Filistin konusu veto sisteminin istismarının artık en tipik örneğidir. Ama  istismar sadece bu konularla  sınırlı değil. Dünyanın en çok zulme uğramış halklarından Rohingalar konusu BM’de gündeme mi gelecek, hemen  Çin vetosu hazırdır zira  Myanmar’la yakın bir işbirliği mevcuttur. Her bir daimi üyenin veto kartını kullanmasını gerektirecek kendine göre “haklı” gerekçeleri her zaman bulunur. Geri kalan 180’e yakın ülke ise kendi derdine yansın!  En başta Suriye, Libya, İran vb. dosyaları konuya bakışlarına göre BMGK 5’lisinin vetoları nedeniyle  sonuçsuz kalmış  karar taslaklarını  barındırır.

Bu yönde hazırlık içinde farklı gruplar ve görüşler var. Ancak bilebildiğimiz kadarıyla, örneğin, İslam ülkeleri veya Türk ülkeleri merkezli bir girişim yok. Hatta orta doğu ülkeleri odaklı bir çaba da yok.  Bugünkü orto doğu veya İslam veya türk ülkelerinin durumuna baktığımızda böyle bir çaba tutarlı ve gerçekçi olmayabilir ancak diğer  gruplara baktığımızda, bu tür ilişkilerin bir güç unsuru teşkil edebildiği de anlaşılıyor. Nitekim, Brezilya’nın Portekizce Konuşan Ülkeler Birliği’nin desteğini alması gibi. Dünyada en büyük inançlardan birinin İslam  olduğu, BM’nin ilgi alanına girebilecek birçok sorunun İslam dünyası ve orta doğu merkezli olduğu da dikkate alındığında adaletsizlik buradan başlıyor.

Covid10 pandemisi sonrası yeni dünyanın şekline dair önemli bir başlık ve ihtiyaç olarak yenilenmiş  bir BMGK ihtiyacı konusunun yıllardır tartışılmakta, görüşülmekte olduğunu yukarıda vurguladık. Siyasi,hukuki, teknik yönlerinin bulunduğuna işaret ettik. Ancak bütün bunlar içinde boğulmaksızın, bizce burada temel varoluşsal soru şu; Beş daimi ülkenin veto hakkıyla birlikte Güvenlik Konseyi’ndeki konumlarının bugünkü dünya gerçekleri içinde  gerekçesi nedir? Geri kalan 188 ülke neden bu etkin yapının dışındadır? Burada tarihin akışının 2.dünya savaşı sonrasındaki şekillenişinden bahsetmiyoruz. Sadece böyle bir yapı içinde ileriye yönelik  sağlıklı,adil,eşitlikçi ve dengeli bir küresel  düzenden bahsedilmesinin zor hatta imkansız olacağına işaret ediyoruz.Bu soruların cevabı aslında bütün insanlığın geleceği  için iyimser veya kötümser olunmasının da gerekçelerini oluşturacaktır. Dolayısıyla mevcut sistemin bu yönleri öncelikle tartışmaların odağı olmalı, bunun üzerine de çözüm süreçleri geliştirilmelidir. BM Beyannamesi uluslararası siyasi irade güçlü, sağlam ve istikrarlı  bir tarzda  oluşturulabildiği takdirde bu değişime zor da olsa  ilgili maddeleriyle imkan verebilmektedir.   Dileriz k.virüs salgınının getirebileceği değişim rüzgarlarından başta Güvenlik Konseyi olmakla BM de etkilenir. Türkiye de bu süreçte güçlü bir şekilde bulunur.

K.virüs salgınından sonra BM reformu bir hız ve dinamizm kazanacaksa, bizleri her şeyden önce Türkiye’nin bu sürecin ve başarılabilirse de  yeni yapılanmanın  neresinde olacağı ilgilendirir. Doğal olarak bugünkü küresel sistemde ülkemizin sorunları, Orta Doğu’dan Avrupa’ya çok sayıda ülkeyle ilişkileri,  maalesef de yalnızlığı dikkate alındığında bu ölçekte bir diplomasi hamlesinin gerçekçiliğine dair cevap  bekleyen soruların peşpeşe geleceği biliyoruz. Doğrudur, zira  bütün bunlar yalnızlıklarla,sorun  ve çatışmaların ağır bastığı  ilişkilerle  değil, topyekun organize,disiplinli, uzun soluklu çabalar, diplomasi ve siyasi atılımlar gerektiren  konulardır. Dış dünyayla ilişkilerde radikal bir normalleşme gerektirirler öncelikle. Bundan sonra siyaset ve diplomasi görevini yapabilecektir. Aksi takdirde daha nice on yıllar boyunca BM’deki eşitsizlik  söylemlerine alkışlar eşliğinde devam edilir, öte yandan reform treni de kaçırılabilir ve Türkiye yeni BM içinde  kendine layık bir konuma kavuşma fırsatını yitirebilir.

Biz  sonuç  meyanında, ana ilke olarak özetle,”...insanlığın yüzyüze bulunduğu çok büyük ölçekli tehditlere karşı yeni değerler sistemine ve bunlara dayalı yeni yapılara, düzene, itibar kaybı içindeki BM sisteminde başta BMGK’da olmakla    katılımcı bir reform gerektiğine..” inanıyoruz.

 

                                                       ***********

 

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3930/koronavirus-ve-birlesmis-milletler-reformu

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar