İnsan çok çok zalim ve cahil!

Eklenme Tarihi: 18.03.2020 14:06:43 - Güncellenme Tarihi: 27.05.2020 02:04:24

“İnsan kat kat zalim ve kat kat cahildir.”

(Ahzab, 72) 

Mahlûklar arasında kendi cinsini yok etmeye çalışan en korkunç varlık sıralamasında insan birinci sırayı tutuyor. Ürettiği silahlarla başlattığı ve sürdürdüğü savaşlar her alanda devam ediyor. İnsanlık tarihinde savaşın olmadığı yılın sadece 195 sene olması bunun en çarpıcı örneğini oluşturuyor.

İlimde dev adımlarla ilerlemesine rağmen insanlıkta sınıfta kalan emperyalist güçler adeta çıldırmış gibi kendi soyunu yok edecek denemeleri yapmaktan çekinmiyor.

Konvansiyonel silahlar yetmezmiş gibi bir de ürettiği biyolojik silahlarla milyonlarca insanın ölümüne yol açabiliyor.

İnsanların kendi cinsini topyekûn yok edecek bu tür silahların yapımını düşünmeleri bile ürkütücü olmasına rağmen, özellikle emperyalist ülkelerde bu silahların yüksek miktarlarda stoklandığı gerçeğini de göz ardı edemiyoruz.

Aslında biyolojik silahların kullanımının çok eskilere dayandığını tarihi bilgiler içinde görüyoruz. M.Ö. 1500'lü yıllarda Hititlerin, bulaşıcı hastalıkların gücünü fark ettiklerini ve düşman topraklarındaki kurbanlara veba mikrobu göndererek onları yok ettiklerini tarih kitaplarından okuyoruz. Geçmişte bazı ülkelerin biyolojik silahların gücünü anlayınca, hastalıklı cesetleri mancınıkla kuşatılmış kalelere fırlattıklarını ve böylelikle düşmanlarını zehirleyip öldürdükleri de biliniyor.

İnsanlık ilimde dev adımlarla ilerlemesine rağmen insanlıkta hiçte ilerlemediğini ve M:Ö. 1500 yıllarındaki zihniyetin günümüzde de aynıyla geçerli olduğunu görüyoruz. Biyolojik silahların kullanım ve üretimini sınırlamak için 1925 yılında Cenova Protokolü ile 1972 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu (BWC-Biological Weapons Convention) imzalanmasına rağmen birçok ülkenin bu anlaşmalara uymadığı da acı bir gerçek.

Tıptaki gelişmelerle zararlı patojenler daha kolay anlaşılsa da, dünyada bazı en yıkıcı biyolojik silahların hala piyasaya sürüldüğünü gözlemliyoruz. Amerika, İngiltere, Çin, İsrail, Almanya ve Rusya gibi emperyalist ülkelerin biyolojik silah programları üzerindeki çalışmalar artık gizlenemez duruma geldi. Bu sebeple her yıl emperyalist güçler tarafından üretildiği çok açık olan değişik bir biyolojik silahla karşılaşıyoruz. Son yıllarda neredeyse her yıl bütün dünya şimdiye kadar ismi hiç duyulmamış farklı bir salgın hastalık sebebiyle âdeta sarsılıyor ve binlerce insan hayatını kaybediyor.

Biyolojik silâh, diğer canlılar üzerinde zararlı etkiler oluşturmak maksadıyla kullanılan bakteri, virüs, mikrobiyal toksinler, vb. ajanlara verilen isim. Bu tarifi genellikle laboratuvarlarda biyolojik olarak elde edilen toksinleri ve zehirleri de kapsayacak şekilde genişletmek mümkündür. Biyolojik savaş araçları, yaşayan mikroorganizmaları (bakteri, protozoa, riketsia, virüs ve mantar) içerdiği gibi mikroorganizmalar, bitkiler ve hayvanlar tarafından üretilen kimyasalları da kapsar.

Eski zamanlarda, “Şarbon, Malta Humması, Kolera,  Tifo, Ruam, Veba, Tularemi, Çiçek, Congo-Crimean Hemorajik Ateşi Virüsü, Ebola, Sıtma vb.” salgın hastalıklar sebebiyle milyonlarca insanın öldüğünü biliyoruz. İki binli yıllardan sonra ise dünyayı en çok meşgul eden ve korkutan bulaşıcı hastalıkların başında, “AIDS, Deli Dana, Kuş Gribi, SARS, Zehirli Kene, Domuz Gribi ve son olarak da Korona virüsü” geliyor.

Yukarıda isimleri yazılı salgın hastalıklar hakkında medyaya yansıyan haberlere baktığımızda adeta inanın kanını donduracak kadar korkunç boyutlara ulaşabileceği söyleniyor. Birçok kaynak bütün bu hastalıkların emperyalist güçler tarafından üretilen birer biyolojik silâh olduğu hususunda fikir birliği yapıyor. Gelişmiş teknolojilere ve laboratuvarlara sahip ülkelerin üreterek dünyanın başına belâ ettiği bu salgın hastalıklar sebebiyle milyonlarca insan hayatını kaybetmesi onları ilgilendirmiyor. Onların ilgilendiren tek şey daha çok para kazanmak ve kendi rahatlarını temin etmek.

Şimdi bazıları bunların birer komplo teorisi olduğunu ileri sürebilir. Ancak attığı bir atom bombası ile bir anda yüz binlerce insanı öldüren, girdiği ülkelerde kadın ve çocuk demeden on binlerce insanı katleden emperyalist cani bir zihniyetin bu tür faaliyetler yapmayacağını düşünmek biraz safdillik olur kanaatindeyim.

İnsanların kendi türünün yok edilmesine yol açabilecek bu tür silâhların yapımını düşünmeleri bile çok ürkütücüdür. Ancak bunun artık bir düşünce olmanın ötesine, bazı ülkelerde bu silâhların yüksek miktarlarda stoklandığı da bir gerçektir

1939-1942 yılları arasında Japon kuvvetlerinin Maçurya’da, “Şarbon, Veba, Çiçek, Tularemi, Ruam, Kolera, Kızıl, Menenjit, Tüberküloz, Tetatnus ve Difteri” gibi çeşitli enfeksiyon hastalıklarını esirler üzerinde deneyip, çok sayıda ölüme sebep oldukları artık gizlenmiyor.  Aynı yıllarda İngilizler İskoçya açıklarındaki Gruinard adasında şarbonla çok sayıda deneme yaptığı da biliniyor.

1950’li yılların başında Amerikan ordusu gerçek bir biyolojik silâhın kullanılması halinde meteorolojik koşulların etkisini araştırmak amacıyla San Fransisco kentine “Serratia Marcescens” isimli bir bakteriyi yaydığı 1970 yılında The Washington Post gazetesi tarafından yayımlanıncaya kadar halktan gizlendi.

1953 yılında ABD ordusu ve CIA`nın ortaklaşa gerçekleştirdiği deneylerde solunum yoluyla bulaşan Sentetik virüsle hastalık üretildiği ortaya çıktı. 1955 yılında geniş kitlelere biyolojik maddeleri bulaştırabilme yeteneğini ölçmek isteyen CIA, ordunun biyolojik silâh cephaneliğinden alınmış bir bakteriyi Florida`daki Tampa Körfezi`ne saldı. 1969 Savunma Bakanlığı`ndan Dr. Robert MacMahan, 5-10 yıl içerisinde, `insanın bağışıklık sistemine saldıran ve hiçbir ilaçla tedavi edilemeyen sentetik bir virüs geliştirmek için` Amerikan Kongresi`nden 10 milyon dolar ödenek talep etti.

Amerika’nın Vietnam Savaşı’nda `Agent Orange` adlı bir kimyasal bir madde kullandığı ve kimyasalın etkisinin halen sürdüğü ortaya çıktı. Vietnam`daki ördek ve tavuk etlerinde `Agent Orange`den kalma zehirli dioksin maddesi olduğu belirlendi. ABD bu biyolojik silâhı, gerillâların saklandığı bölgelerdeki orman ve bitki örtüsünü yok etmek için geliştirmişti.

Yine yakın zamanda İsrailli bilim adamlarının sadece Araplar üzerinde etkili olabilecek bir virüs üzerinde çalıştığı iddiası ortaya atıldı.

Tokyo’da 1995 yılında bir metro istasyonuna sarin gazı ile saldırı düzenleyerek çok sayıda kişinin ölümüne neden olan terörist örgüt Aum Shinrikyo’nun, aynı şehirde en az 8 defa Şarbon ve Botulismus ile saldırı düzenlediği ancak bilinmeyen sebeplerle başarılı olamadığı saptandı.

1970 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün bir uzmanlar kurulunun yaptığı tahmine göre, 5 milyon nüfusa sahip bir şehir üzerine uçakla 50 kg şarbon basili Aerosol halinde atıldığı takdirde 250.000 kişide şarbon görüleceği ve bunlardan 100.000 kişinin tedavisiz bırakıldığı takdirde öleceği hesaplandı.

Yukarıdaki örnekler buraya sığmayacak kadar çoktur. Yapılan bütün incelemeler, bu tür biyolojik silâhların hemen her ülke tarafından kullanılıyor olmasını mümkün kılmaktadır.

İnsanlığın başına uzun zamandır bela olan AIDS için en korkunç iddia bunun bir biyolojik silâh olarak üretilip, bütün dünyanın başına bela yapıldığıdır. Hollywood yapımı "Salgın" (Outbreak) filmindeki gibi, bu tür biyolojik saldırıların emperyalist ülkeler tarafından yapılabileceği ortaya çıktı. Şimdiye dek 50 milyona yakın kişinin AIDS hastası olduğu ya da HIV taşıdığı ve 25 milyon kişinin ölümüne yol açtığı tahmin ediliyor.

Rahmetli Prof. Dr. Mahir Kaynak, birçok ülke istihbarat örgütünün biyolojik silâh kullandığını şu sözleriyle dile getirmişti:

“Bu tür salgın hastalıklar yapan biyolojik silâh üretenlerin amacı insanların sağlığını korumaktan ziyade daha fazla para kazanma hırsıdır. Ülkeler ve insanlar arasındaki mücadelede her türlü yöntem ya da silâh bir baskı unsuru olarak kullanılır. Afrika`da hastalıklar ve kıtlıklar üzerinden bir nüfus azaltma politikası izleniyor. Bu politikanın sonunda nüfus çok azalacak, kıta gözde bir kara parçası haline gelecek. Buraya Batı`dan büyük ölçüde göçler olacağını düşünüyorum. Doğal kaynakları ve sıfırdan medeniyet inşa edilebilecek kadar boş bir alan olması nedeniyle Afrika bu anlamda bir cazibe merkezi. Geçmişte katliamlarla yapılanlar bugün böyle yapılıyor.

HIV’den sonra dünyayı en çok korkutan hastalıklardan biri de 2003 yılında Çin’de piyasaya çıkan/çıkarılan SARS hastalığı oldu. Virüsün bulaştığı insanlara konan ilk teşhis Zatürreydi! SARS`ın diğer adı `Gizemli Zatürre!` olarak kondu. Dünya Çin`deki SARS`la sarsılırken, Rus bilim adamları `SARS Biyolojik silah olabilir` diyerek şok bir iddia ile ortaya attı. Moskova`daki Salgın Hastalık Merkezi Başkanı Nikolai Filatov, `SARS virüsü insanlarca laboratuvarlarda üretilmiş olabilir` dedi. Rus bilim adamı Sergei Kolesnikov SARS virüsünün kabakulak ve kızılcık hastalıklarından oluşan bir kokteyl olduğunu iddia ederek ‘Böyle bir kokteyl virüsün doğada kendiliğinden oluşmasına imkân’ yok diyerek Filatov`a destek verdi. Uzmanlara göre doğada sık görülen uyumlu bir virüsün anîden öldürücü hale gelmesinin ancak dış müdahaleler ile gerçekleşebilirdi. Sonuçta SARS yüzünden Çin ekonomi ve siyasî hayatı derin bir darbe aldı.

Dünyayı korkutan salgınlardan biri de kuş Gribi olduğu söylendi. İnsanlar aylarca Kuş Gribi korkusuyla yaşadı. Kuş gribi bulaşıcı bir hayvan hastalığı olarak lanse edildi.

Kuş Gribi vakasının gündeme geldiği dönemlerde Türkiye önemli oranda Rusya ve Avrupa’ya tavuk ihracatına başlayacaktı. Bir gizli el adeta olaya müdahale etti ve Kuş gribi var bahanesiyle yüz binlerce tavuk itlaf edildi.

Tam Kuş gribini atlattık derken bu kez karşımıza zehirli keneler çıktı. Yüzyıllardır insanlarla iç içe yaşayan keneler birdenbire öldüren zehirli bir böcek haline geldi veya getirildi. Kanamalı Kırım Kongo virüsü taşıdığı söylenen keneler binlerce insanın ölümüne sebep oldu.

2009 yılının hastalığı ise Domuz Gribi oldu. Bu hastalığın da büyük bir salgın halinde dünyaya yayıldığı duyuruldu ve bütün ülkelerin tedbir alması istendi ve derken Domuz Gribi için aşı üretildiği haberi çıktı. Başta bizim ülkemiz olmak üzere üretilen aşılardan milyonlarca doz aşı satın alan ülkeler emperyalistlerin kasasını doldurdu.

İşin ilginç yanı biyolojik yapıları birbirinden çok farklı olmasına rağmen Sars, Kuş ve Domuz gribi virüslerinde tek ilaç olarak gösterilen “Tamiflu” ile ilgili şüpheler hakkında birbiri peşine haberler çıkmaya başladı. İlâcı ilk geliştiren firma olan Gilead’in, ABD'nin eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in şirketi olması ister istemez kafaları karıştırıyordu. Gilead firması daha sonra ilâçla ilgili üretim ve dağıtım hakkını İsviçreli Roche şirketine sattı. Gilead halen ilâcı geliştiren firma olarak Tamiflu satışlarından önemli ölçüde pay elde ediyor. Donald Rumsfeld Irak savaşı sırasında milyonlarca insanın bombalarla yok edilmesinde başrol oynadığını nazara aldığımızda biyolojik bir hastalık üreterek ardından ilâcını satmasını yadırgamamak gerekir.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) hastalıkların sıklık ve yayılma düzenini inceleyen Epidemiyoloji birimi direktörü Profesör Ulrich Keil’in aşağıdaki açıklaması nasıl bir soysuz ve korkunç düşünce ile karşı karşıya olduğumuzu açık biçimde ortaya koyuyor:

"Domuz gribi salgını ilaç üreticilerinin kârlarını artırmak için bu şirketlerle ortak olarak üretilen bir korku kampanyasıydı." WHO, Sars ve Kuş gribi konusunda da tüm tahminlerinde yanıldı. Kamu sağlığını ilgilendiren onca şey varken domuz gribi konusunda halkta büyük bir panik yaşanmasına sebep olduk ve bu tamamen abartılmış bir korkuydu. WHO'nun kararları ülkelerin sağlık bütçelerine çok büyük yük getirdi. İnsanların ölümüne sebep olan en önemli etkenlerin hipertansiyon, sigara, yüksek kolesterol, obezite, egzersiz yapmama, sebze ve meyve tüketiminin azlığı olduğunu çok iyi biliyoruz. Hükümetler, WHO'nun tavsiyesi doğrultusunda bu alanlara yatırım yapmaları gerekirken küresel bir salgın yaşanması yönündeki deliller çok zayıf olmasına rağmen domuz gribine yatırım yapmak zorunda bırakıldı."

Yukarıdan beri izah ettiğimiz meseleler nazara alınarak bugün bütün dünyayı meşgul eden Korona virüsünün gelişmesi ve yayılmasına baktığımızda onun da bir biyolojik silah olmadığını söylemek saflık olur kanaatindeyim. Zaten birçok uzman tıpkı öncekiler gibi Korona virüsünün de laboratuvarlarda üretilen bir biyolojik silah olduğu hususunda hemfikir.

Onkoloji uzmanı Yavuz Dizdar’ın bu husustaki açıklamaları da tezimizi doğru çıkaracak cinstendir:

“Büyük bir operasyonla karşı karşıyayız. Korkuyu büyüttüler. Yakında sipariş alıp parayı toplayacaklar. 2 ay sonra tek hasta kalmayacak.  Aşı şu an bulunmuştur. Seri üretimine geçilebilmesi için kitlelerin daha fazla korkutulması lazım. Bu büyük bir iş. ABD Başkanı canlı yayına çıktı ve Roche firmasına teşekkür etti. Onlara 500 bin tanı kitini ısmarlandığını ve 50 milyar doların da serbest bırakıldığını açıkladı. Aşıyı üretmek için yüzbinlerce litre aşı tanklarının oluşturulması gerekir. Bunu yaparken de yüksek maliyetler çıkar. O maliyeti de ülkelerden siparişle alacaklar. ABD başkanı yaptığı açıklamalarla açık biçimde, “Siparişleri şimdiden verin. Başka türlü bunu üretemeyeceğiz.” Diyor. Bu paniğin dünya çapında süreceğinin işaretidir. ABD’ye itaat etmeyen İran ve İtalya gibi ülkeler bundan daha çok etkilenecek. Ülke başına ne fiyat biçeceklerini bilmiyoruz. AR-GE fazla, sıkıntılı ve ilaçlar pahalı diyecekler. Böyle olunca 20 trilyon dolardan bahsedebiliriz. Algıyı ne kadar yüksekte tutarsanız, kazanılacak para da o kadar fazla olacaktır.”

Geçmişte milyonlarca insanı öldürürken kılları bile kıpırdamayan emperyalist ve küresel çeteler şimdi de tehlikeli bir virüs korkusu yayarak ürettikleri biyolojik silahlarla kasalarını doldurmanın ve kendilerine itaat etmeyen ülkeleri terbiye etmenin yollarını deniyor. Korkarım ki bu denemeler kendilerinin de içinde bulunduğu bütün insanlığın sonu olacak.

Bütün bu yaşananlara ve iddialara baktığımızda yukarıda ser levha olarak verdiğimiz ayetin yoldan çıkmış ve şeytanın esiri olmuş insanı anlatmada ne muhteşem bir tablo çizdiğini bir kez müşahede ediyoruz.

“İnsan kat kat zalim ve kat kat cahildir.”

(Ahzab, 72) 

 

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3823/insan-cok-cok-zalim-ve-cahil

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar