Aktif Ahlaktan Pasif İmana

Eklenme Tarihi: 02.03.2020 10:59:59 - Güncellenme Tarihi: 04.06.2020 20:16:10

Şaban Ali Düzgün, Dini Anlama Kılavuzu isimli kitabında, “Akla vurgu, hurafeleri ret ve otoriteyi sorgulama iradesi çoğu zaman dindarlara itici gelse de, hem din hem dindarlar hem de insanlık için en güvenilir yol budur. Gezegenimizi yok oluşun eşiğine getiren seküler yahut dinsel tutumları makul sınırlar içinde tutmanın başka bir yolu yoktur” der.

Anlam arayışına verdiği cevaplarla insanı çıldırmaktan korumaya çalışan ve daha yaşanır ve insana yakışır bir hayat ikame etme gayesini havi olan din ne yazık ki tarih boyunca en çok suistimale uğrayan müessese olmuştur. İnsanın dine aşırı müdahalesi “işlerin Tanrının istediği gibi gitmeme sonucunu doğurmuştur.”  Bu biraz da evrenin olağan ve ontolojik devamlılığına yani ekosistemin doğal akışına insani ve negatif bir dokunuştur/etkidir. Bu etki, kötülük probleminin sebeplerinden biri olarak not edilebilir. Eyüp Peygamberin yıllar süren acılarına müdahale eden Tanrı artık yeryüzünü cehenneme çeviren sonraki insanlara niçin ses çıkarmamaktadır? 83. Mezmur’un ilk cümlesindeki gibi haykırır bazen insan; “Ey Tanrım, ne olur susma! Ne olur suskun durma kudretli Tanrım, sessiz kalma!

27 Şubat gecesi onlarca gencimizi kaybedince yaşadığımız tarifsiz acıların bir hatırlatması ve yalvarışıdır bu “Ey Tanrım, ne olur susma” ifadeleri. Kim bilir, belki de içimizde hissettiğimiz acı ve her daim yanımızda hazır bulduğumuz vicdan, Tanrının olaya müdahale biçimlerinden biridir!

Tekrar baştaki vurgulara yani akla önem verme,  hurafeleri inkâr etme ve otoriteyi sorgulama hususları üzerinden devam edelim.

İslam bilim tarihinin en parlak sayfalarından olan Mutezilenin tarih sahnesinden çekilişi ile başlayan körleşme süreci en nihayet Müslümanların medeniyet dışı kaldıkları bu günlere kadar geldi. Artık hurafeler dinin yerini aldı. Ve ne acıdır ki bunu ortaya koymaya çalışan kişiler geleneğin otoritesini arkalarına alanlar tarafından ötekileştirilmektedir. Hala İslam dünyasının bir kısım ülkelerinde taşlanarak çığlıklar içinde öldürülen kadınların görüntüleri ekranlara gelebilmektedir. Cârî hayatın dışında yaşamak zorunda bırakılan kadınlar, düşünmesi ve sorgulaması yasaklanmış erkekler, çağa hiçbir şey söylemeyen din algısının dayatıldığı gençler bizim gerçeğimiz olmaya devam ediyor. Köleleştirilmiş ruhlar, kutsanmış şeyhler, holdinglere dönmüş tarikatlar ve ahlaksızlaştırılmış büyük kitleler haline gelmişiz/ getirilmişiz. Güya dindarız. “Cahilin dindarlığı arttıkça sapması da artar” der bir düşünür. Doğrusunu söylemek gerekirse İslam toplumları pasif imanı aktif ahlaka tercih etmiş bireylerden oluşmaktadır. Böyle olunca İslamilik endeksi sürekli bir düşüş gösterir. Hatta pek çok ateist Kuzey Avrupa ülkesi en dindar İslam ülkelerinden bile ahlakilik noktasında daha İslamidir. Bu, Heidegger’in ateist olarak bilinen Nietzsche’yi tanımlarken kurduğu “Tanrıyı en tutkulu şekilde arayan son Alman filozof” tanımlamasına benzer bir durumdur. Ya da Carl Jung’un kurduğu “Nietzsche ateist değildi, ama Tanrısı ölüydü” cümlesindeki durum gibidir. Yani “dindarlık” diye kabul gören durum gerçekte Müslüman sosyolojinin ön kabullerinden oluşan sanal bir ruhaniliktir. Bu aynı zamanda büyük bir kısmı hurafelerden oluşan bir çeşit ‘bidat dindarlıktır’! Dahası bu süreçte “takva” denilen kelime de kullanılarak güya dindarlık güçlendirilmektedir. Uydurma rivayetlerin merkeze yerleştirildiği bu takva anlayışı toplumda öyle bir savunulur ki hakkında en küçük bir eleştiri yapmaya kalkanlar masonluktan müsteşrikliğe, Vehhabilikten Şiiliğe, Sünni düşmanlığından din tahripçiliğine kadar pek çok itham ve iftiraya maruz kalması kaçınılmaz olur.

Peki bunun sebep ve sonuçları nelerdir?

Merhum Ali Şeriati, İnsanın Dört Zindanı isimli kitabında “tarih, tabiat, toplum ve benlik” üzerinde durur. Bunları yüz yıllardır Müslüman toplumları olması gereken yörüngenin dışına çıkaran sebepler olarak ele alır. Baştan beri üzerinde durduğumuz yanlış din algısının bu dörtlüdeki karşılığı “toplum” olgusudur. Toplumun ön kabulleri ve inançları din sahibinin (Tanrı) muradının çok ötesine geçmiştir. Yani mümin Allah ve Peygamberin tavsiyeleriyle yetinmez ve daha fazla dindar olmanın yollarını arar. İşin ilginç tarafı bunu ibadetler noktasıyla sınırlı tutar. Mesela bunu muamelat denen toplumsal ilişkilere ve ahlak alanına taşımanın dindarlık olduğu noktasında çok mutmain değildir. Abdeste gösterdiği hassasiyetin cüzi bir kısmını çalıştırdığı işçilerin hakları noktasında göstermez. Suyu sağ elle ve oturarak içmeyi dindarlık sayar ve fakat ticari hayatında pek çok açık ayetin buyruğunu görmezden gelmeyi umursamaz. Eşini kara çarşafa mahkûm eder de kendi gözünü haramdan sakınmaz. Dilinden “maşallah, inşallar...” gibi kelimeleri düşürmez ama tefeciliğe varan bir ticari ahlaksızlığı da hiç yadırgamaz. “Bir hırka bir lokma” edebiyatı yapar ama Kârun gibi bir hayat sürmekten de geri kalmaz.

Toplumun kabullerinin din ile test edilmesi hiç de kolay değildir. Diyanetin TOKİ konutları, camilerdeki tabure sorunu ve her hafta okuttuğu hutbeler karşısında çeşitli kesimlerin gösterdiği tepkiler bu noktadaki canlı örneklerdir. Hele ilahiyatçıların depremi Tanrıyla ilişkilendirme örneği var ki evlere şenlik. İlahiyatçılar depremi Tanrıyla ilişkilendirse veya ilişkilendirmese de her iki durumda da aforoz edilirler. Sadece değişen aforoz hâkimleri olur. Bu da alışageldiğimiz doğrular dışındaki tüm iddialara kapalı bir toplum oluşumuzdan kaynaklanmaktadır. Müslümanlar tek doğrulu insanlar haline getirilmiş adeta.

Ön kabullerden kurtulabilenler için kapıda bekleyen yeni sorun dinin doğru anlaşılması sorunudur. Her birey hayatın her yönüne cevap üreten bir dînî malumata sahip olamayacağı için güvenebileceği bir otorite sorunu gündeme gelir. Dinin otoritesinden otoritenin dinine geçme gibi bir sorunu içinde barındıran bu handikap başka bir yazının konusu olarak önümüzde durmaktadır.

Konuyla ilgili tavsiye iki kitap ismiyle bitirelim. Dini Anlama Kılavuzu, Şaban Ali Düzgün; Yüzleşme, Ali Bardakoğlu. Konuya ilgi duyanlara her ikisini de ısrarla tavsiye ederim.

 

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3776/aktif-ahlaktan-pasif-imana

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

11.05.2020 Neden Siyaset
30.03.2020   Hüzün Bulutları
23.03.2020     Virüs Salgını Üzerine Düşünceler
16.03.2020 “Karanlık Çağ”
09.03.2020 "Medeniyet Dönüşümü”
02.03.2020 Aktif Ahlaktan Pasif İmana
24.02.2020 Yeni Bir Yolculuk Hikâyesi
17.02.2020 Tarım Üzerine
10.02.2020 Siyah ve Beyaz Arasındaki Sonsuz Zenginlik
03.02.2020 Mesire Yerindeki Gazete Parçaları
27.01.2020 Bunu da Unuturuz
20.01.2020 Toplumsal Özeleştiri
13.01.2020 “Vicdan Zorbalığa Karşı”
06.01.2020 Kandil Şahsiyetler
30.12.2019 Kanal’a Bakan Kurt Gözleri      
23.12.2019 Gelecek’in Geleceği
16.12.2019 Gelecek Partisi ve Vizyonu
09.12.2019 Demokrasi ve İnsan Hakları Günü
02.12.2019 'Güneşin Doğduğu İnsanlığın Battığı Yer'
25.11.2019 Gücün 'Şehir'le İmtihanı
18.11.2019 'Beyaz Zambaklar Ülkesinde'
11.11.2019 Arayış
04.11.2019 Din Bilim Siyaset
28.10.2019 İnsanın Dört Mevsimi
21.10.2019 Modern Bunalım
14.10.2019 Gündemlerde Kaybolmak
07.10.2019 Yeni Partiler ve Yeni Siyaset
30.09.2019 Müslümanların Bilgi ve Siyaset Sorunu-5
23.09.2019 Müslümanların Bilgi ve Siyaset Sorunu-4
16.09.2019 Müslümanların Bilgi ve Siyaset Sorunu-3
09.09.2019 Müslümanların Bilgi ve Siyaset Sorunu -2-
02.09.2019 Müslümanların Bilgi ve Siyaset Sorunu-1
26.08.2019 Terörize Edilebilirlik Açısından Dinler
19.08.2019 Kemalist İslamcı Kürt Alevi ? ve Mutabakat
05.08.2019 Ahlâksız Îman
29.07.2019 Eleştiri Kültürü
22.07.2019 Hoşgörü Toplumu
15.07.2019 Mental Yorgunuyuz
08.07.2019 Hayata Dair
02.07.2019 Lgbt veya Cinsel Engellilik
01.07.2019 MAÂRİF DÂVÂMIZ-4
24.06.2019 Maârif Dâvâmız-3
17.06.2019 Maârif Dâvâmız-2
10.06.2019 Maârif Dâvâmız-1
03.06.2019 ?Hoşbulduk - Güle Güle?