Ben Sana Bendim

Eklenme Tarihi: 05.02.2020 10:00:59 - Güncellenme Tarihi: 02.06.2020 23:48:51

             Bakın, abdallık geleneğinin son halkası Neşat Ertaş ne de güzel sazının bam teline dokunaraktan gönlün sesini; “Dost elinden gel olmazsa varılmaz, rızasız bahçenin gülü derilmez, kalpten kalbe bir yol vardır görülmez, gönülden gönüle yol gizli gizli” dizeleriyle dile getirmiş. Zaten gönlün sesini dile getirmese de Yüce Allah (c.c) gönülden gönüle giden yolun muştusunu mahşerde: şöyle ilan edecektir: “Benim için birbirini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu günde onlar kendi rahmetimde olacaktır” (Müslim). İşte tam da bu noktada tasavvuf,  bu muştunun bir hayal değil, hakikatin ta kendisi olduğunu tatbiki için vardır. Tabii ki, bunun tatbiki öyle ‘laf ola beri gele’ türden cehri  (sesli)  olarak afakî değil, bilakis gönülden gönüle hafi (gizli) yoldan tatbik edilir. Hele bir insan gönlünü Gönül Sultanlarına kaptırmaya bir görsün, tıpkı Necip Fazıl’ın Şeyh Abdülhakîm Arvasî Hazretlerine gönlünü kaptırmasında olduğu gibi şu dizelerdeki ruh halini yaşaması kaçınılmazdır:

       “Benim Efendim,

         Ben sana bendim,

         Bir üfledin de,        

         Yıkıldı bendim.

                   ***

         Ben ki denizdim,

         Dağ başı bendim.

         Şimdi sen oldun,

         Âleme pendim!(Benim Efenedmi)

                    ***         

         Ölmemek neymiş;

         Senden öğrendim,

         Kayboldum sende,

         Sende tükendim!

         Sordum aynaya,

         Hani ya kendim?

         Benim Efendim,

         Ben sana bendim”

         İşte, Üstad Necip Fazıl’ı kendinden alıp kendine getiren bu dizelerin mana ve ruhunu şöyle bir düşündüğümüzde ister istemez bizimde aklımıza Gönül Sultanları düşmektedir. Hatta insanın onlara bend olası  (bağlanası) geliyor. Öyle ya,  nasıl ki fıkıh deyince fakihler, hadis ilmi deyince muhaddisler, tefsir deyince müfessirler belleklerimize kazınır ya hep, gönül deyince de Gönüller Sultanı Allah dostlarının akla gelmesi gayet tabiidir. Nasıl akla düşmesin ki,  baksanıza zahiri ilimler daha çok akli ve nakli özellikleriyle dikkat çekerken, tasavvuf ilmi ise daha çok gönüllere dokunuşuyla dikkat çeken bir özelliğe sahiptir.  Zaten bundan dolayıdır ki, tasavvuf hakkında kal değil, hal ilmidir denmektedir. Yani, bu ilim kalemle yazarak, ya da kitap okuyarak elde edilen bir ilim değil, bizatihi yaşayarak kavranılabilen bir ilimdir. İşte bu noktada Yunus Emre;“Ey Hoca, istersen var bin Hacca. Hepsinden eyice. Bir gönüle girmektir” demekten kendini alamaz da.  Elbette ki, şeriat zahire hükmettiğinden bu bağlamda hoca olmak güzeldir, ancak zahiri ilmi amele, ameli de hikmete dönüştüremedikten sonra hoca olsan ne, olmasan ne.  İlla ki, bir gönle girmek gerekir ki, ilim amelle, amelde hikmetle taçlanmış olsun.

           Evet, her kim zahirde iştigal ettiği ilmine ve bilimine gönlünü ve ruhunu katamadığı sürece o tahsil ettiği ilim asla meyve vermeyecektir. Baksanıza Allah dostları sadece medrese ilmi tahsil etmekle kalmayıp birde buna ilaveten tasavvufun Bâtıni ilmini de katarak ancak gönülleri fethedebilecek duruma gelebiliyorlar. Ki, gönülleri fethetmek için bilhassa tasavvufun Mevlana’ca ‘Hamdım, piştim, yandım’ denen üç aşamalı gönül yanması teveccüh evrelerinden geçmekte gerekir. Aksi halde “Ayn-el yakîn, İlm-el-yakin Hakk-el yakîn” hallerinin hiçbiri gerçekleşemeyeceğinden gönül fethi bir hayal, bir temenni olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Malumunuz ilk gönül yanması teveccüh Cebrail (a.s)’ın ilk ayeti vahy edeceği esnada mağarada Allah Resulünü kucaklayıp üç kez sıkmasıyla vuku bulmuştur. Öyle ki ilk ayet nüzul olduğunda;

        “-Oku yâ Muhammed!” dendiğinde,

        Efendimiz (s.a.v)’in cevaben:

        “-Ben okumam bilmem ki” deyişine karşılık Cebrail’in birinci sıkmasında Allah Resulünün içi pirüpak edilir, ikincisinde içi ilahi nurla donatılır, üçüncüsünde ise risaletinin tasdiki manasına içi nübüvvet nuruyla kodlanır. Böylece Efendimiz (s.a.v)  bu gönül yanması teveccühü şerefine nail olmuş olur. Bu öyle şerefli bir payedir ki, Cebrail (a.s) Allah Resulünü sıktığında, Efendimiz (s.a.v):

       “-Cebrail benimle musafahalaşıp iyice sıkınca, canım çıkacak sandım” diyecek derecede bir gönül teveccühü paye kucaklaşmasıdır bu. Derken bu kucaklaşmanın akabinde oku emriyle başlayan Alak suresinin ilk beş ayeti Allah Resulü ile Cebrail (a.s) arasında karşılıklı mukabele halinde ve huşu içerisinde okunur da. Ne diyelim,  işte görüyorsunuz tasavvufa temel kaynak teşkil edecek teveccühün aslı budur. Tabii bitmedi, dahası var elbet. Malumunuz Allah Resulü ve Ebu Bekir Sıddık birlikte Mekke’den Medine’ye hicret edişinde müşriklerin amansız takibine tutulurlar. Öyle ki, izlerini kaybetmek için girdikleri Hıra mağarasında baş başa kaldıklarında kâfirler tamda mağaranın kapısına dayanmışlardı ki, Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) o an için için tir tir titreyecektir. Ancak bu titreme hali korktuğundan dolayı değildi elbet. Nitekim içi titrediğinde:

             -Ya Resulullah! İnanın bu tedirginlik halim kendim için değildir. Sana bir şey olacak diye ödüm kopuyor da ondandır.”

            Peygamber Efendimiz (s.a.v) tebessüm edip şöyle der:

            -Ya Ebu Bekir! Mahzun olma.  Hiç şüphe yoktur ki Yüce Allah (c.c) bizimledir.''

            Tabii, Allah’ın Habibi böyle derde bu söz havada asılı kalır mı?  Gerçekten de söz yerini bulup bir yandan müşriklerin hevesi kursağında kalırken,  öte yandan can dostuna söylediği ‘Yüce Allah (c.c) bizimledir’ anlamında: ‘Dilini damağına yapıştır kalbinden Allah deyiver’ lafza-i celal zikri Hz. Ebu Bekir'in kalbine nurani cevher şeklinde nakş edilir de. İşte bu hafi nakş edilme hadisesi aynı zamanda Nakşibendî tarikatının doğuşunu da beraberinde getirir. Öyle ya, madem  ‘Allah’ adı kalpte zikredilecek, o halde Nakşibendî tarikatının ilk pirinin Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın olması gayet tabii bir durumdur. Sadece Nakşibendî Tarikatının piri mi, elbette ki o bizim ilk halifemiz de. Hiç kuşkusuz Ebu Bekir Sıddık (r.a)’ın diğer sahabeler den fazilet yönünden üstünlüğü çok namaz kılmak,  ya da çok amel yapmaktan kaynaklanan bir durum değildir.  Besbelli ki Allah Resulü ile mağarada baş başa kaldıklarında her ne oluyorsa kalbine o esnada aktarılan nübüvvet nurundan kaynaklanan bir üstünlüktür bu.

        Anlaşılan o ki, Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) hicret yolculuğunda kendine Allah Resulünü yoldaş edinmekle Nakşibendî Tarikatının çerçevesini çizmiş olurda. Nitekim o hicret yolculuğundan hareketle o gün bugündür Nakşibendî yolunda gönülden gönüle ilk başta sofilerle yoldaş olmak esastır.  Öyle ki bir sofi,  bu kutsi yolda yoldaşı olduğu sofinin ayağına bir diken batsa anında acısını ruhunda hissetmeli ki ‘Fenâ Fi’l İhvân’ olabile. Birde bu kutsi yolculukta yoldaşlara göz kulak olup onlara önderlik edecek bir kervancı başı vardır ki, onun sevgisi kervandakilerin hepsinin üstünde bir sevgidir.  Öyle ki bu sevgi yoldaş sevgisinden daha da ileri derecede bir sevgi olup tasavvufta ‘Fenâ Fi’ş Şeyh’ sevgisi olarak karşılık bulur da. Hele bir salik ‘fenâ fi’l İhvân’ sevgisinden daha da öteye şeyhin sevgisine sıçramaya görsün, bir bakmışsın şeyhin sevgisinde eriyip tükenip kaybolmasıyla birlikte bu sevgi ‘Fenâ Fi’r Rasûl’ sevgisine dönüşür bile. Hem nasıl dönüşmesin ki,  bakınız Allah Resulü: “Sizden biriniz beni annesinden babasından, çoluk çocuğunuzdan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz” (Buhari, Sahih, İman, 2/8 (I;9) diye beyan buyurmakta. Madem öyle, bu safhaya gelen bir salik bunla da kalmamalı, bizatihi Allah Resulünün sevgisine ulaştığında onun sevgisinde öyle eriyip tükenmeli ki, tasavvufta Allah sevgisinde kaybolma manasına ‘Fenâfillâh’, Allah sevgisinde var olma manasına ‘Bekabillâh’  merhalelerine de sıçrayabilsin. Ancak şu da var ki tasavvufta en alt birimden üst birime doğru tüm bu sevgi merhalelerini aşmak için illa ki sıratı müstakim istikamet üzere bir tasavvufi hayat yaşamak şarttır. Aksi halde sırf kuru kuruya bir sevgi,  ya da sırf bu işin lafını ve edebiyatını yapmakla bu kutsi sevgi basamakları asla aşılamaz. İşte bu yüzden arifler; tasavvuf kal değil, hal demişlerdir.

            Bu arada şunu da belirtmekte fayda var, ne ilginçtir ki nerede bir sevgi iklimi var, bir bakıyorsun karşısında bu sevgi yumağını bertaraf etmek isteyen bir karşıt iklimde hiç eksik olmuyor. Nitekim Gönül sultanlarının hayatlarına baktığımızda seveni olduğu kadar münkirinin de çok olduğunu pekâlâ görebiliyoruz. Olması da gayet tabiidir. Baksanıza dünya kurulmuş kurulalı durum vaziyet bu eksende seyretmekte. Belli ki, her şey zıddı ile kaim. Kaldı ki, çile olmadan sevgi kemale ermez de. Çünkü sevgi hamurunun mayası ta baştan çileyle yoğrulmuştur. Nasıl mı?  İşte Allah Resulünün çile dolu hayatı bunun en bariz delili. Hatta çile ile yoğrulmuş bu sevgi mayasından ümmetine pay etmiş de. Allah Resulü (s.a.v)  iyi ki de pay etmiş, bu sayede Allah yolunda ne kadar çile çekilirse o kadar ecir kazanılacağını idrak etmiş olduk. Düşünsenize pay edilen bu çileden hissesine düşen Ümmet-i Muhammed’den bir âlim zatsa, o âlim ilmiyle amil olacak demektir. Avamdan biri ise had hudud bilip edeb dairesi içerisinde İslam’ı yaşamaya gayret edecek demektir. Hakeza örnekleri çoğalttığımızda:

             - Zenginse cömert olacak demektir.

             -Fakirse şükür sahibi gerçek anlamda fakirullah olacak demektir.

              -Henüz evlenmemiş biriyse iffet sahibi bekârlardan olacak demektir.

             - İdareci ise tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözeten adil bir yönetici olacak demektir.

             -Devlet adamı bir liderse Hz. Ömer (r.a)  misali Fırat’ın kenarında bir koyun kaybolsa onun hesabı benden sorulur hassasiyetinde bir devletlû başkanımız olacak demektir.

             -Sanatkârsa Mimar Sinan misali Süleymaniye ve Selimiye, Itrî misali de gök kubbeye sığmayan bülbül ses olacak demektir.

              Hiç kuşkusuz tüm bu sıraladıklarımızdan daha da ötede her neyi seviyorsak, Yunus’unda dile getirdiği “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü”  üzere olmak daha çok önem arz edecektir. Unutmayalım ki Allah için olmayan bir sevginin Allah indinde hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.

              Hasıl-ı kelam,  tasavvufta temel gaye  ‘İlahi ente maksudu ve Ridaike matlubu’ çerçevesinde ‘Fenâ fi’l ihvân’, Fenâ fi’ş şeyh’, ‘Fenâ fi’r Rasûl’,  ‘Fenâfillâh ve Bekabillâh’ diyebileceğimiz beş aşamalı sevgi zinciri esastır.  Nitekim bu sevgi zinciri olmaksızın ‘Gül’ olunmaz da.   

                 Vesselam.

 

          

 

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3725/ben-sana-bendim

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM