Mürşid Beyatı

Eklenme Tarihi: 22.01.2020 10:09:32 - Güncellenme Tarihi: 03.06.2020 22:23:40

          Adına ister inabe, ister mürşitten el alma, isterse mürşid beyatı denilsin, sonuçta ortada karşılıklı ahitleşmek denen bir manevi bağlılık söz konusudur. Ve bu ahitleşme erkeklerle birlikte icra edildiğinde bire bir mürşid elinden tutarak sesli olarak tövbe alaraktan gerçekleşirken, kadınlar söz konusu olduğunda ise bu bey’at bire bir olmayacak şekilde perde veya kapı arkasından gerçekleşir. Malumunuz dinimizde mahrem kadınlarla bire bir göze gelerekten el vermek caiz değildir. Sakın ola ki “Aman bunda ne var ki, mürşit melek gibidir”  türünden maksadı aşan ifadelerle ta Allah Resulünden bugüne kadar gelen köklü bey’at geleneği sulandırılmaya kalkışılmasın. Aksi halde şeriata aykırı bir fiili duruma meydan verilmiş olunur. Bikere şeriata aykırı bir durum olmasa başta Peygamberimiz (s.a.v)  mümin erkeklere el verdiği gibi mümin kadınlara da el verirdi.  Hele bilhassa bu hususta Nakşibendî Sadatları hassas oldukları içindir bu yola Allah ve Resulünün hakikatlerinin dışında hiçbir uygulamaya geçit vermeyi kendilerine zül addederler.  Hem nasıl geçit verilsin ki,  bu kapı herkesin kafasına göre hareket edeceği  ‘yolgeçen hanı’ değil ki,  her gelen yeni eklemeler yapma cüretini kendinde görebilsin. Biz biliyoruz ki, bu kapının gülleri böyle bir şeye tevessül etmedikleri gibi bu gibi girişimlere asla müsaade etmezler de. Allah muhafaza ipin ucu kaçırılmaya görsün bu kapıda bid’atlarla baş edemez hale gelir. Dolayısıyla bu kapıda değil bir sofi,  mürşit bile olsa bu yolun ‘adab-usul-erkân’ı neyi gerektiriyorsa sünneti seniyye üzere hareket etmek durumundadır. Zira Nakşibendî tarikatı karlı dağları kaplayan beyaz örtü gibidir, asla leke kabul etmez.  Madem öyle,  bu arada bize düşen görev etrafımızdan birileri  ‘Allah dostları melek gibidir, kadınlarla bir arada bulunmasında hiçbir sakınca yoktur’   türünden maksadı aşan sözler sarf ettiğinde buna fırsat vermemek olmalıdır.  Hem mürşid hakkında melek gibidir ifadelerle güzellemelerde bulunmak ya da misyon biçmek kimin haddine, adama hem dönüp demezler mi ”Otur oturduğun yere, bu işlerle uğraşacağına sen kendi derdine yan” diye. Oysa Allah Resulü bu hususta bakın ne beyan buyuruyor; ‘Vallahi sizin beni Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkartmanızı sevmem.’

          Şu bir gerçek mürşid elinden tutarak bey’at almak insanı alçaltmaz, bilakis yüceltir.  O tutulan elin sıradan bir el olmadığı şundan belli ki,  ta kökleri silsile-i şerife yoluyla Allah Resulüne kadar uzanmakta.  Bu bey’at, kimi zaman mürşidin bizatihi bir ucundan tuttuğu sarığa benzer uzun iplikler şeklinde şeritlerden tutarak da alınabiliyor. Her ne kadar Abdullah Dehlevi Hz.lerinin bir halifesi bu şekilde tövbe verdiğinde tuhaf karşılayanlar olmuşsa da bir bakıyorsun Seyda Hz.lerinin doğrudan tek tek tövbe vererek değil de alışılmışın dışında aynı anda 10-15 kişiye birden tövbeyle birlikte bey’at verdiğinde de aynı tuhaf karşılamaların yaşandığını görebiliyoruz. Oysa dergâha gelenler eskisi kadar az sayıda değil ki,  cemaat 3-5 misli kat daha da artmış durumda. Hakeza Gavs-ı Sani (k.s) döneminde de bu sayı izdiham derecesinde zirve yapınca ister istemez bu kez aynı anda 200-300 kişiye tövbe verilecek şekilde şeritlerden tutularak bey’at alınmakta. Aksi halde dergâhta ne tövbeyle birlikte bey’at verilmeye fırsat kalır ne de dergâhın diğer hizmetlerine zaman kalır.  Kaldı ki, gelinen noktada günümüzde şeritle bey’at vermek Nakşibendî Tarikatının ikinci meyvesi diyebileceğimiz bir uygulamadır bu.

           Peki, iyi hoşta böylesi bir nimetten istifade etmek isteyip de maddi sıkıntı gibi bir takım sebeplerden dolayı Allah dostunun elinden bey’at alamayanlar ne yapsınlar? İşte Sadat olmak bu ya,  Peygamberimiz (s.a.v)’in “Zorlaştırmayınız kolaylaştırınız; müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” hadis-i şerifinden hareketle, bizatihi görevlendirdiği vekiller vasıtasıyla taliplilerin bey’atı bulundukları yerlerde gerçekleştirerek bu ihtiyacı giderirler. Böylece bu pratik yöntem sayesinde taliplilerin hevesleri boşa çıkartılmamış olur. Hem niye boşa hevesleri söndürülsün ki, bikere bu iş Allah ve Resulünün işidir, elbette ki beyata talipli olan Fizan’da da olsa,  o emanet bir şekilde yerine ulaştırılması gerekir de. Nitekim Birinci Akabe Beyati ile birlikte Müslümanlıkla şereflenen bir gurup Medineli insan Resulullah (s.a.v)’den beyat ettikleri İslam Dininin vecibelerin öğrenmeleri için bir öğretici istemişlerdi ki,  Allah Resulü bu isteklerini Hz. Mus’ab b. Umeyr (r.a)’ı görevlendirerek yerine getirir. Böylece Hz. Mus’ab b. Umeyr emri yüklendiğinde onlara hem namaz kıldırır hem Kur’an öğretir hem de gittiği yerde insanlara İslam’ı tebliğ edip davete icabet etmelerine vesile olur da. İşte dinde kolaylık budur. Yeter ki bir insan gıyabında elinden tuttuğu mürşidini zahiren görmese de vekil vasıtasıyla sıdk ile intisap etsin niyet hayır akıbet hayr olur da. Bu durumda mürşidin dizinin dibinde olmuş ya da olmamış hiç fark etmez önemli olan sıdk ile bağlanmak çok mühimdir. Kaldı ki Sadatlar bir sohbetlerinde “öyle sofiler var ki dizimizin dibindeler ama bize çok uzaklar, öyle sofiler de var ki bizden çok uzaktalar ama bize çok yakınlar” beyan buyurmakla bir gerçeğe parmak basmışlar da.  Dedik ya,  önemli olan bey’attan ne ölçüde istifade edip nasiplendiğimiz çok mühimdir. Şayet istifade edip nasiplenebildiysek onların manevi şemsiyelerinin altında gölgelenmişiz demektir. Ki, onların şemsiyelerinin altında gölgelenmek aynı zamanda kendimizi şeytandan, nefisten ve kötü arkadaşlardan korumaya almak demektir. Tabii burdan nasıl olsa Sadatların şemsiyesinin altına girip koruyucu zırh edindik diye ibadeti boş vereceğiz anlamı çıkmasın, tam aksine ibadet ve teatimizi daha da artırıp istikametimizi sağlam temeller üzerine oturtma manasına korunmaktır bu. Keza Allah Resulünün beyan buyurduğu üzere “Kalbinde zerre miskal imanı olanın cehennemde azap görse de sonunda cennete girecektir” müjdesi de bizi teat ve ibadetten alıkoymamalı,  bilakis bu müjdeyi daha da çok çalışarak amelle taçlandırılmamız icab eder. Aksi takdirde gerçek imanın tadına varamayız.

         Şunu unutmayalım ki, mürşidi kâmil’in elinde asla bir sihirli değnek yoktur, o da sonuçta bizim gibi bir insan,  dolayısıyla sofilerine ne imanla göç edeceklerine dair bir vaatte bulunurlar ne de cennet vaadinde. Asla hiçbir garanti sunmazlar. Tam aksine sürekli olarak sofilerine iman,  ihlâs ve itaat üzere olmaları yönünde öğüt verirler.  Şayet onca öğüt ve nasihatlere rağmen sofinin gözü hale bir beklenti içerisinde mürşidinin üzerinde ise yapılacak tek bir şey var, o da malum gözünü mürşidinin şahsı üzerine değil, bizatihi takip ettiği Allah ve Resulünün yolu üzerine dikmeli ki,  arzuladığı himmet ya da manevi desteği bulabilsin. Anlaşılan bu yolda çalışan ancak kazanabiliyor, çalışmayansa sadece kendi kendini kandırmış olur.  Hiç yoktan boşu boşuna beklenti içerisine girmek abesle bir durumdur zaten.  Nasıl ki bir insan bu dünyada dünyalık için çaba sarf ettiğinde karşılığında patronunun gözüne girip teşvik primiyle ödülleniyorsa,  aynen bir sofide ahiret için çaba sarf ettiğinde umulur ki karşılığında mürşidinin manevi desteği ve yardımıyla şeytana yem olmadan bu dünyadan imanla göç etmek nasip olur.  Öyle ki böylesi ahretini kurtaracak yardım ve destek çıkıldığında icabında bu durumdan yardım elini uzatanda yardım görende haberdar olmayabilir de.  Zaten haberdar olmaları da gerekmez,  Halik biliyor ya,  bu yetmez mi?  Burada önemli olan Rabbü’l Âlemin dostum dediği bir veli kulunu ölmeden önce kıymetini bilmek çok mühimdir.  Çünkü her kim bir mürşide intisap ederse,  şunu iyi bilsin ki Yüce Allah dostunun ervahını da hemen yanı başında beraberinde halk eder.  Böylece intisab edenin ömür boyu o ervahtan istifade etmesine imkân ve fırsat tanınmış olur. Şayet o sofi bu imkânı değerlendirirse kıymet bilmiş olur,  yok eğer bu imkânı değerlendiremezse pek kıymet bilmiş sayılmaz. Her şeye rağmen yine de Sadatlar kıymet bilmeyen sofilerini bile sekerat anında yapayalnız şeytanla baş başa bırakmayacaklarına inancımız tamdır. Malumunuz sekarat anında mürşidin fiziken bizatihi sofisinin başında bulunması şart değildir,  Yüce Allah’ın sofisi için daha önceden halk ettiği ervahının bulunması kâfidir.

        Evet, şu fani dünyada Allah dostları da olmasa burası çekilecek gibi değil, bu yüzden kendimize bir an evvel nazımızı ve kahrımızı çekecek hakiki dost bir mürşid edinmemiz gerekir. Aksi halde Tövbe Billâh başkaları ne bizim kahrımızı çeker ne de nazımızla oynar. Baksanıza hakiki dost mürşitler habire Mevlana’ca  “Gel, gel, ne olursan ol yine gel/ ister kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel/Bizim dergahımız ümitsiz dergahı değildir/ yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel..” diyorlar.  İşte gerçek manada dostluk budur.  Yeter ki, tıpkı Hz. Ebu Bekir (r.a) gibi Peygamberimiz (s.a.v)’e delilsiz teslim olurcasına dost edinelim bak o zaman niyet hayır akıbet hayrolur da. Öyle ya Allah Resulü bir gecede Miraç’a yükseldiğini dile getirdiğinde, müşrikler hemen mal bulmuşçasına derhal soluğu Ebu Bekir’in yanında alıp:        

         -Ya Ebu Bekir! Senin arkadaşın bir gecede Mekke’den Mescid-i Aksa’ya, Mescid-i Aksa’dan ise göklere yükseldiğini, ordan da tekrar yeryüzüne döndüğünü söylemekte,  buna ne dersiniz?

       Ebu Bekir (r.a) bu ya,  hiç tereddütsüz düşünmeden cevaben:        

       -Saddak (O ne diyorsa doğrudur) der.

        Ne diyelim,  işte görüyorsunuz şeksiz şüphesiz teslimiyet ve bey’at gerçeği budur. Nitekim o’nun bu teslimiyetinden dolayıdır ki, Allah Resulü onca sahabe sahabe arasında kendine Sıddıkıyet makamında tek dost olarak onu layık görür.  Tabii, Allah’ın Habib’i dost görürde, sahabe boş durur mu,  onlarda her gittiği yerlerde o’nu ‘Ebu Bekir Sıddık’ ismiyle yâd edeceklerdir hep. İşte bu örneklerden hareketle en nihayetinde şunu diyebiliriz ki, bizlerde Allah Resulünün varisi hükmünde bir mürşide tıpkı ölü teneşirinde gassal elinde (ölü yıkayıcısı) teslim olur gibi teslim olmalı ki Yüce Allah’ın dostum dediği velilerine dost olabilelim. Aksi halde Allah’tan gayri sahte mabutları, sahte şeyhleri, sahte liderleri, sahte arkadaşları kendimize dost edinmiş oluruz. Nitekim Yüce Allah (c.c) Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanda beyan buyurduğu;  “Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Ona isyan edende Allah’a isyan etmiş olur” (Nisa/80) ayetinin yanı sıra keza “Ey İman Edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve içinizden işlerinizi yürüten önder ve idarecilerinize de itaat edin’(Nisa/59) ayetini birlikte düşündüğümüzde teslimiyetin, beyatın ve itaat etmenin ne demek olduğunu bir kez daha idrak etmiş oluruz da. Hakeza Resul-i Ekrem (s.a.v)’in beyan buyurduğu; “Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal, rengi siyah bir kölede olsa sizi Allah’ın kitabına göre sevk ve idare ettiği sürece ona itaat ediniz” (Buharı, Müslim, Nesai)  hadis-i şerifi de bu manada düşünmemizi gerektiren bir husustur.   Hem nasıl öyle düşünmeyelim ki, Allah muhafaza İslam’dan bihaber bir insana tabi olup itaat ettiğimizi düşünün, bir anda kendimizi tepetaklak halde uçuruma yuvarlandığımız görürsek şaşmamak gerekir. O halde neydik edip sünnet-i seniyye üzerine hayatını yaşayan Rabbani âlimlere tabi olmalı ki istikamet üzere yol alabilelim. Böylece mürşidi kâmili dost edinmekle Peygamber sevgisine ve en nihayet Allah sevgisine ulaşılır da. Malum bu dostluk müntesibin gayretine bağlı olarak bir ömür boyu da sürebilir, hatta bundan öte ahrette de devam edecek dostlukta olabilir. Peygamberimiz (s.a.v) “ Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurmakta çünkü.

          Hazır dostluktan söz etmişken,  şunu da belirtmekte fayda var;  hiçbir dost bir mürşidin elinde sevap ya da günah yazma lüksü var ne de böyle bir yetkisi söz konusudur. Sadece manevi evlat olarak gördüğü sofilerine hak ve hakikati tavsiye etme ve telkinde bulunma hakkı vardır.  Mesela bir mürşidin sofisine yap veya yapma şeklinde telkinde bulunması her daim emir demiri keser anlamında bir ifade değildir,  bilakis iyiliğe teşvik ve tavsiye niteliğinde emir ifadedir bu.  Mürit şayet tavsiyelere uyarsa ne ala, uymazsa kaybeden kendisi olur.  Ki:  bu yolda bir adım atana on adım atarak karşılık verilir. Şayet bir adımda atılmayacaksa ‘yap’ şeklinde ifade edilen emir o sofi için zaten ‘yok’ hükmünde bir emirdir.  Şayet bu emir adım atacak sofiye yönelik bir telkinse elbette ki bu ifade yap hükmünde karşılık bulacaktır. Ki,  karşılık bulan bu emir kipinde bile mutlaka yapacaksın anlamında değil de gücü nispetinde yerine getirme anlamında bir emir kipi söz konusudur.  Şimdi gel de Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın şu sözüne hak vermemek ne mümkün.  Bakın ne diyor: “Bir emir versek imanını kaybedecek çok sofi var..”  Tam da günümüz gerçeğini ortaya döken,   aynı zamanda kulağımıza küpe ve ibret alınması gereken bir sözdür bu.

          Evet, öyle emir vardır ki demiri keser, öyle de emirde vardır ki, çok fazla bir insanüstüne alınıp deşmezse sadece tavsiye olarak kala kalır. Nitekim Resulullah (s.a.v)  Hac farizasıyla alakalı hutbe irad ederlerken adamın biri:

    “-Ya Resulullah! Her sene mi Hac edeceğiz” diye sorar, ama Allah Resulü cevap vermez, susmayı tercih eder.

        Ancak adam ısrarla aynı soruyu üç kez sual edince en nihayetinde Allah Resulü cevaben şöyle buyururlar:

      “-Ben size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiği kadar yapınız. Size bir şey yasakladığım zaman onu tamamen terk ediniz.” (Müslim, Nesai, İbnu Mace)         

          Madem Allah Resulü böyle emir buyurmuş, o halde yapınız ile yapmayınız ibareleri arasında ince ayrıntıları iyi analiz etmemiz gerekir.  Çünkü her iki emir kipi de aynı kapıya çıkmaz. Dolayısıyla bir sofi mürşidinin ‘yapınız’ emir kipi karşısında gücü ölçüsünde elinden geldiği kadarıyla o görevi ifa etme olarak algılaması gerekirken, yapmayınız emir kipi karşısında da derhal o fiili terk etmek olarak algılayıp gereğini yapması gerekir.  Keza bir sofiye mürşidi görev verdiğinde ise durum değişip işi bu noktada hiç tereddütsüz yaparım ya da yapamam şeklinde düşünmeksizin “görev istenmez görev verilir” düsturunca derhal gereğini yerine getirmek olmalıdır. Zaten görevi tereddütsüz bir şekilde üslendiğinde Allah’ın inayetiyle himmette beraberinde gelecektir elbet. Mürşit gerektiğinde sofisiyle istişarede de bulunabilir, öyle ki kendi görüşünden farklı fikir serd eden sofilerden memnuniyetlik duyarlarda. Yeter ki fbir sofi fikir beyan ederken samimi olsun sözüne itibar edilir elbet. Zira Ashabı Kiram, Allah Resulüne Allah’a abd olma noktasında ve ibadet hususlarında fikir beyan etmeksizin tam teslimiyet örneği göstermişlerdir,  ama söz konusu dünyevi işler söz konusu olduğunda,  yani gerek ticaret, gerek siyaset, gerekse savaş gibi konularda bir bakıyorsun görüş belirtmekten geri durmadıklarını pekâlâ görebiliyoruz.  İşte ashabın hayatından hareketle, Sadatlarda aynen şayet istişareye konu olan dünya işleriyse hemen işi ehline havale etmekten yana tavır koyduklarını görüyoruz. Doğru olan da budur,  asla bu bilgisizliklerine yorumlanmamalıdır.

          Velhasıl-ı kelam bey’at istişareye açık, yoruma kapalı olmayı gerektirir. Çünkü birincisinde çokluk içinde birlik vardır, diğerinde ise ayrılık vardır.

           Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3696/mursid-beyati

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM