Tasavvufi Âdâb

Eklenme Tarihi: 25.12.2019 10:02:29 - Güncellenme Tarihi: 03.06.2020 21:40:22

           Hani kıssadan hisse almak gerekir denilir ya hep, aynen öyle de aşağıda sunacağımız her bir kıssa tasavvufi âdâbın ne demek olduğunu ortaya koyması açısından fırsat olacaktır elbet.

           İşte birinci kıssadan ders almamız gereken tasavvufî âdâb şudur:

            Bir adam geldi,  Ebû’d-Derdâ’ya ibadet ve taat yaptığım halde hiç tad alamadığından dert yandı.  Bunun üzerine Ebû’d-Derdâ şu tavsiyede bulunur:

           —Şayet hasta ziyareti yapar, cenazelere katılır ve kabirleri ziyaret etmeyi ihmal etmezsen gönlün yumuşamasıyla birlikte derdine çare olacaktır elbet.

          Adam denilenleri yapar yapmasına ama yine durum vaziyet aynıdır, kendinde hiçbir değişiklik olmaz, bu durumda tekrar Ebû’d Derdâ’nın kapısın çalıp şöyle der:

          — Efendim yine hiç bir değişiklik olmadı, ne buyurursunuz?

          Ebû’d-Derdâ bu kez şu tavsiyede bulunur:

          —Hasta ziyaretine gittiğinde şayet kendini hastanın yerine koyarsan, cenaze defnedildiğinde şayet kendin defnedilmiş gibi düşünürsen, kabir ziyareti yaptığında şayet mezarda yatan mevta kendinmiş gibi hissedersen,  işte ancak o zaman yapacağı ibadet ve tatlarda huşu elde edebilirsin.

          Gerçekten de adam Ebû’d-Derdâ’nın tarif ettiği ‘âdâb-usul-erkân’ üzere hareket etiğinde kendinde bir takım değişiklikler olup olduğu ibadetlerinde huşu halini yakalar da..

           İşte ikinci kıssadan ders almamız gereken tasavvufî âdâb şudur:

        Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’e sürekli bir zattan bahsettiklerinde en sonunda dayanamayıp şöyle der:

         — Madem öyle hadi gidelim, o zat neymiş bir görelim der.

            Gittiklerinde, Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)  o övdükleri zatın âdâba mugayir bir vaziyette camiye girişini gördüğünde hemen orayı terk ediverir.

         Tabii,  merak bu ya,  etraftan neyin nesi diye sorduklarında, Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)  cevaben şöyle der:

         — Baksanıza şu övdüğünüz adamın haline,  İslam’ın en basit âdâbını bile uygulamaktan aciz biri.  Birde kalkmış bana habire onu övüp duruyordunuz. Şimdi sorarım size, bu adam camiye sağ ayakla girileceğinin adabını da mı bilmez.  Siz siz olun bir daha böylelerine asla itibar etmeyin.

         İşte üçüncü kıssadan ders almamız gereken tasavvufî âdâb şudur:

        Malum,  Osmanlı döneminin meşhur Şair Nabi’miz var ya,  kendisi Eyüplü Rami Mehmed Paşa ile birlikte Hac yolculuğuna koyulduklarında tam Medine’ye yaklaşacakları sırada gördüğü lüzum üzere uykuya dalmış Paşayı ‘Terki edepten sakın, burası Rasulullah’ın beldesidir…’ manasına gelen beyitleri okuyarak uyandırır.

          Paşa uyanır uyanmasına uyanır ama doğrusu sormadan edemezdi:

         —Allah aşkına sen ne vakit fırsat bulup yazdın da şimdi bülbül gibi bunları bana şaklıyorsun?

      Nabi:

      —Paşam inanın şu an içimden geldi, böyle okudum.

       Paşa nezaketen şöyle der;

       — Madem öyle, bu okuduğun aramızda sır kalsın.

        Amma velâkin kafile iyiden iyiye Medine’ye yaklaştığında müezzinler minarelerden Paşanın aramızda kalsın dediği o beyitler minarelerden müezzinler tarafından okunduğunda ortada artık sır mır kalmayacaktır.

           Tabii, hem Paşa hem de Nabi bu durumda şaşkındırlar.  Hemen Mescidi-i Nebevi ’de kıldıkları namazın akabinde ilk işleri müezzini sıkıştırmak olacaktır:

       —Allah aşkına söylesenize o beyitleri nereden öğrendiniz de okur oldunuz?

          Müezzin cevaben şöyle karşılık verir:

       —Merakınızı anlıyorum. Ancak bu gece garib bir şeyler oldu. Öyle ki Resul-i Ekrem (s.a.v) müezzinlerin rüyasına girip şöyle buyurdular: Biliniz ki, ümmetimden Nabi isimli biri ziyaretime gelecek. Onu bizatihi benim için yazdığı şu beyitleri okuyarak karşılayın. İşte yücelerden gelen bu emir üzere bize de okumak düştü elbet.

          İşte Nabi, bu ya, müezzinin ağzından çıkan Peygamber övgüsü sözler karşısında ‘ben kim övgüye mazhar olmak kim hissiyatı içerisinde kendinden geçip bayılır da. İşte edeb, âdâb, hayâ budur.

           İşte dördüncü kıssadan ders almamız gereken tasavvufî âdâb şudur:

          İmam Malik Medine-i Munevvere’de bulunduğu sürece hayvana hiç binmezmiş. Kendilerine bunun nedenini sorduklarında cevaben şöyle der:

           —Rasulüllah (s.a.v)’in bulunduğu belde de hayvan üzerinde toprağı çiğnemekten hayâ ederim.

         Hakeza Ulu Hakan Sultan Abdülhamit Han’ın Hicaz demiryolu projesinde dikkat çeken özellikli bir ayrıntı vardı ki,  tıpkı bu da İmam Malik hassasiyetinde olduğu gibi projenin Medine’ye yaklaşan kısmında Efendimiz (s.a.v)’in merkadına hürmeten tren şehre gürültüsüz girsin diye raylara keçe döşenme inceliğinin düşünülür olmasıdır. Ne diyelim, işte hassasiyet, işte incelik, işte âdâb, işte hürmet budur. Yine Osmanlının Kâbe’nin etrafındaki revakları Kâbe duvarını geçmeyecek şekilde alçakta yapması da bir bambaşka düşünülmüş incelik ve hürmetin göstergesi şahika bir eserdir.

             Anlaşılan o ki;  ‘âdâb-usul-erkân’ her alanda uygulanması gereken bir husus. Madem uygulamak gerekiyor, o halde ilk evvela uygulamasını kendimizden başlayıp sonrasında hayatımızın her alanını ‘âdâb-usul-erkân’ üzerine tanzim etmekte fayda var. Şayet edebi olmayan adapsızlardan, adabı olmayan edepsizlerden olmak istemiyorsak ‘adab-usul-erkân’ üzere hayatımızı idame etmeye mecburuz da. Keza aynı mecburiyet necip bir millet olmak içinde geçerli kaidedir. Aksi halde edebi olmayan bir milletin edebiyatı da olmayacağı muhakkak. Örnek mi? İşte atalarımızdan bize yadigâr kalan o müthiş edebi eserlerin her biri millet olmanın en bariz örneğini gösterir zaten. Nitekim gelinen noktada şuan halen edebiyattan söz edebiliyorsak hiç kuşkusuz bunu büyük ölçüde atalarımızdan miras kalan o edebi eserlere borçluyuz.

            Evet, bizi biz yapan edebi değerlerimizle varız. Yeter ki dilin âdâbı ‘Hakk ikrar eden kelam’ olsun, kalbin âdâbı da  ‘ihlâs ve samimiyet’ olsun niyet hayır akıbet hayır olur da.  Öyle ya, dil her dem Hakkı ve hakikati haykırır, kalbde bunu tasdik ettiğinde, elbette ki akıbet hayrolacaktır. Yok, eğer dil Hakkı söylemez olur, kalpte gaflet deryasında habire yüzüyorsa bizim halimiz nice olur. Yinede her şeye rağmen yeise kapılmamalı,  mutlaka bir çıkış yolu vardır elbet. Nasıl mı? Şeyh Ahmed el Haznevi (k.s) bunun çıkış yolunu âdâbtan geçtiğini şöyle ifade eder de: “Şayet bir sofi kendi gücüyle gaflet halini terk edemiyorsa âdâba riayet etsin.”

          İşte görüyorsunuz iş dönüş dolaşıp yine adablara geliyor. Gelmesi de gayet tabiidir. Çünkü âdâblar tasavvufì hayatın olmazsa olmaz şartıdır zaten. Baksanıza Şah-ı Hazne (k.s) üzerine basa basa âdâba riayet edin diyor. O halde açık ya da gizli her ne âdâb, usul erkân varsa bize riayet etmek düşer.  İcabında riayet etmekte yetmeyebilir, bizatihi hayatımızın bütün alanına tatbik etmekte gerekir. Şayet kalbimiz kasvet hali bürümüşse biliniz ki adapsızlıktan kaynaklanan gaflet ve delalet söz konusudur. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s)’ın kalb zikrinden letaif zikrine geçemeyen sofiler için  ‘Gafletle çekme’ demesi bu durumu teyid ediyor.  Bu yüzden sakın ola ki  ‘âdâb-usul erkân’ ne farz ne de sünnettir deyip hafife almayalım, oysa adablar farz ve sünnetleri hakkıyla eda etmemiz için yardımcı kuvvettir.  Daha da üzerine üzerine gidip her bir adabı uygulamakta fayda var. Zira âdâb bu yolun besmelesi gibidir. Nasıl ki her işe besmelesiz başlanmaz ya,  aynen öylede tasavvufi hayatta da âdâb olmadan ister cehri ister hafi zikir olsun hiç fark etmez zikre başlanmaz. İlla ki salike öğretilen zikir adabı ne ise o çerçevede zikre başlamalı ki huşu halini yakalayabilsin. Sadece zikirde mi âdâb var, elbette ki bunun yanı sıra Rasulullah’a âdâb, mürşide âdâb, seyyide âdâb, sofiye âdâb, anne ve babaya âdâb gibi hususlarda nasıl vaziyet alınır, nasıl davranmamız gerekiyor tüm bunların her biride birer âdâb olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu sıralanan adabları birini diğerine, diğerini ötekine karıştırmadan her birinin hudutlarını kendi adap sınırları çerçevesinde hürmet edip riayet ettiğimizde ancak o zaman her bir âdâb bir kıymet ifade edecektir.  Bu çerçevenin dışında ölçüyü elden bırakmak haddi aşmak olur ki,  tamamen bu tasavvufì âdâba ters bir durum ortaya çıkarır. Hani taş yerinde ağırdır denilir ya, aynen öylede her bir âdâb ve her bir hürmete layık kişide yerinde değerlidir elbet. Dolayısıyla bütün Peygamberler bir araya gelse Allah’ın tek bir sıfatına denk gelemeyeceği gibi bir mürşitte ne kadar büyük olursa olsun sahabenin ayağındaki tozu olamayacaktır. Keza bütün seyyidlerde bir araya gelse bağlı olunan bir mürşidin konumu bir seviyede olamayacağı aşikârdır. Çünkü biri feyzinden ve himmetinden istifade edilebilecek irşad edici bir zat diğeri ise peygamber neslinden gelen ehlibeyt bir evlattır.  Dolayısıyla ehlibeyt evladı mürşit değilse teslim olmayı gerektirmez, sadece ehlibeytten gelmesi hasebiyle hürmet göstermek kâfidir.  Kaldı ki bir salik değil bir seyyid, bağlı olduğu mürşidinin dışında başka bir mürşide de gönlünü kaydırması da tasavvufì adabtır. Aksi halde teslimiyet noktasında mürşidinden istifade edemez.

       Evet,  tasavvufta teslimiyette çok mühim bir âdâb. Tıpkı bu Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’ın müşriklere karşı “O dediyse doğrudur” sorgusuz sualsiz dile getirdiği teslimiyetinde olduğu gibi bir adaptır bu. Ama bu teslimiyet demek değildir ki, istişare söz konusu olduğunda alanında söz sahibi ve liyakat sahibi insanlara ne danışılsın ne de muhabbet duyulsun. Elbette ki teslimiyet noktası hariç bir seyide, bir vekile, bir sofiye kendi hudutları dâhilinde istişarede edilir muhabbet duyulur da.  Dikkat edin had hudut dedik,  yani âlim âlimliğini bilecek,  vekil vekilliğini, sofi sofiliğin bilecek. Bir insan düşünün ki, bilge insan olmasına bilge ama adabı muaşeretten bihaber, elbette ki o bilgelik bir noktadan sonra ona yük olup hiçbir işe yaramayacaktır. İllaki âdâb olması gerekir ki bilgeliği daim olsun. Keza vekil içinde öyledir, tıpkı Peygamberimizin İslam’ın yayılması için naibler görevlendirilmesinde olduğu gibi vekilde sanıldığının aksine mürşidin halefi değil, postacısıdır, yani değim yerindeyse kendisine ne görev verilmişse mektup dağıtmakla görevli bir naibdir. Dolayısıyla bunun dışında vekile özel bir anlam yüklemek haddi aşmak olur. İrşad edici konumda olan sadece mürşid’dir.  Ama bu demek değildir ki mürşid irşad edici diye her şeyi bilendir. Oysa bir mürşit ancak Allah bildirirse bilir bunu dışında böyle bir şeyi telaffuz etmek küfürdür zaten. İşte bu ve buna benzer maksadı aşan sözler telaffuz etmek ya da mürşidi adına keşif ve keramet ihdas etmek hem âdâb dışı bir tutum olur hem de mürşide yapılacak en büyük adapsızlık olur.

            Hatta seyyidlerden mürşid evladı olanlar var, ama öyle anlaşılıyor ki, Seyyidlere âdâb; Evladı resul olma noktasında saygıda kusur etmemekle sınırlıdır, bunun dışında mürşit evladı diye irşat edici misyon biçmek haddi aşmak olur. İrşat ve teslimiyet noktasında sofiye sadece mürşidinden fayda vardır.  Bu nedenle tasavvufi ortamda  'Hazret' ibaresi seyyid için sofi için değil sadece mürşid-i kâmil için kullanılır. Dolayısıyla Seyyidler için illa bir ifade kullanılacaksa da ehlibeyt nesilin gülleri çerçevesinde 'Seyyidim' diye hitap etmek kâfidir. Keza sofi içinde kurban demek kâfidir.  Öyle ki;  her Seyyid mürşit değildir. Evet, ama had hududu aşmak olur, onlara ancak bakılabilir. İşte had hudud bilme adabı budur.

 

 

 

           Tasavvufta bir diğer mühim adablardan biride mütevazinliği elden bırakmama âdâbıdır. Müberra dinimizde müminlerin birbirine karşı alçak gönüllü, dışa karşı ise çetin olması esastır zaten. Dolayısıyla Allah için kardeşlik hukuku çerçevesinde birbirimizi uyaracağız ama bu uyarı birbirimizi incitmeyecek türden olmalıdır. Hem kaldı ki İbrahim (a.s) bir peygamber babası olarak kurban olarak adadığı İsmail için 'Ey oğul! Allah için yat kurban ol ki, bıçak bile senden incinmesin' demişken biz nasıl olurda birbirimizi incitebiliriz ki. Allah korusun şayet bir gönül incitirsek bir gün bir bakmışsın bizi de inciten olmuş. Malumunuz gönülleri kazanmak hususunda bugün olmuş halen hafızalarımızdan taptaze bunun en çarpıcı örneği Seyda Hz.leri var önümüzde.  Öyle ya,  Seyda Hz.leri şayet inciten olsaydı Menzil gelinen bu noktada bu denli dolup taşar mıydı? Keza babası Gavs-ı Bilvanisi  (k.s)’de kendi irşat döneminde öyleydi. Nitekim baba Gavs kendi irşat döneminde sofilerini sürekli olarak “Siz onların ilahlarına söverseniz onlarda size söver” şeklinde uyarmış bile. Böylece baba oğlun gösterdiği bu gönül fethi sayesinde Nakşibendî yolunun adabları Gavs-ı Sani (k.s) döneminde daha da bir tavan yapıp,  bu yolun adabları insanlara sevdirilmiş oluyor. Tabii bu yolu sevmek iyi hoşta, ancak burada dikkat etmemiz gereken bir başka adab var ki,  o da  'Benim yolum doğru, seninki yanlıştır' deme handikabına düşmemek adabıdır. Nasıl ki Kâbe’ye giden yollar farklı olsa da, sonuçta aynı noktada buluşulmakta ya, Saadatlarda aynen tamda bu örnekten hareketle sofilerine şu öğütte bulunmuşlardır: “Her kim başka bir tarikatın mensubuyla bir araya geldiğinde kendi mürşidini ve meşrebini anlatmak yerine onun mürşidini ve meşrebini konu edinsin.”  Besbelli ki Nakşibendî Sadatları her türlü taassuba mahal bırakmaksızın herkesin yolu kendince güzeldir ilkesini âdâb edinmişler. Madem öyle,  Sadatın öğütlerine kulak verip durduk yere hiç kimsenin muhabbetiyle meşrebiyle oynamamak düşer bize.

           Evet,  Allah için mürşidi sevmek güzel bir duygudur elbet, ancak âdâb olmazsa bu güzel hissiyat neye yarar ki. Bakın, İmam-ı Şarani (k.s) bu hususta ne diyor: “Sofi mürşidinin gerek huzurunda gerekse gıyabında âdâb üzere olmalıdır. Hatta evine gittiğinde de mürşidinin tarafına ayağını uzatmamasında fayda vardır.“  Ki; burada bahse konu olan sıradan biri değil,  dikkat ettiyseniz bizatihi Peygamber varisi kâmil mürşitten söz ediliyor, elbette ki gıyabında da olsa hürmete layık olması gayet tabiidir. Örnek mi, işte Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim el Hüseyni (k.s) bunun en bariz örneği zaten. Öyle ki, Gavs Hz.leri sırtını hiçbir surette asla Suriye’ye doğru dönmediği gibi ayağını da o tarafa uzatmazdı. Çünkü orada Şah-ı Hazne (k.s) vardı. Nitekim bir gün Gavs-ı Bilvanisi  (k.s) abdest alırken on altı defa adeta hop oturup hop kalkıyormuş. Tabii, sofiler merak edip bu ne iştir diye sorduklarında şöyle der:

             — Şah-ı Haznenin çocukları orada oynarken, ben nasıl olurda rahat rahat oturup abdest alabilirim ki.

             Malum, birileri yine o bildik algı operasyonlarıyla üstlerine ne vazifeyse durup dururken Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün ta milletvekili olmadan önceki yıllarda Şahı Hazne’nin meşrebi üzere olan bir zatın elini öpmesini ellerine dillerine dolamaya kalkışmışlar. Oysa kendilerinin mesele olarak gördüğü el öpmeyi Gavs Hz.leri bizatihi Şah-ı Haznenin görmek için Suriye sınırından mayın tehlikesini göze alaraktan defalarca ziyarette bulunarak icra etmişte. Şimdi sormak gerekir,  Gavs-ı Bilvanisi Hz.leri gibi bir zat bile değil mürşidine, mürşidinin çocuklarına bile âdâb göstermekten imtina etmemişken,  bir devletlû hürmet etmiş çok mu?  Kaldı ki âlimin elini öpmek insanı küçültmez, bilakis yüceltir de.   Nitekim Yavuz Sultan Selimin bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur kaftanını ilme hürmeten saklaması bunu teyit eden bir durumdur.

            Yine bir dikkat çeken bir başka adab ise mürşit-halife ilişkisinde görülür. Şöyle ki,  Gavs-ı Sani (k.s) asla Seyda (k.s)’ın bulunduğu mekânda ziyaret vermezdi. Seyda (k.s)’da babası Gavs-ı Bilvanisi Abdülhakim el Hüseyni yanında öyleydi.

              Velhasıl kelam, yukarıda verilen örneklerden de anlaşıldığı üzere âdâb konusu çok mühim konu. Zira İmam Malik, İmam Şafi'nin yanında yirmi sene kalıyor. Yirmi yıl içerisinde hocası ona on sekizi adap ve edepten ders veriyor, son iki senesinde ise ilimden bahsediyor.  Derken İmam Malik yıllar geçtikten sonra hayıflanıp ‘Keşke İmam Şafii;  son iki yılında da edepten adabtan bahsetseydi’ demekten kendini alamaz da. Ne diyelim, işte görüyorsunuz bu müthiş sözlerin dışında başka söze ne hacet var ki,  âdâbın bu denli mühim bir konu olduğu bu sözlerde ziyadesiyle mevcut zaten.

             Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3640/tasavvufi-adab

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM