Ölüm Kar Beyaz

Eklenme Tarihi: 17.07.2019 08:50:00 - Güncellenme Tarihi: 03.06.2020 20:56:06

İki kardeş düşünün ki biri Emir?ül Mü?min, diğeri evliya büyüklerinden. Tahmin etmişsinizdir, bunlar Harun Reşid ve Behlül?den başkası değil elbet. Ana yüreği bu ya, Behlül?ü çağırdığında şöyle der:

-Bak Oğul! Kardeşin Harun hükümdardır, ama biliyorsun bunun sorumluluğu çok büyüktür, dolayısıyla kardeşine nasihatte bulunursan çok sevinirim.
Behlül cevaben:
- Anacığım, sen bana kardeşime nasihat et derde etmez miyim, hiç siz merak etmeyin, tez elden gereği neyse seve seve yapacağım elbet.
Gerçektende Behlül ilk iş olarak sarayın kapısına varıp kardeşinin huzuruna çıkmak olur. Ve kardeşine şöyle der:
-Haydi, kalk gidiyoruz, seninle şöyle bir hava alıp turlamaya ne dersin?
Harun Reşid cevaben;
-Peki derim.
Hemen birlikte epey dolaşıp hava aldıktan sonra en nihayetinde bir kabristan başına vardıklarında dönüp kardeşine şöyle seslenir:
-Bak, kardeşim! Şurada ki kabristanda yatan mevta var ya, falancı kişi olup şu kadar sene yaşamıştır, azcık onun ilerisinde kabirde yatan mevta var ya, o da on yaşındadır, hemen yanı başında yatan mevta da yirmi yaşındadır. Sanırım bu kadar hava almak ikimize de yetti diyebilirim.
Derken mevtaların ruhlarına Fatiha okuyup kabristandan ayrılıverirler.
Tabii akşam olduğunda ana oğul bir araya geldiklerinde, Harun Reşide şöyle der:
-Bak Oğlum! Bu gün Behlül kardeşin sana uğrayacaktı, şayet uğrayıp geldiyse sana hiç nasihatte bulundu mu?
Harun Reşid:
-Anacığım uğradı uğramasına ama nasihatin dışında sadece kabristana uğrayıverdik.
Bu cevap karşısında anne şaşkın halde:
- Allah Allah deyip soluğu Behlül?ün yanında alır. Daha yanına varır varmaz şöyle sitem eder:
- Oğlum, Hani kardeşine nasihat edeceğine dair söz vermiştin bana, görüyorum ki sadece gezip tozmaktan başka bir şey yapmamışsın.
Behlül bu durum karşısında:
- Bak Anacığım! Sözüm sözdür zaten, nitekim yerine getirdim de. Kardeşimi sarayından alır almaz kabristana götürdüm bile. Şimdi sorarım size, ölümden daha iyi nasihat mi olur?
Şimdi gel de bu cevap karşısında anne böylesi bir evlada sahip olduğu için şükretmesin. Elbette şükredecektir.
Bir başka misalde Seyda-i Tâhî Hz.lerinden örnek verebiliriz pekâlâ. Nitekim o da akşam olup ev ahalisiyle bir araya geldiğinde sohbetine hep geçmiş ölüleri yâd ederek başlarmış. Öyle ki aklına gelen ne kadar vefat etmiş eş dost varsa hemen hepsinin ismini anmaktan kendini alamazmış. Her bir ismi andıktan sonra en nihayetinde ev ahalisine dönüp nasihatlerin en büyük veciz sözünü söyler: ?Hiç kuşku yoktur ki bir gün gelip ecel bizimde kapımızı çalacaktır.?
Bu gün olmuş halen Anadolu?nun pek çok yerlerinde eski geleneklerimizin yâd edildiğine şahit olabiliyoruz. Hani eskiden insanlar gündüz yorgun ve argın halde evlerine çekildiklerinde kâh tandır başlarında, kâh teraslarda, kâh soba başlarında halkalar oluşturup aralarından ebediyete intikal etmiş ölülerinin hatıralarını sohbet konusu yaparlardı ya, aynen buna benzer örneklerin izine bugünde pekâlâ rastlayabiliyoruz. Şayet her kim ? illa da benim nasihate ihtiyacım var? diyorsa turistik mekânlara gitmek yerine bu tip tandır başı yaren meclislerin bulunduğu mekânlara gitmesi kâfidir dersek yeridir. Gittiğinde hiçte alışık olmadığı manzaralarla karşılaşacaktır. Mesela o adamın Anadolu?ya gittiğinde bir taziye gününe denk geldiğini düşünün, ?Ölmeden önce ölünüz? hadis-i şerifin tüm çizgilerine şahit olacak demektir. Elbette ölenle ölünmez ama en azından ölüye hürmet neymiş onu bizatihi yaşantılarına aksettirebiliyorlar. Dahası ölüye hürmet o kadar üst doruktadır ki; daha bismillah cenaze musalla taşından kalkmadan malından bütün borçlar ödendiği gibi vasiyeti de yerine getirilip yerine getirilip diğer geriye kalan miras varisleri arasında pay edilirde. Belki ne acelesi var diyebilirsiniz, oysa tüm bunlar ölen insanın yükünü hafifletmek için yapılan aceleciliktir.
Peki, metropol şehirlerde durum nasıl? Maalesef, kent hayatı geleneksel hayatın tam aksine aynı apartman sakinlerinin hem ölüsünden hem de dirisinden haberinin olmadığı bir hayat modelidir bu. Tabii buna hayat modeli denirse. Nasıl hayat modeliyse insanlar şehrin ana caddelerinde yaşayan ölüler gibi birbirinden habersiz nefes nefese, soluk soluğa koşuşturmaktalar. Sanki gerçek ölümle karşılaşmayacak gibisine burnundan solumaktalar. Oysa kabre girdiğinde gerçek ölüm neymiş o zaman anlaşılacaktır. Neyse ki son ümmet olmamız hasebiyle diğer ümmetlere göre toprağın altında daha az kalınacaktır. Nitekim Şah-ı Hazne (k.s) sofilerine bu hususta şöyle sohbet etmiştir:
?Geçmiş zamanın insanlarına göre bizler daha şanslıyız, bakın bunca yıldır toprağın altında beş bin, altı bin, yedi bin seneden beri kıyametin kopmasını bekleyenler var. Hâlbuki bizler uzun süre bu halde olmayacağız. Çünkü kıyamete yakın bir zamanda yaşıyoruz. Dolayısıyla bizler geçmiş ümmetler gibi toprağın altında çok kalmayacağız.?
Şu da var ki, şimdiden toprağın altını düşünmek yerine bizim için elzem olan toprağın üstündeyken ?ölmeden önce ölünüz? hadis-i şerifin ruhunu tüm hücrelerimizde hissedebilmek çok mühimdir. Ki, böylesi bir hissetme haline tasavvufta ölüm rabıtası denmektedir. Şayet bir mümin ölüm rabıtası eşliğinde Salih ameliyle bu dünyadan göç ettiyse biliniz ki bu ölüm onun için kar beyaz bir ölüm olacaktır. Dahası bu ölünün yüzüne Yusuf yüzlülüğün yansıyacağı bir güzelliktir. Hele Yusuf yüzlü ölüler kabirlerinden bir dirilmeye görsün mahşer meydanına kendine has hoş bir seda ses donanımıyla donatılmış ve Peygamber ahlakıyla boyanmış bir yüzle teşrif edeceklerdir. Yüzsüzler ise malum, mahşer meydanına geldiklerinde utancından kıpkırmızı kesilip hiç kimseye bakacak yüzü kalmayacaktır. O halde neydik edip bizlerde bu dünyadan Salih amel üzere yaşayıp Yusuf Yüzlü kar beyaz bir ölüm için çaba sarf etmek gerekir.
Ne mutlu o Yusuf Yüzlü civanlara ki bu dünyadan kar beyaz bir ölümle göç etmişler. Madem öyle, bize de bu civanları son yolculuğunda hakkıyla uğurlamak düşer. Sakın ola ki şehrin moda uğurlayış tarzına kapılıp alkışlayarak ya da çelenk koyarak uğurlamayı aklınızdan geçirmeyesiniz, asla ve kat?a dinimizde böylesi bir uğurlayışa cevaz yoktur. Kaldı ki tabutunu omuzladığımız mevtanın ruhu bizden incinir de. İslam?da bir mevtanın nasıl defnedileceği hususunda yol yordam, usul erkân bellidir. Nasıl mı? Bikere ölen bir mümin İslami usuller çerçevesince yıkanıp kefenlenip öyle musalla taşına konulmalı. Akabinde cenaze namazını sultanın kıldırması lazım gelir. Şayet sultan yoksa naibi, naibi de yoksa kadısı, o da yoksa yakınlarının vs. kıldırması lazım gelir. Namazla birlikte helallik dilendikten sonra cenaze derhal sünnete uygun seri bir şekilde defnetmek gerekir. Cenazeyi bekletmek asla doğru bir tutum değildir. Defnetme aşamasına gelindiğinde ise cenazeyi kabre indirmede öncelik akrabanındır, şayet akraba yoksa imamın indirmesi daha uygundur. İndirirken de Rasulullah'ın Dini üzerine niyet edip öyle indirmelidir. Şayet ölen kadınsa, bilindiği üzere kadın için mahremiyet sadece yaşarken değil, öldüğünde de mahremiyeti devam eder. Hele bir kadın dünyasını değişmeye görsün kocasıyla olan nikâh bağı tamamen kopar da. Düşünsenize bir kadın onca yıl eşiyle ayanı yastıkta kocamış olmasına rağmen öldüğünde kocası artık cenazesine dokunamayacaktır. İşte mahremiyetin kutsiyeti denen şey budur. Nitekim Fatıma annemiz mahremiyetin kutsiyetinden hareketle ?Öldüğümde beni gece defnedin ki, erkekler beni görmesin? diye vasiyet etmekten kendini alamaz da. Gerçekten de Müberra Dinimizde kadının mahremiyetine nasıl sahip çıkıldığının ölçüsü Fatıma annemizin şahsında vasiyetlendirilmiş olduğu gayet net ortada gözüküyor. O halde buradan Saliha bacı ve kızlarımıza Fatıma anamızın vasiyetini baş tacı yapıp hem bu dünyada iken hem de öteki dünyaya göç ederken iffet gelinliklerini girmek yaraşır. Ki, iffet gelinliği anasının ak sütü gibi ak ve pak olduğu içindir leke kaldırmaz da. Dolayısıyla her Saliha hatunun mahremiyetine gölge düşürmemesi üzerine bir vecibedir de
İyi ki de en son ümmetteniz, bu sayede ölü teneşirinde gassal elinde yıkanışımızdan tutunda kefenlenip kabre konuluşumuza kadar sünnet-i seniyye ölçüsünce eksik ya da fazla bir şekilde toprağa uğurlanabiliyoruz. Bu yüzden ne kadar şükretsek azdır, baksanıza dinimizde insanin sadece dirisi değil ölüsü de Allah?ın mukaddes emaneti olarak değer kazanmakta. Hele ölen Allah?ın hoşnutluğunu kazanmış bir kulsa değme keyfine, artık ölüm onun için kar beyaz olur da. Şu da var ki ölen kişi Salih kullardan olmasa da günahıyla sevabıyla birlikte tıpkı Salih kulların defin işleminde gösterilen hassasiyet gibi o kişiyi de defnetmek müminlerin üzerine farz-ı kifayedir. Zaten sevap ya da günah tartmak bizim işimiz değildir, ölçü belli farz-ı kifaye?nin gereğini yapmak bizim işimizdir. Kabre koyduğumuzda gerisi artık Allah?a kalmıştır. Yani bu demektir ki biz sadece kabre kadar ki olan süreçte sorumluluklarımızı yerine getirmekle mükellefiz, toprağın altında olan ve bitene bizim bir katkı veya müdahalemiz olamaz. Müdahalemiz olsa bile o da ya kabrin yapımına yönelik ya da kabir ziyaretinde bir takım belirli kurallara riayet etmekle mümkün olmakta. Bundan ötesi haddi aşmak olur ki bu düpedüz kabrin mahremiyetini çiğnemek demektir. Yani bu durum mekruh olarak karşılık bulur. Nitekim fıkıh kitaplarında mekruh olan bazı ihlallerden birkaçı şöyle sıralanmakta;
-Kabirlerin üzerine bina dikmek,
-Aynı kabre iki kişi defnetmek, ancak zaruri halde caizdir.
-Kabri üzerinden geçip çiğnemek,
-Mezarların içinde yatmak, mezara karşı namaz durmak gibi ihlallerin hepsi mekruh diye addedilir.
Maalesef geldiğimiz noktada insanlar artık kendilerini kabre hazırlayacağına tam aksine kendisine kabir tapusu almak için hazırlığa koyulmakta. Bakın, iki kardeş düşününüz ki biri ahreti önceliyor, diğeri de dünyayı. Elbette ki bu iki kardeş arasında fark olması kaçınılmazdır. Nitekim Abdurrahman-ı Tâhî (k.s) ahreti öncelediğinden zamanın en büyük evliyalarından oldu, kardeşi Şehmuz ise dünyayı öncelediğinden madden zengini oldu ama ilginçtir öldüğünde neredeyse kendisine kefen parası bulamayacak bir düşüşle bu dünyadan göç etmiştir. İşte şu fani dünyaya tamah etmenin acı bedeli budur. Bilmem bir çocuk doğduğunda niye ağlıyor diye hiçbirimiz düşündük mü? Düşünmek istemesek de, şu bir gerçek her doğan çocuk bu dünyaya gelmenin bir külfeti olduğunu sezmiş olsa gerek ki bu dünyaya ağlamaklı gelmekten kendini alamıyor. Hadi ağlamak neyse de birde işin ucunda bu dünya da imtihan olmakta var. Şayet her doğan can imtihan dünyasını alnının hakkıyla geçip ahirete imanla göç ettiyse ne ala, imtihanı geçemeden göç ettiyse ?Ey vah yandım Allah? diyeceği muhakkak. Yüce Allah öyle merhamet sahibidir ki Arafat?ta Hacılara beyaz ehramlarıyla vakfeye durarak mahşer gününün bir provasını yaptırıyor ki ecel kapıya dayandığında hazırlıksız yakalanıp da ?Eyvah yandım Allah? demesinler. Gerçektende Arafat bu yönüyle nefsi dizginleyecek küçük bir mahşer provasıdır. Ve Hacılar bu prova sayesinde vakfeye durarak ?dünya fani ahret baki? bilincine vakıf olurlar da.
Sadece mahşeri bilinçlenmeyi hatırlatan tek örnek Arafat mı? Dahası var elbet. Şöyle etrafımıza baktığımızda mahşeri hatırlatan o kadar çok şey var ki, mesela atmosferde bizi zararlı ışınlardan koruyan ozon tabakasının altından yeller esip delinme sinyalleri vermesi, keza ani iklim değişikliliklerin yaşanması, birde bunların üstüne kutuplarda ki buzulların erimeye yüz tutması gibi bir dizi hadiseler bize gösteriyor ki her bir vaka kıyamet alarmıdır. Tabii tüm bu sinyallere aldırış etmeksizin hayatını normal akışında seyrettirende var. Nitekim gündüz çiçek açan bitkilerin gece karanlığında kapanma moduna geçmesi, yine gündüz rızık peşinde koşan insan ve hayvanatın akşam olduğunda yuvalarına sığınıp uykuya dalmaları gibi pek çok örnekler hayatın normal akışında sıkça gördüğümüz gayet tabii bir durumdur. İster tabii bir durum, ister gayri tabii durum olsun sonuçta önümüze serilen tüm örneklerin gelip geçici olduğu, kalıcı olanın ise sadece ?Ya Baki Entel Baki? zikrin sahibi Allah olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Burada önemli olan geçici nesneleri müsbet manada manalandırmak çok mühimdir. Nitekim Hafaza melekleri nesnelerle olan münasebetimizi her salise kayda alıyor da. Yani önümüze konulan her ne kadar nesne varsa mutlaka o nesneyle olan ilişki biçimimiz deri üzerine harfsiz yazıyla kayda alınmakta. Böylece her kaydedilen mahşer gününde mizana konularak gün yüzüne çıkarılmış oluyor. Nasıl ki pek çok şeyi akıl melekesi vasıtasıyla hafızamızda kayıt altına alabiliyorsak aynen öyle de dünyada her işlediğimiz fiillerde Hafaza melekleri tarafından ?rak?ta kayıt edilip korumaya alınmakta. . Hatta bir kısım ehl-i sünnet âlimleri Kur?an? da ?Yayılmış rak üzerine yazılan kitaba yemin ederim? diye zikredilen ayette geçen ?rak? ibaresinden maksadın deri olduğunu beyan etmişlerdir. Yüce Rabbimiz bir başka ayette ise ?Biz sizin yaptığınız her şeyi yazardık? beyan buyurmaktadır. Yine bir kısım Ehlisünnet âlimleri Allah Resulünün Miraca yükseldiğinde işittiği kalem hışırtıları da bu manada değerlendirmişlerdir. Ancak yinede biz kayıt işleminin ne şekilde gerçekleştiğinin bilgisini ?Allah bilir? deyip ihtiyatı elden bırakmamak en doğrusu. Hatta her fiili davranışımızın Hafaza melekler tarafından kayda alındığına iman getirmek kâfidir, gerisi teferruattır elbet. Zaten bu hususta inananla inanmayan arasında tek fark, ruz-i mahşerde Müslüman?ın kaydı mizandan geçirilip hesaba tabii tutulurken, kâfirin kaydı mizana konulmadan doğrudan kendisinin cehenneme atılacak olmasıdır. Kâfirin dünyada iken insanlığa iyiliği dokunsa bile Allah iman etmediği içindir bunun kendisine hiçbir getirisi olmayacaktır.
Madem mahşerde hesap vermek var, o halde ecel kapıyı çalmadan tez elden ölüme hazırlıklı olmamız icab eder. Baksanıza saatler dakik dakik, saniye saniye durmaksızın işleyip adım adım ölüm eşiğine yaklaştığımızı gösteriyor da. İlginçtir biryandan da gözümüz toprağa bakmakta. Çünkü hamurumuz toprakla mayalanmış, elbette ki bakmamız icab eder. Her ne kadar ne zaman toprağa gireceğimiz bizden gizli tutulsa da sonuçta topraktan geldik yine toprağa döneceğiz ya, bu yetmez mi? Aslımız toprak olduğu için bizi bağrına basar da. Kaldı ki toprak kimleri bağrına basmadı ki bizi de basmasın. Baksanıza sonbaharda dökülen yapraklar bunun en bariz göstergesi. Dökülen her yaprak toprağın bağrında tekrar dirilmek üzere ilkbahar olduğunda çiçek açıp meyve verir de. Derken bu hazan sonbahar ve ilkbahar döngüsü tabiatta tüm hızıyla devam edip bize ahretteki dirilişimizi hatırlatacak ders olurda. Nasıl bizim için ders olmasın ki; bitki soluyorsa, bu demektir ki insanda solacaktır. Hele bu solan gülfidanıysa hiç olmazsa ardından güzel kokular bırakarak solmakta. Fakat insan öyle değil, şayet cenaze birkaç güne bekletilirse bir anda ardından dehşet koku yayabiliyor. Ancak şu da var ki Allah?ın Muhsin kullarının cenazesi bundan istisnadır, yani gül kokusu olarak toprağa gark olurlar.
Ah neydik ne olduk. Düşünsenize bir zamanlar anne karnı durağımızdı, şimdi ki durağımız dünyadır artık. Üçüncü durağımız ise pek yakında Berzah âlemi olacağı muhakkak. Kalıcı olan duraksa hiç kuşkusuz ahiret âlemidir. Toprağın üstünde ve toprağın altında tüm insanlık kıyamet koptuğunda bu durakta buluşacaktır. O halde yol yakınken buluşma günümüz gelmeden şu ahir ömrümüzde bize emanet edilen canımıza can suyu verelim ki ölümümüz şeb-i arus olsun. Aksi halde emanete hıyanet etmiş oluruz. Bakın aramızdan nice insanlar aramızdan ayrılıp göç ettiler, ama gel gör ki halen taziye uykusundan uyanmış değiliz. Oysa ölenin yerine bir an kendimizi koyup ruhen göç etmiş olsaydık taziye halinden çıkıp kendimize çeki düzen verebilirdik pekâlâ.
Sakın ola ki ölüm rabıtası da neyin nesi deyip hafife almayın, her ne kadar Azrail?in canımızın nasıl ne şeklide alacağını bilemesek de ölmeden önce ölünüz idmanını nefsimizde tatbik etmemiz gerekir ki ölümümüz kolay olsun.
Evet ölüm rabıtasını hafife almamak gerekir. Zira Allah Resulü bu hususta şöyle buyurmakta:
. ?Azrail'in can alması bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir. Ölürken müminin bütün damar ve azaları son derece sızlar, o anda Azrail kimseye hatır etmez.?
Öyle anlaşılıyor ki ölüm öncesi ve sonrası insan için dört aşama söz konusudur. Bunlar;
-Anne karnında geçirilen aşama,
- İmtihan Dünyası aşaması,
-Berzah âleminde bekleme aşaması,
- Ebedi yurdumuz ahret aşaması..
İşte tüm bu aşamalar bize gösteriyor ki insan daha bu dünyaya konuk olmadan ta ezelde levhi mahfuzda belirlenip kader planında yazgımıza işlenmiş aşamalardır. Yeter ki bu aşamalardan bilhassa imtihan salonu olarak addettiğimiz dünya aşamasını yaradılış gayemize uygun sıratı müstakim üzere aşmasını bilelim bak o zaman ötelere kelebek misali kanat çırpmamız an meselsi diyebiliriz.
Evet, her şey ?ölmeden önce ölünüz? hükmünde gizli. Bakın bu hususlarda Rasulullah (s.a.v) ?Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın? beyan buyurduğu gibi ?Dünya ahretin tarlası? ve ? Ölüm küçük kıyamettir? manasına gelen ?Sana o saati (kıyameti) soruyorlar sende ona ait bilgi yoktur ki anlatasın. Onun ilmi ancak Allah katındadır? (Naziat 42?44) diye de beyan buyurmakta. Zaten ölüm takvimimizden haberdar kılınsaydık imtihan dünyasının hiçbir kıymeti harbiyesi kalmayacaktı. Sadece bizden gizli tutulan ölüm değil elbet, mesela Kadir gecesi de Ramazan?ın son on gününde gizlidir. Niye gizlenmiş derseniz, bikere her şeyden önce bin aydan daha hayırlı bir gece olması hasebiyle böylesi büyük bir hayra ulaşmaya gayret edilsin diye tüm inananlardan gizli tutulmuştur. Keza ölümde tıpkı Kadir gecesinde olduğu gibi o da tüm nefeslerin son sayısında gizli. Madem öyle son nefese dek ?huş der dem- nefesini boş yere tüketmemek? düsturunca hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi de ahrete çalışarak ömrümüzü kar beyaz ölüm olarak tamamlamamız gerekir.
Kar Beyaz Ölümde nedir derseniz, bir gün gelip şu hayat koşuşturmasında yaprak yaprak solacağımız, tel tel döküleceğimiz bir anımızda ecel kapıyı çaldığında ahirete giden yolculukta yeniden yaprak yaprak tel tel açılacağımız berzah âlemine göçüşün adıdır diye tarif edebiliriz. Dahası kelimenin tam anlamıyla şu geçici konakladığımız dünyadan diriliş muştumuz sonsuzluğa kanatlanmak demektir. Hele bu ölüm Mevlana?nın Mesnevisine konu olursa Şeb-i arus olur da. Günümüzde ise bu ölüm Şarkılara, Türkülere ve Şiirlere konu olduğunda bir bakıyorsun Kerim Tekin?in bam teli gönül dağarcığında:
?Dursun Dünya,
Dönmesin sensiz,
Yaşatmasın,
Allah?ım sensiz? şeklinde bir bambaşka kar beyaz bir anlam kazanırda.
Hakeza Abdurrahim Karakoç?ta bir şiirinde beşinci mevsim güzellemesi yaparaktan:
?Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim
Yazık kulaklara sığmadı sesim
Yaşadığım şimdi beşinci mevsim
Çağın çilesini sırtıma sardım? şeklinde ölümü en ince ayrıntısına kadar yüreğinde hissetmiştir. Zaten hissetmese de dile getirdiği beşinci mevsim cemresi ölüm gerçeğinin en büyük şahitleri. Değil midir ki cemreler önce havaya, sonra suya ve daha sonra da toprağa düşmekte, o halde topraktan halk olan insanında pekâlâ önce ana rahmine, sonra dünya otağına, daha sonrada ahret tarlasına düşmesine şaşmamak gerekir. Dikkat edin insanın yaşadığı her düşüş evresi aynı zamanda birer diriliş muştusudur. Tıpkı bu tabiatın kış uykusundan cemre muştusu ile uyanışa geçişinde olduğu gibi bir diriliştir.
Velhasıl-ı kelam; Beşinci mevsim geldiğinde ?Ondan geldik, dönüş yine O?nadır? gerçeği ile yüzleşeceğimiz muhakkak. Bundan öte ölümün bir kayboluş değil, hakikatte kar beyaz bir diriliş olduğu ayan beyan gün yüzüne çıkacaktır.
Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3219/olum-kar-beyaz

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM