Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe

Eklenme Tarihi: 22.05.2019 09:01:00 - Güncellenme Tarihi: 03.06.2020 22:35:04

 Tevbe, her kötülüğün kapatılmasına ve her iyiliğin açılmasına vesile olan kapıdır. Yeter ki içten bir yakarışla af dileyenlerden olalım mutlak hürriyete yelken açılırda. Çünkü tevbe ederek tüm sahte mabutlardan kurtuluş olacağından hürriyette beraberinde gelecektir.

   Sadece günahlardan değil her hayrın başlangıcında ve sonunda tevbe etmekte gerekir. Madem öyle yapacağımız hayırlı bir işte olsa her fırsatta tevbe etmekte fayda var. Çünkü yapılan hayırlı ameli Allah?a karşı layığı veçhiyle yerine getiremediğimiz içinde tövbe etmek icab eder.  İster günah işleyelim isterse hayırlı işlerde bulunalım her iki durumda da tevbe zırhımız içimizdeki ve dışımızdaki tüm sahte mabutlardan sıyrılmamıza vesile olup mutlak hürriyete giden yolda birinci basamağımız olur bile.   Malum,  beşer olmamız hasebiyle günahlardan arı değiliz. Kaldı ki günah işlemesek de yapacağımız hayırlı amellerimizi riyadan arındırmamız lazım gelir. Öyle ya, madem Yüce Allah (c.c) kullarına tevbe etmesi için böyle bir fırsat vermiş, o halde bize düşen nasıl ki bütün işlenen günahlardan tevbe etme ihtiyacını hissettiğimiz gibi her ifa edilen hayırlı amellerin başında ve sonunda da tövbe edip tam manasıyla arınmamız mecburidir. Aksi halde içimizde ve dışımızda ki Allah?tan gayrı tüm sahte mabutların boyunduruğundan kurtulamayız.  Dolayısıyla tüm esaret zincirlerini kırıp tevbe zırhıyla gerçek manada mutlak hürriyete yol almalıyız.  Her şeyden önce tevbe kulun Allah huzurunda layıkıyla ibadet edemedim kaygısının ifadesidir.

  İnsan şu fani dünyada yaşadığı müddetçe günah ve sevap ikilemi içerisinde gidip gelmekte. Zaten istesek de bu iki ikilem etkisinden kurtulamayız. Zira insan ruhunu emdiren iki kuvvet vardır. Bunlardan hayra teşvik eden melek-i âlem birinci kuvvet olurken, şerri teşvik eden şeytani vesvese ise ikinci kuvvet olmaktadır. Malum melekler cemal sıfatına haizdirler, şeytanlarsa celâl sıfatına. İnsansa bu iki kuvvetin ortasında hem cemal, hem de celâl sıfatına haizdir. Şayet insanoğlu celal yönü ağır basarsa günahlarla iç içe olması an meselesidir, yok eğer cemal yönü ağır basarsa sevaplarla iç içe olacağı malum. Anlaşılan tüm kötülükler insan ruhunu esir edip köle yaparken,  Allah için yapılacak her iyilikler de insan ruhunu hür kılıp emniyetimiz sağlanmakta.

       Adem (a.s.)  topraktan yaratıldığından yaratılış mayasına uygun Allah?ın hem cemal hem de celâl sıfatıyla kodlanmıştır. İşte bu iki yol ayırımının tecellisidir ki Habil?de merhamet ve iyilik, Kabil'de ise kin, nefret ve gazab olarak tezahür etmiştir. Yani cemal Habil'de, celâl Kabil'de zuhur etmiştir. Bu yüzden Kabil esaretin ve hürriyetsizliğin sembolü, Habil ise Allah?a abd olma manasına hürriyetin sembolü olarak karşımızda durur. Hele bir insan dünyaya doğa gelmeye dursun hemen şeytan ona bir dokunmadan boş durmaz da. İşte dünyaya gelen çocuğun bağırıp çığlık atması bundan dolayıdır. Hatta çocuklarda görülen acelecilik, heyecanda böyledir.  Nitekim Hz. Mevlana şöyle der: ''İnsan ruhunu iki emdiren kuvvet var; biri melektir, diğeri de şeytandır.'' Gerçekten de ruhumuzun aydınlanmasına yardımcı olan melek-i kuvvetle, ruhumuzu esir etmeye çalışan şeytanı kuvvetin arasında tercihimizi birincisinden yana kullanmak gerekir.    

          Melekler günahsız, masum, erkek ve dişiliği olmayan varlıklar olup her birinin emri ilahi gereği ayrı ayrı vazifeleri vardır. Keza melekler ne kadar masumsalar şeytanlar da bir o kadar asidirler. İnsanlar malum; hem nur hem de nar (ateş) yapıdadır. Bu yüzden insan nar ile nur arasında sürekli mekik dokumakta. Nitekim insanın iç dünyasına hayrı emdiren ?Levvame ve mutmainne kuvvet?, şerri emdiren 'Nefsi emmare kuvvet' mevcuttur. Dolayısıyla helal ve haram bu emzirmelerden tezahür etmekte. Nefs-i emmare, sürekli kötülüğü teşvik eden nefistir. Nefs-i levvame ise nefsi emmarenin bir üst aşaması olup bu tip nefiste bazen kalbe itaat halleri, bazen de kalbe itaatsizlik halleri görülür. Şayet bir insan kötülüğe karşı yenik düşmeden nefsi levvamenin bir adım ötesine sıçramayı başarırsa biranda ?Nefsi mutmainine? mertebesine yükselebiliyor. Böylece bu nefis aşamasına gelen bir insan kalbi huzura ermiş pozisyona erişir. Demek oluyor ki; İnsanoğlu sürekli sevaplarla iştigal ederek nefsine çeki düzen vermesi mümkün. Yeter ki azmini yitirmesin, safi gayretinden dolayı şeytan kaçar da. Böylece uzun süren nefis ıslah çalışmaları netice verdiğinde iç dünyasında Sultan-ı ruhu galip kıldığında gerçek anlamda nefsin esaretinden sıyrılıp hürriyete kavuşmuş olacaktır.

       İnsana değer kazandıran sadece akıl değil elbet, ona asıl değer katan içindeki kötülüğü emreden nefsi emmare kuvvetini yenip Allah'a kulluk yapması asıl değerdir. Meleklerde nefis olmadığı için sürekli itaat halindedirler. Madem öyle, ruh dünyamızı nefsin baskısından özgürlüğe kavuşturmak için:

      - Allah?ın dostluğunu kazanmış kâmil zatlardan istifade etmek,

      - Salih amel işlemek,

      - Allah?ı zikretmek gerekiyor.

       Kimi zaman günah işleme zafiyetinin kalbe galib gelmesine neden olan etken unsurlardan biri koyu bir cehalet bataklığına saplanmak, diğeri ise ?Nasıl olsa günahım görülmez? gibi bir takım sapık kuruntulara kapılmaktır. İşte bu iki kuruntu bizi tövbe etmekten alıkoyacak tuzak olabiliyor.

         Tuzaklara düşmemek için kontrol mekanizmalarımızı hayırdan yana kullanmamız elzemdir. İnsan, şayet tercihini günahlardan yana yoğunlaştırırsa şeytanın hâkimiyeti dairesine girmesi kaçınılmazdır, yok eğer tercihini helal dairesinde kullanırsa meleklerin kontrolü altına girmiş demektir Anlaşılan o ki; hayrın yardımcısı melekler, nefsin yardımcısı ise şeytan olmakta. Hayırdan yana tercihini kullananlar akl-ı selim özellik kazanır da. Malum, aklın da iki öğesi vardır; biri adalet, diğeri hürriyettir. Hakeza ıslah edilmemiş nefsin ise zulüm ve esaretten ibaret iki öğesi söz konusudur. O halde bize düşen vazife; hürriyete giden yola talip olmaktır.

        İnsan'ın aslı cevherdir. Bu yüzden insan, madde yönüyle ''bayağılığa'', ruhu itibarıyla da 'yüceliğe' meyillidir. İnsan öldüğünde ise cesedi madde âlemine, ruhu mana âlemine rücu eder. Madem öyle ölmeden önce şu üç hususu yerine getirmek gerekiyor:

        - Şeytana muhalefet,

        - Nefsin istek ve arzularından uzak kalmak,

        - Kötü arkadaşlardan uzak durmaktır.

         İşte bu üç emniyet donanımına sahip olan bir insan bilsin ki şeytanın hile ve desiselerine, nefsinde istek ve arzularına boyun eğmeyecektir. Nasıl ki, hayra giden yolda sebepler varsa, günaha akan yolda da şeytan, nefis ve kötü arkadaş gibi pek çok sebepler vardır. Öyle anlaşılıyor ki hürriyetle hürriyetsizlik arası bir yol ayrımındayız.  Ya Allah?a abd olup tevbe zırhıyla hürriyetimizi kazanacağız, ya da şeytanın hilelerine kapılıp köle olacağız. Şüphe yoktur ki kurtuluş Allah?a abd olmaktan geçmekte.  Bakın Gavs-ı Sani (k.s) bir sohbetlerinde şöyle bir kıssa anlatır: ?Her türden günahı işlemiş bir adam, yani Kuşun oğlu manasına İbn-i Asfur adında bir adam vardı. Bir gün sokakta çarşıya inerken birde ne görsün bir çocuk kuşa eziyet veriyor. Bu durumda niyet ediyor: Ya Rabbi! Bu çocuğa biraz para verip ikna ederek kuşu azad etmek üzere elinden alayım. Belki bu vesileyle Senin affına nail olayım, böylece kuşu kurtarır da. Birkaç gün veya birkaç saat sonra her neyse adam ölüyor. Adamın bir komşusu vardı. Evliya idi. Bu komşu birkaç gün sonra kabre gidiyor. Acaba bu komşu ne yapıyor diye. Kabrin başına varıyor, gözlerini kapatıyor 25 esteğfirullah çekiyor, murakabe halinde bakmış adam cennette adamı ismiyle çağırıyor. Sen bizim komşun idin, siz çok günah yapmıştınız. Haklısın, evet yapmıştım.  Peki, madem siz ne yaptınız da Allah Teâlâ sizi bağışladı. Tabi adam bu sual karşısında yukarıdaki kuşu kurtarma hadisesini anlatmaktan kendini alamaz.  Ve Allah Teâlâ bunun üzerine ?Sen benim rızam için kuşu kurtardın, azad ettin (hürriyetine kavuşturdun) ben seni niye azat etmeyeyim ki? der.

        Elbette ki beşer olmamız hasebiyle her an günah işleyebiliyoruz. Bu durumda tek güvence kaynağımız Allah?ın mağfiretine sığınmaktan başka çaremiz yoktur.  Çünkü O sonsuz rahmet sahibidir,  kulunu affetmeyi sever de. Bakın,  Peygamberimiz (s.a.v.) bile Allah?ın Habibi olmasına rağmen tevbe etmeyi asla ihmal etmezdi. O halde bizim haydi haydi daha çok tövbe zırhı kuşanmamız icab eder.

         Malumunuz tevbe üç çeşittir:

         - İnsanın kendi kendine yaptığı tevbe,

         - Camilerde hocaların cemaate topluca tevbe ettirmesi,

         - Evliya elinden tevbe etmek (İnabe).

        İnsan çoğu kez birincisinde kendi kendine tevbe ettiği halde her nedense bir türlü günahlardan kurtulamıyor. Keza ikincisinde camii hocaların belirli günlerde cemaate tevbe yaptırdığında da öyledir. Maalesef her iki durumda da günah işlemeye devam edip bir türlü düzelemiyor, acaba neden? Belli ki bir yerlerde eksikliklerimiz söz konusu. O halde daha etkili olan üçüncüsüne de başvurmak gerekir.  Ki, bu üçüncü şık evliya elinden tevbe almaktan başka bir şey değildir elbet.

        Evliya elinden alınan tövbeye ''Nasuh tevbesi''  dendiği gibi ''İnabe'' de denmekte. Ancak buradan hareketle her evliya elinden tevbe alanın Nasuh tövbesiyle müjdelendiği anlaşılmasın. Bundan maksadımız Allah dostları naz makamından olduklarından onların elinden alacağımız tevbenin etkisi daha tesirli olacağı manasınadır. Öyle ki geçmiş günahlara bir daha dönmeyecek derecede bir etkidir bu. Bakın fıkıh alanında büyük deha sahibi İmam-ı Azam Ebu Hanife bile Caferi Sadık Hz.lerine koşup onun nefesinden iki yıl istifade edip şu tarihi sözü itiraf etmiştir: ''Şayet son iki yılımda onu görmeseydim Numan helak olurdu.'' (Bkz. İslamda Fıkhi Mezhepler, Tarihi Muhammed Ebu Zehra Cilt 2 sahife:95)

      Peki, sadece evliyaullahla ünsiyet kuran İmam-ı Azam Ebu Hanife mi? Elbette ki dahası var. Nitekim İmam-ı Gazali gibi büyük bir zatta ilim koşuşturmasının ardından geldiği nokta evliya kapısında diz çökmek olmuştur. Malum olduğu üzere İmam-ı Gazali Hz.leri önceleri tarikata muhalif bir âlimdi, daha sonrasında bir vesileyle tarikata girip ''Hüccetül İslâm'' olmuştur. Derken Ebû Ali-i Fârmedi Tursi (k.s.)?ın dizinin dibinde diz çöküp Mutlak hürriyeti tadmıştır. 

       Evet, bir insan ister âlim, ister sade bir Müslüman olsun hiç fark etmez her halükarda tevbe etmeye muhtaçtır. Ki, kul tevbe ettiğinde kendi acziyetinin bilincine varmanın ötesinde Yaradandan başka sığınacak bir dalın olmadığının farkına varacaktır. Böylece Yüce Allah?ın  ?Rahmetim gazabımı geçmiştir?  müjdesine mazhar olur bile. Düşünsenize Allah?ın sonsuz rahmeti olmasa,  kim bilir bizim halimiz nice olurdu, nefsin elinde bir oyuncak zebun, şeytanın hile tezgâhında ise yem olacağımız muhakkak. İşte tevbe kapısı nefsin elinde oyuncak bir zebun ve şeytana yem olmamamız için vardır. Yeter ki bin defada tevbemizi bozsak o tevbe kapısını son nefesimize kadar aşındırmış olalım kurtuluş gemisine binmemiz her an mümkün diyebiliriz elbet. Çünkü Rabbani âlimler tevbe kapısının ümitsizlik kapısı olmadığını, bilakis umut aşılayan kapı olduğunu vurgulamaktalar. O halde bize düşen Allah?dan umut kesilmez deyip naz makamında ki Allah dostlarının kapısını aşındırmak olmalıdır. Ne mutlu Allah?a canı gönülden yalvarıp da tevbe edenlere ki nefsin hevasından ve şeytanın vesvesesinden kurtulup da hürriyetini kazanmışlar. İşte bu nedenle tevbe, bütün günahlardan arındıran manevi bir güçtür diyoruz.

        Bakın, Mevlana Hz.leri tüm insanlığı  ''Ne olursan ol' yine gel? diyerek tevbe etmeye çağırmakla kalmıyor, aynı zamanda ''Bu dergâh ümitsizlik kapısı değil'' diyerekten de tüm insanlığa umut aşılayıp mutlak hürriyete çağırıyor da. İşte bu manada Gavs-ı Sani (k.s) ?Bir kişinin hidayetine vesile olmanız yedi ceddinize yeter?  buyurmakta.  Nitekim bir kişinin hidayete vesile olmak o insanın hürriyetine kavuşması demektir. Hele bu insan bir de Nasuh tevbesi yaptığını düşünün değme keyfine, işte o zaman asıl hakiki hürriyetin tadına varmış olacaktır. Her ne kadar insanoğlu bunca dünya telaşı içerisinde Nasuh tövbesiyle şereflenemese de, bu şerefe ulaşabilmek için  başlangıçta diliyle de olsa tevbe etmekten geri durmamalı.  Olur ya, bir gün gelir dille yapılan o tevbe bir bakmışsın kalbe inmiş, kalptende tüm vücuda sirayet etmiş görürsün. O halde durmak yok yola devam deyip ilk adımımız tevbe etmek olsun.  Şayet Hz. Mevlana?nın ''Bin defa da tövbeni bozsan yine gel'' davetindeki sırrı anlayabiliyorsak, biliniz ki o çağrıya icabet etmekle dildeki o tevbe Nasuh tevbesine dönüşecektir. Sakın ola ki tevbe kapısını defalarca aşındırmaktan usanılmasın, bu yolda ümitsizliğe asla yer yoktur. Çünkü şeytan yeise kapılandan değil gayret edenden kaçmakta. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v.) Allah'ın elçisi olduğu halde günde yetmiş kez tevbe etmekten geri durmuyordu. Keza Sahabeyi Kiramda Resulullah (s.a.v.)??in izini iz bilip habire tevbe halkası oluşturuyordu Tabiun da sahabeden aldığı  ilahi emaneti aynı kararlılıkla kendilerinden sonra gelecek gönül sultanlarının eline teslim etmiştir. Böylece kıyamete dek tevbe kapısının açık tutulmasına vesile olmuşlardır. Zaten Rabbani âlimler olduğu sürece tevbe kapısı hiç kapanmayacak da. Nasıl kapansın ki, bikere tevbe halkası her devirde misyonuna uygun davranıp  silsileyi şerife kanalıyla yoluna devam etmekte de.

     Nice hükümdarlar, nice insanlar Gönül Sultanlarının eşiğine yüz sürmekle   'Tevbe-i Nasuh' eylemiş oldular. Nitekim Mevlana'nın Mesnevisine konu olan Nasuh adında bir adamın son pişmanlıkla hakiki tevbe kapısını aralayıp affedilenlerden olması bunun bariz bir delilidir. İşte bu arınmadır ki Fatih Sultan Mehmed?in İstanbul?u muhasara öncesinde Akşemseddin Hz.lerinin eşiğini niye sürekli olarak aşındırdığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Çünkü madden ve manen arınmadan İstanbul fethedilemezdi. Keza İmamı Azam Ebu Hanife?nin niye Caferi Sadık Hz.leri hakkında ?Şayet son iki yılımda onu görmeseydim Numan helak olurdu?  demesi de bir başka arınma örneğidir. Yine İmam-ı Şafii?nin de ruhunun susuzluğunu giderecek iksiri  'Şeyban-ı Râî?de bulup arınması da öyledir. 

       Evet, tüm bu arınma misallerini iyi idrak ettiğimizde biliniz ki Nasuh tevbesi bizim kapımızı da çalacak demektir. Yeter ki Allah?dan umudumuzu kesmeyelim gerisi gelir elbet. Yukarıda belirttik ya,  Peygamberimiz bile Allah?ın Habibi ve elçisi olduğu halde tevbe etmekten geri kalmayıp bu hususta şöyle beyan buyurdular: ''Allah'a and olsun ki ben günde yetmiş defadan ziyade (İstiğfar) Allah'tan yarlığamasını talep edip tevbe ederim.'   Madem öyle, ümmetine  ?Yâ Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha ben yapmayacağım? kararlılığıyla tevbe etmek düşer. Ümmet olarak kararlılık sergileyelim ki ümmetin her tevbe edişinde tüm sahte mabudlar tarumar olup Allah?a gidilen yolda gerçek hürriyete adım atılmış olsun. Aksi halde ümmetin boynuna geçirilmek istenen tüm prangalar ayak bağı olacağından hürriyetimize mani olacaktır.  İlla ki ümmet olarak tevbe zırhı kuşanmak gerekir ki Allah?a abd olmakla hürriyetimize erişebilelim. 

      Velhasıl; tevbe  etmek mutlak hürriyete giden yolda arınmaktır.

       Vesselam. 

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3053/hurriyetin-ilk-kapisi-tevbe

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM