Tarikat-ı Aliye

Eklenme Tarihi: 10.04.2019 09:02:00 - Güncellenme Tarihi: 29.05.2020 15:31:44

          Tarikat yol demektir. Bakın, Çinliler yol'a ?Tao? derken Hristiyanlarsa mistik yol manasına ?Via Mystica? (mistisizm) demişlerdir. Biz ise ?Tarikat? deriz. Ancak, İslâm ümmetinin tarikat anlayışıyla, diğer dinler arasında derin farklar söz konusu. Dolayısıyla Tarikat-ı Aliye?yi Hristiyanların mistik anlayışıyla ya da Yahudi kabalizmle bağdaştırmak isteyenler, büyük bir yanılgı içerisindeler. Nitekim İmamı Rabbani (k.s.) şeriatın ve tarikatın bölünmez bir bütün olduğunu ve tarikatın ancak şeriat çizgisinden yürüyebileceğini beyan buyurmakla İslâm âlemini uzun süre meşgul eden şeriat ve tarikat tartışmalarına son vermiştir. Ayrıca İmam-ı Rabbânî (k.s) tarikatta görülebilen kerametle gayrimüslimlerde görülen olağanüstü hallerin farkını da ortaya koymuştur. Kaldı ki tarikatta vuku bulan haller, daima şeriata arz olunmakta. Yani, şeriata esastan ters düşen hiçbir hal durumu kabul görmez. Zira şeriatın dışında görülen hallere istidraç olarak nitelendirilir Hatta bu konuyla alakalı hususu Şah-ı Nakşibend (k.s.)?e sorduklarında:

        "-Efendim bazıları havada uçuyor, veli midir?"

           Cevaben:

            "-Kuşlarda uçuyor " der.

           Yine sorarlar:  

           "-Pekâlâ, Efendim bazıları da su üzerinde yürüyor, buna ne buyurursunuz?"

            "-Balıklarda gece gündüz su da yüzüyor. Bu durumda onlar da benim nazarımda veli değildir."

            Sorular devam eder:

            "-Efendim bazı kimseler bir burada, bir orada, bir şurada, hatta aynı anda birkaç yerde bulunabiliyor, veli midir?"

            Şah-ı Nakşibend (k.s) derki:

            "-Hayır, onlarda benim nazarımda veli değildir. Bakın şeytan da ismi Azam duasını okuyunca bir anda doğu batı arasında mekik dokuyabiliyor (gidip gelebiliyor), bu da ölçü değildir. Nitekim şeytan dergâhı ilahiden kovulmuştur" cevabını verir.

           En nihayet can alıcı soru sorulur:

            ''- Madem öyle, Efendim veli kimlere denir?''

            Şah-ı Nakşibend (k.s.) bunun üzerine en nihai cevabı verir:

            ''-Peygamber (s.a.v)?in şeriatına ittiba eden, onun yolundan ayrılmayan kimseler velidir.."

            İşte Bu kıssadan da anlaşıldığı üzere bir insanda olağan üstü haller görülse bile o insanda şayet şeriatı-garra (parlak İslami hayat-insanların kalbî-ruhî derinlikleriyle bâtınî televvünlerin ifadesi) üzerine yaşamıyorsa bütün bunlar bir hiçtir. Kaldı ki Hindistan?da, Çin'de ve dünyanın çeşitli yerlerinde nefislerine bir takım terapiler uygulayarak, mesela çivilerin üzerinde yürüme gibi haller zuhur edebiliyor. Sanki bu durum ilginçmiş gibi lanse edilmekte. Oysa İslâm?ın dışında görülen bu durumlar ?istidraç? kavramıyla örtüşen bir durumdur. Hakikat şudur ki ancak İslâm'ı yaşama neticesinde meydana gelen haller ?keramet? olarak addedilebilir. Demek oluyor ki; şeriat ve sünneti seniyye yaşantısını uygulamaksızın meydana gelecek her hal istidraç kapsamına girmekte. Dolayısıyla, İslâm tasavvufunu Hristiyan mistisizmiyle karıştırmak ya da ilişkilendirmeye kalkışmak abesle iştigaldir.

          Tarikat-ı Aliyye?de asl olan müminin istikametidir. İstikametten maksat ise şeriata ve sünneti seniyyeye sıkı bağlı kalmaktır. Bilindiği üzere şeriat; Allah (c.c.) ve Resulünün beyan buyurduğu hakikatlerdir. Tarikat ise, Allah'a ulaşmak için takip edilen yoldur. Şeriat ve tarikat iç ve dış gibidir, ayrılmaz bir bütündürler. Tıpkı şeriat gibi tarikat da haktır. Resûlüllah (s.a.v) bizzat hayatında hem şeriatı hem de tarikatı tatbik etmiştir. Allah Resulü değim yerindeyse gündüz tebliğ ve irşat faaliyeti, gece ise tarikat hayatı yaşadı. Öyle ki; gecenin alaca karanlığından sabahlara kadar ibadetten dizlerinin şişmesi bunun en bariz göstergesidir. Geceleyin Ümmet-i Muhammed için yalvarır, yakarır ve kurtuluşu için dua ederdi. Böylece niyaz edilen o dualar hürmetine Ashabı kiram da onun yolunun takipçisi olup, iç dünyaları Peygamber sevgisiyle dolup taşıyordu. Onlar Allah Resulünde ne görüyorsalar yaşadıkları ruh ikliminin yansıması olarak Peygamberimizde buna karşılık her bir sahabeye aynı ölçüde meşreblerine uygun ayna oluyordu. Üstelik dört büyük halifesinin de birbirinden farklı kendilerine has meşreb ve kabiliyetleri sözkonusuydu Nasıl mı? İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)?da teslimiyet, Hz. Ömer (r.anh)?da heybet hali, Hz. Osman (r.anh)?da yumuşaklık, Hz. Ali (k.v.)?de ise coşkunluk halinin hâkim olması bunun bariz işaretidir zaten. Besbelli ki Peygamberimiz (s.a.v.), her bir müstakbel halifesinin bu özelliklerini göz önünde bulundurarak her birinin mizacına uygun seyr-u süluk yolu göstermiştir. Yani dördüne de ayrı ayrı tarikat öğretmiştir.  Malum, Resûlüllah (s.a.v.) dar?ul bekaya intikal edince Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) biat edilmek üzere Sakife?de toplanılmıştır. Ve kendisine "elini uzat" denil diginde ilk biat eden Hz. Ömer (r.anh) olmuş,  akabinde ise tüm Ashab biat etmiştir. Böylece ilk halife olarak irşada koyulma vuku bulur.

           İlginçtir Peygamberimiz (s.a.v) zikir yönünden de sahabeleri arasında zikri hafiyi (gizli zikir) Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)?a has kılmıştır. Aslında buna şaşmak gerekir. Çünkü Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) öyle Allah'a (c.c.)  yalvarırcasına içten zikredermiş ki,  arkadaşları evinin önünden geçtiklerinde zikir kokusunu et kokusu olarak algılamışlar Tabii bu durum Resûlüllah (s.a.v.)?e şöyle intikal ettirilir:        

            -Ya Resûlüllah! Ebû Bekir-i Sıddık evinde et pişiriyor da komşulara dağıtmıyor. Bunun üzerine Allah Resulü:

            "-Hayır, o et kokusu değil. O, bizatihi Ebû Bekir-i Sıddîk?ın zikreden kalbinin kokusudur" der. İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) bu özellikleriyle, "Sıddıkıyet" makamına ulaşmıştır. Böylece Sıddık-ı Ekber, Allah Resulünden öğrendiği hafi zikir metoduyla Nakşibendî Tarikatının önderi (Piri) olmuştur.

            Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)?dan  sonra hilafet Hz. Ömer (r.anh)?a geçti. Hz. Ömer (r.anh.) kendi yaptığı yolun zorluğunu bildiği için, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)?ın yoluna girmeyi işaret etti hep. Keza Hz. Osman (r.anh)?da Hz. Ömer (r.anh) gibi kendi izlediği yolu (tarikatı) göstermedi. Yani her ikisi de birtakım sebeplere dayanarak, kendi takip ettikleri tarikatın yerine Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)?ın takip ettiği yola işaret etmişlerdir.  Tabii bu arada zaman içerisinde kendi tarikatın usul ve yöntemini aktarmadıklarından izledikleri meşrebi yol kaybolmuştur.

            Hz. Osman (r.a.)?dan  sonra, hilafete geçen Hz. Ali (k.v.) ise kendi takip ettiği yolu uyguladı hep. Ancak O diğer iki halife gibi tarikatını gizlemedi. Bilakis O, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)?a gönül vermiş olan tüm bağlılarına hürmet gösterdiği gibi, arzu edenlere de kendi yolunun metodunu öğretmiştir. İşte 1400 seneyi aşkındır tasavvufun iki altın halkası çift kutup halinde günümüze böyle uzandı diyebiliriz. Demek ki, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) zikri hafi'nin baş mimarı, Hz. Ali (k.v.) ise cehr-i zikrin önderidir. İşte irşat iki kutup halkadan dallanıp budaklanıp,  en nihayet "on iki hak tarikat" halinde tüm ehlisünnet tarikatlar böyle sistemleşti. Allah hepsinden razı olsun. Zira Tarikat-ı Aliyyeler Allah'a giden yolda giden sevgi ocaklarıdır.

            Şu da var ki, Peygamber (s.a.v.) gizli zikri, önce Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)?a, daha sonrada Hz. Ali (k.v)'e telkin etti. Fakat Hz. Ali'de ki coşkunluk hali mizacı gizli zikirden pek lezzet alamadığı her halinde kendisinde belli eder de. Bunun üzerine Habib-i Huda (s.a.v.), Allah'a (c.c.) niyaz da bulununca Rabb?ül Âlemin: "Habibim onların dördünün de kabiliyeti başkadır. Birinin gittiği yoldan öbürü gidemez. Onların tecellilerinin gereği budur" beyan buyurdu. Bu durumda Allah Resulü (s.a.v.) her birinin meşrebine uygun ayrı ayrı yol (tarikat) telkin edip onları bu doğrultuda irşat eyledi. Zira kutsi hadiste; "Allah'a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefeslerinin sayısı kadardır" buyrulmakta.

            Resûlüllah (s.a.v.) ashabına şöyle buyurdu: "Beni İsrail?i, peygamberler idare ederdi. Bir Peygamber vefat etti mi yerine (başka) bir Peygamber geçerdi. Şu muhakkak ki; benden sonra Peygamber yoktur. Ama halifeler gelecek hem de çok olacaklardır."

           Tabii bu durumda Ashab merak edip:

             "-Ya Resûlüllah! Madem öyle, bize ne emredersin?"

            Habib-i Huda (s.a.v.):

            "Birinciye ve ondan sonra gelene yaptığınız beyatı tutun! Onlara haklarını verin! Çünkü onların halka yaptıkları cefadan dolayı Allah onlara sual soracaktır!" buyurdu.

            Bilindiği üzere Resûlüllah (s.a.v.), hayatında üç görevi şahsında toplamıştı:

            -Devlet yetkisi (Zahiri halife),

            -Din ve ilim yetkisi,

            -Ruh önderliği yetkisi (Manevi halife),

            Zira Peygamberimizden sonra hilafet ikidir:

            -Hilafeti zahiri,

            -Hilafeti manevi.

           Yani bu demektir ki insan tarafından tayin olunan hilafet "Hilafet-i zahiri" manasınadır. Manevi kanaldan seyr-u sülukla (ruhaniyet yolundan) kazanılan hilafet ise "Hilafet-i manevi" adını alır. Dini bakımdan hilafet Peygamber (s.a.v.)?den sonra Ehlullah'tır. Tasavvuf zevkini ve ahlâki hamidiye üzerine yaşayan ancak manevi halife olabiliyor. Bakın,  Yavuz Sultan Selim ruhani reisliğin (manevi hilafetin), dünyevi liderlerce istismar edileceği endişesi taşıdığından manevi hilafeti kabul etmemiş, efendiliğin hadimiyetten (hizmetkârlık) geçebileceğini vurgulamıştır. Hatta ?Hakim?ül Haremeyn? unvanını reddedip, "Hadim?ül Haremeyn" unvanına talip olmuştur. Nitekim ruhani mevkiin (makamın) babadan oğla (saltanat usulü) geçmesi tarzındaki bir uygulamanın İslâmiyet'le bağdaşmayacağını ortaya koymuştur. İşte bu örnekten de anlaşıldığı üzere padişahlık babadan oğla veya liyakat esasına göre tanzim edilebiliyor. Ama ruhani önderlik (Mürşidi-i kâmil) babadan oğla geçebilen bir durum değildir, bilakis seyru süluk?unu tamamlamayla ve şer?i ilimleri bitirmekle alakalı bir durumdur. Bu yüzden Allah Resulü (s.a.v.) seyr-u süluk yolcuları için: "O kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah? hatırlatır (anılır)"  diye beyan buyurmuştur.

           Anlaşılan o ki; Ehlullah; Allah'ın dostları ve velileri demektir. Yani onlar Allah'ın Halilleridir. Ehlullah aynı zamanda Peygamberimizin ruhani varisidirler. Kelimenin tam anlamışla manevi halifelik, Allah Resulünün manevi hizmetkârı olmak demektir. İşte bu hizmetkârlığın neticesinde Tarikat-ı Aliyye, Resûlüllah (s.a.v.)?den Ebu Müslim?in zamanına kadarki süreçte iki kutuplu olarak yoluna devam etti diyebiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Hz. Ömer (r.anh) ve Hz. Osman (r.anh) kendi tarikatlarını göstermedikleri için,  Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) ve Hz. Ali (k.v)?in talim eylediği hafi ve cehri yol iki kanaldan Ebu Müslim?e kadar gelebilmiştir. Derken bu iki ruhani yolun takipçileri iç dünyalarını huzura erdirmişlerdir. 

Ebu Müslim döneminde on iki tarikatın ayyuka çıkmasının sebebi, Resûlüllah'ın soyundan gelen şu meşhur on iki ehl-i beyt İmamının etkin rol oynadığını söyleyebiliriz. Nitekim bu on iki imamın dördü Hz. Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)?ın takip ettiği yoldan, sekizi ise Hz. Ali (k.v.)?in cehri zikri üzerine amel edip irşat görevi üstlenmişlerdir. Böylece tüm insanlığı aydınlatın ışık kandilleri olmuşlardır. Dolayısıyla Kadir'i tarikatı imam Hüseyni'nin, Nakşibendî tarikatı da imam Hasan'ın yolu olarak bilinir. Anlaşılan o ki; İmam Hüseyni Hz. Ali (k.v.)?i kendine rehber edinmiş, İmam Hasan ise Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)?ın tarikatını yol edinmiştir. 

İşte her iki ehl-i beyt neslin önderleri sayesinde cehri ve hafi zikir halkasını oluşturan on iki hak tarikatın doğuşuna şahit oluruz. Zira on iki imamın yakınlarına telkin ettiği yollardan (tarikatlardan) ister istemez on iki yol doğmuş oldu. Bu arada şunu belirtmekte fayda var: on iki imam dönemi çok hassas ve kritik bir dönem olması hasebiyle; "Bunlar tarikat icat etti" türünden dedikodulara maruz kalmamak adına, söz konusu bu on iki imam büyük titizlik içerisinde tarikatlarını dışa vurmamışlardır. Dahası herhangi bir fitneye mahal vermemek için çok ince eleyip sık dokuyarak sadece izledikleri yolu yakınlarına öğretmekle yetinmişlerdir. Fakat zaman içerisinde sular durulduğunda, yine onların feyzi ve bereketiyle on iki yol su yüzüne çıkar duruma gelmiştir.

 Hâsılı kritik dönem bittikten sonra tarikatlar zirve yapmıştır.  Nasıl mı? İşte Ebu Müslim'in manevi tılsımı, ya da bir başka ifadeyle onun ortaya çıkmasıyla bütün fitne odaklarının son bulur da. Böylece ortalık süt-liman olmasıyla birlikte "on iki hak tarikat" zuhur eder. İlk evvela sesli zikir kanalından ?Kadiri tarikatı? doğup, akabinde sessiz zikir halkasından ?Nakşibendî tarikatı? gün yüzüne çıkar. Yani her iki yol da günümüze kadar birçok tarikatın filizlenmesinde beşiklik eder hale gelir. Böylece Kadiri, Rufai, Celvetiyye, Bayramiyye, Halvetiye, Mevleviyye ve Nakşibendiyye gibi yolların doğuşu gerçekleşir. Aslında şu da var ki cümle tarikatların gayesi birdir. Hepsinin amacı Allah'a (c.c.) ulaşmak ve Peygamber sevgisi yolu üzerine bulunmaktır. Her ne kadar izledikleri metotlar farklı olsa da, bu farklılık meşreb itibariyledir. Meşreb farklılıkları asla Tarikat-ı Aliyelere gölge düşürmez. Bilakis, İslâm'ın zenginliğine işarettir. İslâm'ın özünde zenginlik vardır zaten. Dinimiz okyanus misali dal dalabildiğin kadar engin bir denizdir, dahası yüz yüzebildiğin kadar bir deryayı ummandır.  Yeter ki izlenilen yolda tek amaç Allah rızasını kazanmak olsun, gerisi gelir elbet. Zira Tarikat-ı Aliyyeler sevgi ocakları olması hasebiyle deryayı umman olmak için vardır.  Ve ehlisünnet olanın hepside Hak'tır.

            Bazı âlimlerimiz ibadeti zahiri ve batini (iç ve dış) olarak vasıflandırmışlardır. Bilindiği üzere zahiri ibadetler bedenle, batini ibadetler de kalple yapılır. Bir an şöyle hem bedenen hem de kalben ibadet eden bir müminin halini düşünün, hiç kuşkusuz o müminin muttakilerden olacağı muhakkak. Fakat şunu unutmayalım ki zevki tarik hal üzere olmayı ancak yaşayan bilir, yaşamayansa pek idrak edemez. Bu durumu idrak edemeyenler için şimdilik sadece namaz örneğini delil olarak sunabiliriz, bunun dışında ne anlatsak belki de fayda vermez. Yine de biz şu örneği dile getirmekte fayda var diye düşünüyorum: Mesela cemaatle kılınan namazlarda öğle, ikindi namazları fıkıh kuralları gereği imam sessiz kıldırıp, diğer vakitler (akşam-yatsı-sabah) hep sesli kıraat edilir.

 İşte görüyorsunuz ayrı ayrı vakitlerde kılınan namazlar da bile çeşitlilik ve zenginlik söz konusu, o halde tarikatların da meşreb itibariyle birbirinden farklı nitelikte uygulamalarının olması gayet tabiidir. Hakeza mezhepler içinde öyledir. Bilhassa mezhepler içtihat farkından, tarikatlarda meşreb farklarından doğmuştur. Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)?ın hafi zikir (gizli zikir) talimatını, Allah Resulü'nden (s.a.v.) mağarada iken aldığı rivayet edilir. Allah Resulü, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)?a; "Dilini damağına yapıştır ve kalbinden Allah de" diye telkinde bulunmuştur. İşte Nakşî yolunun esası bu noktada düğümlüdür. Derken bu tarikatı âliye Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)?dan  Şah-ı Nakşibend (k.s.)?e  kadar bir hayli mesafe kat ettikten sonra,  en son Bahaüddin Nakşibend (k.s.)?ın   elinde sistemleşmiştir. Malum, bu büyük zatın zahirde şeyhi Seyyid Emir Külâl (k.s) olup ruhaniyet itibariyle Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)?den terbiye olmuştur. Bu yüzden kendisi aynı zamanda üveysdir. Hakeza Abdülhâlik-ı Gücdüvânî de ruhaniyetten terbiye olmuştur. Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)?de  Hızır (a.s.)?dan  hafi zikir talimatını almıştır. Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)?in zahirde Şeyhi ise Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)'dir.  Bu arada Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)?in halifelerinden biri de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (k.s.)'dir. Bu zat Hacegan nispetini Orta Asya ve Türkî Cumhuriyetlere yayan kol başıdır. Bu nedenle Piri Türkistan, Anadolu'nun Rumeli'nin ve kuzey Türklüğünün İslâm'a uyanışında çok büyük pay sahibidir.  Bakın, Ahmet Yesevi hakkında Yahya Kemal'in Fuat Köprülüye; "Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın, göreceksiniz. Bizim milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız" diyor. Özellikle kuzey Türklüğünde Pir-i Türkistan?ın, hafi zikir yolu etkilidir diyebiliriz.

            Batı Türklüğünde ise cehri'lik hâkimdir.  Bu hususta Bediüzzaman ise; "Nakşibendîler gizli zikir sayesinde nefsi emmarenin başını kırmışlar. Kadiriler ise cehri zikir ile tabiat tağutlarını tarumar eylemişlerdir" diyor.

            Ayrıca Beddiüzaman Said-i Nursi Hazretleri, cehri ve hafi zikir yolunun takipçilerinin genel manzarasını şu güzel sözlerle izah eder: "Ehli tarikat, ehli delâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimi ehl-i tarikat, sûr-i zahiri bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbeti evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur. Fakat kâfir olmaz. Kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikat ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez. Onlardan itimadı kesilmezse zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir."

            Allah Resulü (s.a.v.) "Allah bir insanı sevdi mi Cibril?e şu emri verir. Ben filan adamı severim. Cibril de semada olanlara filan oğlu filanı Allah sever, siz de onu sevin der. Yerdekilerde artık onu sever" buyurdu. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Âlimlerin eti zehirlidir" buyurarak, bu yüce zatların aleyhinde ve gıyabında konuşmanın sakıncasına işaret etmiştir. Bu gerçekler başucumuzda olmasına rağmen, ne yazık ki İbn-i Teymiyye ve paralelinde olanlar:

            -Kabir ziyaretini,

            -Ravzai mutahharayı ziyareti (Mescidi Nebevi),

            -Duada peygamberi vesile kılmayı reddederler. Düşünebiliyor musunuz, Allah Resulünü (s.a.v.) bile duada vesile kılmayı ve kabrini ziyaret etmeye bile tahammülü olmayanlara,  elbette ki kalkıp Evliyayı kabul ettirmezsiniz. O halde  ?Fahri Kâinat (s.a.v.)?in yüzü suyu hürmetine" ifadesini reddedenlere karşı yapılması gereken şu ki Evliyayı ve Tarikat-ı Aliye?yi anlatmak boşa zaman harcamak olacağından muhatap almamak en doğrusu. Zaten muhatap almaya değmez de. Kaldı ki onlar Osmanlı'nın yükselişindeki sırrı da bilmezler. Onlar bilmeyiversinler, Prof. Dr. Cahit Tanyol; "Osmanlı devletinin temelinde iki kuvvet vardır. Bunlardan biri tarikat, diğeri ise şeriattır" diyor ya, bu tespit bize yeter artar da.

            Tarikat-ı Aliyyeler, Kur'an ve sünnet çizgisinde yürüdükleri müddetçe daha da yücelecekleri gibi, halkın gönlünde hep "sevgi ocakları" diye yankı bulacaktır. Sofiler bu yüzden; Bahaeddin Nakşibend, Ahmet Yesevi, Mevlâna, İmam-ı Rabbânî ve Yunus gibi gönül sultanlarının yolunu şiar edinmişlerdir.

           Velhasıl; Yavuz Sultan Selim'in şu güzel deyişiyle mevzuumuzu bağlayalım:

            Padişah-ı âlem olmak

            Bir kuru dava imiş

            Bir mürşide bende olmak

            Cümleden âlâ imiş?

            Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2946/tarikat-i-aliye

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM