Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni

Eklenme Tarihi: 09.01.2019 10:21:00 - Güncellenme Tarihi: 05.06.2020 09:06:23

        Suriye?de yetişen son devir evliyasından Şeyh Ahmed el Haznevi Hz.lerinin halifelerinden olup, ismi Abdulhakim'dir. Kendisi aynı zamanda ehli beyt neslinin Hz. Hüseyin'in soyundan Hüseyni nisbetiyle bilinir. Ayrıca baba tarafından dedeleri Bilvanis?li olduğu için Gavsi Bilvanisi diye de anılır.

     Evet, Gavs-ı Azam Seyyid Abdulhakim el Hüseyni (k.s) Hicri 1322 yılın Zilhicce ayının on?u perşembe günü öğle ile ikindi arasında Bitlis'e bağlı Baykan ilçesinin Kermet Köyünde dünyaya teşrif etmişlerdir. Tarihler 1972 (H. 1392) yılını gösterdiğinde ise bu kutlu teşrif yerini bir başka doğuma bırakıp Ankara?da vefat ettiğinde Adıyaman?ın Kâhta ilçesine bağlı Menzil köyünde şeb-i arus hâsıl olacaktır.

         Madem öyle doğumundan şeb-i arusuna kadar ki hayat süreci nasıl geçmiş bir bakalım.

          Evet, sanki her şey o?nun doğumunu bekliyordu. Çünkü doğumundan bir müddet sonra babası medresede talebe okutmak ve imamlık yapmak üzere davet edildiği komşu Siyanis köyüne taşınacaklardır, taşınırlar da.   Ne var ki babası Seyyid Muhammed (k.s)  imamlık ve talebe okutma heyecanına tam doyamadan vazifesinin altıncı ayında vefat edecektir. Neyse ki Abdulhakim el Hüseyni (k.s) öksüz kalmayacaktır,  dedesi o?nu bağrına yarına basıp yanına alır da. Böylece o?nun terbiye ve yetişmesi bundan böyle dedesi Seyyid Maruf (k.s)?ın gözetiminde seyredecektir.  O; dedesinin rahleyi tedrisatından geçip yetiştikçe pırıl pırıl aydınlık bir yüz ve çehreye bürünüp çok değişik bir hal üzerine siner de. Nasıl değişik bir hal üzerine sinmesin ki, geriye dönüp şöyle bir baktığımızda tam tamına yirmi altı senesini ilim tahsili ile geçirmiş hatta bunla da kalmamış devrin en büyük âlimlerinden ders almak suretiyle İslami ilimlerde durmak yok yola devam üzere olmuştur. Öyle ki bir gün Abdurrahman-i Tahi (k.s)'in halifesi Abdulkahhar Zokaydi Hz.lerinin yolu Çamtaşı (Arınç) köyüne düşer ve Abdulhakim el Hüseyni (k.s)?ın o masum yüzlü çocuksu bakışıyla göz göze geldiğinde hakkında şöyle der:

      -Allah bağışlasın bu çocuk kimindir?  Maşallah bu çocuk ileride büyük bir zat olacaktır. Şuan onda zerre miskal bir kusur görmüyorum, çok halim bir zat olarak adından söz ettirecektir.

       İşte bu noktada gören gözler görüyor zaten, bize ancak o gören gözlerin hürmetine iz sürmek düşer. İnşallah iz sürmeye gayret edelim ki Gavs-ı Bilvanisi?nin neslinden gelen gönül sultanlarından istifade edebilelim.  Nasıl böyle bir arzu içerisinde bulunmayalım ki,  bakın o Gül neslin evlatlarına ta küçük yaşlarda sahip çıkılmış. Düşünsenize dedesi torununun himayesini üzerine alır almaz sorumluluğunu tam ve eksiksiz yerine getirmek için tez elden âlim aynı zamanda çok büyük tasavvuf meşayıhı Muhammed Diyauddin Nurşin Hz.lerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderecektir. Ki, himayesine aldığı Abdulhâkim el Hüseyni Hz.leri o çağlarda sekiz yaşında bir torundur. Ama yaşından büyük işler başaracaktır. Nitekim o yaşta pek çok medrese talebesine taş çıkartıp, en nihayetinde on dört yaşına dek bir sürede böylesi büyük bir zattan ilim tahsil edip feyz ve bereketine mahzar olur da. Öyle ki Hocası Muhammed Diyauddin Hz.leri yetiştirdiği bu talebesi hakkında ilerisinde çok büyük bir zat olacağını müjdelemekten kendini alamaz da.  Dile kolay tam altı yıl boyunca hocasının dizinin dibinde büyük bir aşk ve vecdle ilim tahsil edip hakkını vermiş de.  Hatta Abdulhâkim el Hüseyni Hz.leri Hocası Nurşin'e taşındığın da bile ilim tahsiline ara vermeyip bu kez bir başka medresede ilim tahsil edecektir.  Ancak ne var ki bir dönem tekke ve medreselerin kapatılmasıyla birlikte mollalık icazetini tamamlayamadan Siyanüs köyüne dönüşü gerçekleşecektir. Tabii Siyanüs?te de boş durmaz,  hemen yanı başındaki komşu Taruni köyünden kendisine imamlık ve talebe okutma daveti geldiğinde bu davete icabet edip gereğini yapar da. İşte davete icabet etiği o yıllarda iki şeyi bir arada yaşayacaktır, bir yandan imamlık yapıp talebe okutma sevincini yaşarken diğer yandan da kendisinin yetişmesinde çok büyük emeği olan Hocası Muhammed Diyâeddin Nurşini Hz.lerini kaybetme hüznünü yaşayacaktır.  İşte bu vefatın ardından hem eksik kalan ilim tahsilini hem de tasavvufta Seyri sülukunu tamamlamak için hemen arayışa koyulup Muhammed Diyauddin Nurşini'nin (k.s.) talebesi Şeyh Selim'e bağlılık isteğini bildirecektir. Ancak bu arada vefat eden Hocası Hazret Muhammed Diyâeddin Hz.leri rüyasına girer.  Ve o?na halifesi Şeyh Ahmed el Haznevi (k.s.)?e bağlanmasını işaret eder.  Hatta gördüğü rüyada Hocası, halifesi Şeyh Ahmed el Haznevi (k.s.)?e hitaben hakkında şöyle talimat verir de:

    ''Ey Şah-ı Hazne! Şunu iyi biliniz ki Seyyid Abdulhakim'in babasının bizde emeği çoktur. Bu yüzden ona gözün gibi bakıp hakkını yerine getiresin.''  

        İşte bu rüya âleminde zahir olan haller Abdulhâkim el Hüseyni (k.s.)?in Suriye'de soluğu almasına yetecektir.  Derken Suriye?nin Hazne köyünde Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s.)'in eşiğine yüz sürüp beyat edecektir.  

         İlginçtir, Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s.) daha beyatının ilk gününden itibaren ona ?Molla Abdulhakim? diye hitap edip o?nun ilim ve irfanını tüm mollaların huzurunda takdir eder de.  Ama o bu takdir karşısında en ufak şımarıklığa kapılmadan sanki ilim yolunda daha toy talebeymişçesine hareket edecektir. Bu arada fırsat bulduğunda sıla-i rahim yapmayı da ihmal etmez. Nitekim Türkiye ve Suriye hattı üzerinde tam on dört sene boyunca seyrüsefer yapmak suretiyle ziyaretlerini aksatmadan ilim ve tasavvuftaki derecesini artırmasını bilmiştir. Derken otuz dört yaşına geldiğinde medresede okuyan talebelere ilim öğretir hale gelir de. En nihayetinde medrese, dergâh koşuşturması derken otuz altı yaşında Şah-ı Hazne (k.s) onun halifelik icazetini verecektir.  İşte bu halifelik icazetiyle birlikte her Suriye?ye gidiş ve dönüşlerinde yol boyunca karşılaştığı hangi köy,  hangi kasaba her ne varsa irşaddan geri durmayacaktır.  Bu arada hiç kuşkusuz bir yandan talebe yetiştirmeyi de ihmal etmeyecektir.  Zaten Hocası Ahmed-el Haznevi (k.s.)'in vefatının ardından irşad postuna oturduğunda ise sohbetlerine çok büyük bir rağbet olduğu gözlerden kaçmayacaktır. Böylece ilgi odağı olacaktır.  Dahası akın akın dergâhına gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifade etmek için yarışacaklardır.  Ancak kıskançlık bu ya o?nun bu manevi tasarrufatı bazı civar kasaba ve köyler de bir takım şeyhlerin takdirine ve gıptasına mucip olurken,  maalesef bir kısım ulemanın ise kıskançlık hedefi olacaktır. Neymiş efendim kendilerine bağlı müritler Abdulhâkim el Hüseyni  (k.s.)?ın sohbetine katılıyorlarmış.  Öyle ki civar Şeyhlerden biri kıskançlığını gönderdiği mektupla açığa vurur da. Bakın mektupta ne diyor:

          ''İnsan düşünür ve kabul eder ki, yan yana koyun otlatan iki çobandan birinin bir kaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iade etmek lazımdır. O halde sende bizim sürüden ayrılanları iade etmelisin.''

            Tabii Abdulhâkim El Hüseyni Hz.leri mektubu okuduğunda tebessüm edip cevaben şöyle göndermede bulunacaktır;

          ?Biz cedd-i pakimizin (Peygamber Efendimizin) ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve çok taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim miras bırakmıştır. Bu ilme kim sahipse varis odur. İnşallah bu miras gerçek varislerinin eline geçer diye dua ediyoruz.?

          Anlaşılan o ki Gavs Hz.leri irşad halkasını büyüttükçe münkirlerde boş durmayacaktı.  Onlar boş durmaya versin,  o da Peygamber kavlince diyar diyar hicret ederek irşadını sürdürecektir. Elbette ki belli bir yerde sabit kalmak olmazdı, zira irşadın aksamasına yol açardı bu.  Öyleyse hicret etmek en doğrusuydu.  Nitekim Taruni ve Bilvanis köylerinden sonra Bitlis'in Narlıdere nahiyesine, oradan da Siirt'in Kozlu kasabasına bağlı Gadir köyüne yerleşecektir. Gadirden sonrası durak ise malum ismiyle müsemma Durak köyüdür zaten, Yani bugünkü adıyla Menzil?dir.  Gerçi Gavs Hz.leri buraya yerleştiğinde adını Buhara ismiyle anacaktır.  

          Menzil?de irşat etmeye başlayınca sohbetlerde beraberinde gelecektir. Nitekim Abdulhakim el Hüseyni (k.s.) bir sohbetlerinde tövbe hususunda şöyle buyurmuşlardır:

         ?Tövbeyi geciktirmemelidir. Tövbenin zamanı, ruh gargarayı geçmeyinceye kadardır. Gargarayı geçince kâfirin imanı kabul olmadığı gibi Mü'min'in tövbesi de makbul değildir. ?Muhakkak Allah-u Teâlâ kulun tövbesini ruh gargaraya gelmeden önce kabul eder? (hadis). Nihayet can boğazına çıkınca ne kâfirin imanı, ne de müminin tövbesi kabul değildir.?

           İlginçtir Abdulhâkim el Hüseyni Hz.leri Menzil'de irşad dönemlerinin son döneminin yaklaştığı veya hastalanmasına ramak kala günlerde Menzilde şimdiki medfun olduğu merkadın bulunduğu yerin etrafına taşlar dizerekten defnedileceği yeri işaretleyip vasiyet eder de.  O işaret eder de vasiyet yerini bulmaz mı, hem de ileriki yıllarda sağına ve soluna medfun olacak oğullarını yanına alacak şekilde vasiyet yerini bulur. Böylece Ravza-i Mutaharra?da ki Mescid-i Nebevin mana ve ruhu tecelli eder de

           Hiç kuşkusuz O, ömrü hayatı boyunca Ümmet-i Muhammed?in kurtuluşu için gayret etmiş büyük bir zattı. Öyle ki bu kurtuluş heyecanı bir sohbetine şöyle yansır da: ?Evliya yetiştirme mektepleri olan tarikatlar, artık iman kurtarma mektepleri haline geldi. Eskiden insanlar yıllarca gezer kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp Müslümanların imanlarının kurtulması için çağırıyor ve talipli topluyorlar. Şah-ı Hazne (Ahmed el Haznevi (k.s.)) Ümmet-i Muhammed?in imanını kurtarmaya çalıştı. Yoksa bu zamanda tarikat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksat iman kurtarmaktır. Tam hidayet Mehdi Aleyhirrahme zamanında olacaktır.?

        Evet, sohbetler ardı ardına geldikçe artık ayrılık vaktinin geldiğinin de işaretleri de kendini hissettiriyordu. Öyle ki en son gönül alıcı o nasihat tarzı sohbetleri mübarek lisanından sevenlerine şöyle dökülür: ?İnsan fakir olmalıdır. Rabbül âlemin hep fakirlerledir. Fakirleri sever. Fakirlikten maksat nefs ve benlikten uzak olmaktır. Dünya malından dolayı fakirlik değildir. İnsanın nefs ve benliğini yenmesi lazımdır. Nefsini gören kendinde büyüklük eden kimseyi Allah-u Teala sevmez. Şeytanın küfre girmesinin sebebi nefsini, kendini büyük görmesi değil miydi? İnsanın ayağı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki, baş kaldırmaya gücü yetmesin. Nefsin düşmanlığı çok büyüktür. Firavun, Şeddat, Karun gibilerin felaketlerine nefisleri sebep oldu. Çünkü büyüklük taslayan nefisleri, büyük iddialara kalkıştılar. Kendileri boş bir dava güttüklerini, ilah olmadıklarını ve Allah-u Teala'dan uzak olduklarını bildikleri halde nefislerinin ilahlık davalarına boyun eğdiler. Çünkü nefisleri o kadar çok büyümüş ve kendilerine hâkim olmuştu.

        İnsan hep iyilerle bulunmalı, iyilerle arkadaşlık yapmalıdır. İyilerle bulunmanın menfaatı ebediyyete kadar devam eder. İşte Ashab-ı Kehf'in köpeği, köpek olması münasebetiyle haram ve necistir. Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak gerekir (Şafii mezhebine göre). Fakat iyilerle kaldığı için Allah-u Teala onu beraber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. Haram ve necis olduğu halde cennetlik oldu ve cennette iyilerle beraber bulunacaktır. Hâlbuki Nuh (a.s.)'ın oğlu Ulu'l Azam bir peygamberin oğlu olduğu halde, kâfirlerle arkadaşlık yapıp onlarla beraber bulunduğu için imanını kaybetti. Allah-u Teala onu kâfirler topluluğundan yazdı. Peygamber oğlu olduğu halde kâfirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine imansız gitti. Öte yandan necis olan bir köpek ise cennetlik oldu. Çünkü iyilerle beraberdi, onlardan ayrılmadı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki; İnsan her kimi seviyor ise kıyamette de onunla beraber haşrolacak, kiminle arkadaş ise haşirde de onunla arkadaş olacaktır.?

        Derken ardı ardına yaptığı o buram buram vuslat kokan sohbetlerin akabinde bir yıl kadar kaldığı Adıyaman'ın Kâhta ilçesine bağlı Menzil köyünde hastalanır. Ve tedavisi için Diyarbakır'a götürülür. Oradan Ankara'ya nakledilir. Sonuçta nereye hastaneye nakledilirse nakledilsin gerek hastalığının başlangıcında gerekse ağırlaştığı dönemlerinde o?nu hiçbir sızı elem ve keder farz ve gece namazlarını ayakta kılmaktan alıkoymayacaktır. Düşünebiliyor musunuz hastalık halinde bile ibadetlerini tam tekmil yerine getirecek titizlikte bir haletiruhiyeye sahipler.  Bu arada kendisini gelen ziyaretçilere hiçbir şey yokmuş gibi ağırlardı.  Hatta Ankara da hasta yattığı süre içerisinde kendilerini ziyaret edip dua talep eden bazı siyaset adamlarına hasta yatağında nasihat etmekten de imtina etmezdi.  Bakın onlara hitaben; ''Halis niyetle din-i mübine, İslam dinine her kim hizmet etmek isterse Allah-u Teâlâ onu muvaffak kılsın... '' diye dua edip öyle uğurlardı.

        Artık vuslat anı gelmiştir,  ameliyata alındığı Ankara?da tedavisi cevap vermeyecektir, derken ameliyattan üç gün sonra (Hicri 1392-Miladi 25 Mayıs 1972 972) Haziran ayının ilk Perşembe günü saat beş civarında Ankara?da Rahmeti Rahmana kavuşur. Şimdi sıra da vasiyetinin yerine getirilmesindedir.  Nitekim Nûr?u naaşı Menzil köyüne götürülüp hayattayken işaretlemiş olduğu yerde defnedilir. 

        O aynı zamanda iki evli olup,  yedi oğul, altı kız evladı vardır. Hayatta iken evlatları arasında sadece bir oğlu vefat etmiştir. Kabri Şerifi hala sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir, edilmesi de gayet tabiidir. Çünkü Nakşibendî yolunun nisbetini Suriye?den Türkiye?ye taşıyan zattır o. İşte bu nedenle  devr aldığı  bu ışık kıyamete kadar sönmeyen kandil hükmünde bir ışıktır.. Şimdi o sönmeyen  kandil ışığını önce Seyda Hz.leri  devr alıp  kemale erdirdi, sonrada  Seyda Hz.lerinin elinden   kardeşi Gavs-ı Sani Hz.leri devr alıp  o Nakşibendiyye nisbet ışığı  bir bambaşka mana kazanır da..  

GAVS-I BİLVANİSİ (K.S)  HAKKINDA MENAKIBLER                                          

  Seytac yayınlarından Gavsı Azam Seyyid Abdülhakim el Hüseyni(k.s) adlı eserin sayfalarını çevirdikçe şu ilginç mana yüklü menakibler ister istemez dikkatleri çekmektedir. Menakibler bile onun ne kadar büyük bir zat olduğunu göstermeye yeter artarda. Madem öyle, b menakiblere bir göz atalım:

      Gavs-ı Bilvanisi(k.s)?nin kıymetini elbette ki kalemin gücü yetmez, ama yinede onu yakından görüp hemhal olan sevenlerin hatıralarını görmezden gelemeyiz. Menzil kitapevi tarafından bastırılan Seytaç yayınlarından çıkan Gavsı Azam Seyyid Abdülhakim el Hüseyni adlı eserin sayfalarını çevirdikçe ilginç anekdotlarla karşılaşıyoruz. İsterseniz bunlardan birkaçına hep birlikte göz atıp onu yâd edelim. İşte onun hakkında söylenen hatıralar:

      Şeyh Abd'ül Kahhar'ın (k.s.) torunu Şeyh Fudayl (k.s.) şöyle der:

      Bir seferinde Şeyh Abd'ülhakim (k.s.) bize taziyeye gelmişti. Taziyeden sonra yola çıkmadan dedem Şeyh Abd'ül Kahhar?ın (k.s.) türbesini ziyaret ettiler. Orada murakabeye varıp, bir süre kaldılar. Ne var ki beraberindeki gelen yol arkadaşı ikide bir:

      ? Kurban geç oldu, gidelim mi deyip duruyordu. Oysa Gavs Hazretleri (k.s.) murakabeye devam ediyordu. Hatta yol arkadaşı, aynı sözleri bir kaç kez tekrarlayınca, içimden bunun Şeyh'e karşı bir hürmetsizlik olduğu, dolayısıyla Şeyh'in bir noktadan sonra ona ihtarda bulunabileceği aklımdan geçti. Bir an olsun bu düşüncelerden kurtulmaya çalıştım, ama bir türlü aklımdan atamadım. İşte bu esnada Gavs Hazretleri (k.s.) murakabeden başını kaldırdıktan sonra dönüp bana dedi ki:

      ? Ey Fudayl! Deden Şeyh Abd'ül Kahhar (k.s.) bizim hakkımızda çok halimdir diye buyurdu. Böylece Gavs Hazretlerinin (k.s) kalbime vakıf olduğunu anladım. Ki; onu tanımazdan on beş sene kadar Şeyhimin yanında kalan biriydim. Hiç bir kötü halimin iyiye doğru değişmediğini farkedince, kendi Şeyhimi inkâr etmemek kaydıyla Gavs Hazretlerinin (k.s.) yanına gelip, kendisine intisab ettim. Aradan bir zaman geçtikten sonra, il'de eski mürşidimle karşılaştım. Kendisini ziyaret ettiğimde bana:

     ? Neden bizi bırakıp başka yere gittin? Bizden bir zarar mı gördün? Diye sordu:

     ? Kurban, doğrusu sizden zarar görmediğim gibi bir istifade görmedim, dedim. Bu kez bana:

     ?Nasıl yani? Dedi.

    Cevaben:

     ?Size gelip teveccühünüze girip eve dönerken mutlaka bir şey çalıyordum. Hatta yörükler bazen köyün yakınından geçerken onlardan birkaç koyun veya keçiyi çalmaktan geri durmazdım. Yanınıza o kadar gelip gittiğim halde hiç bir kötü halden kendimi men edemedim. Ne zaman ki Gavs-ı Bilvanisi?nin (k.s.)  yanına gidip gelmeye başladım, işte o gün bugündür çok şükür bütün kötü fiilleri terk ettim. Üstelik eskiden çaldıklarımı sahiplerine verip helâlaşıyorum bile, dedim.

Bir başka menakıp ise;

      Gavs (k.s.) ile beraber iken: Bir kör adam geldi. Gavs Hazretleri (k.s.) ellerini kör adamın gözlerine sürdü. Adamın gözleri görmeye başladı. Sonra evine gitti. Tabii ev ahalisi:

      ?Sen nasıl görebilirsin diye sorduklarında,

     Adam;

    ?Vallahi benimde gözüm görüyor, artık ben de sizin gibiyim cevabını verir. Daha sonra adam ve ailesi gelip, Gavs (k.s.) Hazretlerinden tövbe alıp tarikata intisab ettiler.

     Bir hatırayı nakleden bir başka sofi ise düşüncelerini şöyle dile getirir:    

     Gavs-ı Bilvanisi?ye (k.s.)  intisap ettiğim zaman yörenin tanınmış bazı ileri gelenleri benim bu halimi taaccüb ile karşıladılar. Bana gayet sıkıntı veren bazı işler yaptılar. Ben bu hale dayanamaz oldum. Gavs?a (k.s.)  durumu izah etmek için bir arkadaşımla Gadir'e gittik.

      Yatsı namazı vakti yakındı, mübareği ziyaret ettim. Hemen benim halime tercüman olacak sohbet edip şöyle anlattı:

       ?Gavs-ı Hizani (k.s.) Seyyid Taha?ya (k.s.) intisap ettiği zaman, yörenin bazı ileri gelenleri ona sıkıntı vermeye başladılar. Gavs-ı Hizani (k.s.) ise bu hale dayanamayıp, durumu gidip Seyyid Taha?ya (k.s.)  anlattı. O da:

    ? İnşallah sabret iyi olur. Sen yerinde kal,  diye buyurdu. Derken bir zaman sonra Gavs-ı Hizan?ye (k.s.)  kızanlar, gelip Seyyid Taha?ya (k.s.) mürit oldular.

      Gavs?ın (k.s.)  bu sohbetinden sonra, arkadaşlarıma dedim ki:

      ? Bu sohbetten maksadın ne olduğunu izah edeyim mi?  Bu durumda arkadaşım:

      ? Farketmez, o zaten cevabını verdi, dedi.

      Yine de ben yaşadığım halimi zahiren Gavs?a (k.s.);

      ?Kurban artık dayanamıyorum... diyerek anlatmaya başladığımda Mübarek gülümseyerek;

      ?İyi olur inşallah, dedi.

       Bir başka sofide anısını şöyle anlatıyor;

      Bir gün Gadir'e gidiyordum. Ana yol ile köy arasında bir dere vardı. Arabayla geçerken tam derenin ortasında kaldım. Ne yapacağımı şaşırdım dersem yeridir. Sonra içime Gavs (k.s.) Hazretlerinden himmet isteyip; "Sen bilirsin artık" diye yardım talebinde bulundum. Biraz sonra kalabalık amele grubunu taşıyan bir kamyon geldiğini görünce derin bir nefes aldım. Çünkü buralarda böyle bir kamyon geçmesi imkânsız gibi bir şeydi. Derken işçilerin çabası ile arabayı dereden çıkmış oldu.

     Yine başka bir seferinde, Gavsımızı (k.s.) ziyarete giderken, Silvan ile Diyarbakır arasında arabamda bir arıza oldu. Çaresiz bir vaziyette arabayı Gavs (k.s.) Hazretlerinden himmet isteyip orada bıraktım. Doğruca köye gidip pazar gününe kadar orada kaldım. Aslında niyetim pazartesi günü çarşı açılınca Silvan'a gidip bir tamirci bulmaktı. Derken pazartesi günü köyden ayrıldım. Yolda bir kamyoncuya el işareti yapıp kamyona bindim. Şoför yolda bana şunları söyledi:

                  ? Dün buralarda çok acayip şeyler gördüm. Gece yolun kenarında bir araba gördüm.   Arabanın başında iri bir zat elinde asası ile nöbet tutuyordu. Öyle korktum ki, hemen oradan süratle uzaklaştım.

      Yine bir sofi anlatıyor:

       Gavs?ı (k.s.)  ziyaret etmek için hazırlanırken, yöremizin tanınmış ulemasından biri olan bir vaiz efendi yanıma geldi, ona dedim ki;

      ? Hocam! Haydi,  beraber Gavs?a (k.s.) gidelim. Hoca şöyle dedi:

  • Ben henüz kahvaltı yapmadım, müsait değilim.

Bunun üzerine kendisine:

      ? Hocam Gavs (k.s.) bize, sizin istediğiniz gibi bir kahvaltı yaptırır, dedim

      Sonunda Hocayla beraber Gavs (k.s.) Hazretlerini ziyarete gittik. Ziyaret ettikten sonra,      Gavs-ı Bilvanisi (k.s.) dönüp bana:

      ? Sofi, hocayı divana götür kahvaltı yapın,  zaten birazdan yanınıza geleceğim, dedi.

      Ben de emir edileni yaptım.  Öyle ki; kahvaltı olarak bize bal ve ayran ikram edildi. Tabii Hoca merak edip sordu:

  • Size her gelişimizde bal ikram edilir mi?

Cevaben;

      ? Hayır, efendim, bize ayran ve ekmek ikram edilir. Galiba siz geldiğiniz için bal ikram edildi, dedim.

      O an hoca efendi şöyle dedi:

      ? Bak oğul, belli ki;  bu şeyh hakiki mürşittir. Çünkü ben kendime âdet edinmiştim. Her sabah kahvaltısında aç karnına bal yerdim. Yolda şu düşünceyi kurmuştum. Bu zat hakikaten büyük bir veli, ya da Gavs ise benim balımı bana ikram eder. Gerçekten de aklımdan geçirdiğimi ikram ettiği için bu zat hakikaten büyük bir velidir, büyük bir zattır.

     Biraz sonra Gavs Hazretleri (k.s.) divana gelip hoca ile beraber sohbete başladılar. Gavs (k.s.) sordu:

   ?Hocam Allah (c.c.) neden dut ağacını büyük, meyvesini küçük yaratmıştır?

        Hoca:

   ?Allah (c.c.)'ın kudretindendir efendim.

    Gavs (k.s.) Hz.leri:

   ?Elbette ki Allah (c.c.) kadirdir, kudret sahibidir. Neden dut ağacı büyük oluyor da meyvesi küçük olsun ki?

       Hoca:

     ?Allah (c.c.) kadirdir öyle yaratmıştır.

       Gavs (k.s.):

     ?Peki, Allah (c.c.) öyle yarattı. Bir kişi iri meyveli bir dutu bu ağaca aşı yapsa yine aynı küçük meyve verir mi?

       Hoca:

     ? Hayır, efendim, büyük meyve verir.

      Gavs (k.s.);

     ?Peki, hoca hani Allah (c.c.) ile kul arasında kimse giremezdi, bu kişi aşı ile meyvenin cinsini değiştirdi. Allah (c.c.) her şeye kadirdir, dileseydi öyle yaratırdı. Böyle bir vesileyi niçin gerekli kıldı ki?

         Hoca,  bu akıl dolusu sorular karşısında Gavs'ın (k.s.) eline sarıldı:

       ?Efendim beni affedin, ben yıllardır, Allah (c.c.) ile kul arasına kimse giremez derdim.  Hatta Kur'an sünnet ve müçtehit imamların içtihatları varken, mürşide ne lüzum var ki derdim. An ise aklımın aştığı bu belalara tövbe ediyorum. Ben sizin yolunuza intisap edeceğim der.  Nitekim Hoca intisab eder de.

             Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2756/gavs-i-bilvanisi-abdulhakim-el-huseyni

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM