İlimsiz tasavvuf asla!

Eklenme Tarihi: 03.10.2018 09:10:00 - Güncellenme Tarihi: 29.05.2020 17:11:31

Yunus ne de güzel söylemiş ?İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir,  sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır? diye.  Bu demektir ki  kendini bildirecek ilmin adıdır tasavvuf. Dolaysıyla hakikat yolunda illa ki ilim şarttır. Bu yüzden Seyda (k.s) ?Bir medrese talebesini binlerce sofiye değişmem? buyurmuşlardır. Öyle ki irşat faaliyetlerinde fırsat bulamadığı içindir ilmi mevzularda danışma ihtiyacı duyan  sofileri genellikle Molla Yahya Hz.lerine yönlendirirdi.  Böylece bu sayede sofiler aydınlanmış olurlardı. Tabii bizde bu arada bir televizyonda Seyda Hz.lerini anma  proğramında ilmin önemini dile getiren Molla Yahya Hz.lerinin sözlerini banda kaydedip  makale haline getirmekle bu yolun ilimsiz olamayacağını idrak etmiş olduk.  Malum molla demek alim demektir. Madem öyle,  fazla söze ne hacet bu işin piri diyebileceğimiz Molla Yahya Hz.leri bakalım  ne diyor bir izleyelim:

             KİM SEYDA HAZRETLERİNİ SEVİYORSA , ONUN YOLUNA DEVAM ETSİN

Malum bir söz var. Bir kişinin hali bin kişiye tesir ediyor. Bir kişinin kal?i (sözü) bir kişiye tesir etmiyor. Acizane kendi üzerimde anlatmak istiyorum.

Benim rahmetli pederim alim idi, dolayısıyla küçük yaşta (6 yaşında) ilme başladım. Askerden evvel de iyi bir alimdim. Doğu ve güneydoğuda medreselerde okudum. Çok şükür iyi bir alim olarak yetiştim. Fakat, tatbikine gelince, millete vaaz veriyoruz, maalesef kendimiz dahi tatmin olamıyoruz. Ucubdan, kendimizi görmekten, hased gibi hastalıklardan kendimizi muhafaza edemiyoruz. Bilahare 1957 senesinde bu yola girmek nasip oldu. Merhum peder daha evvel girmişti, yani o sene. Derken daha sonra Gavs (k.s.)?ın yanına okumaya gittim. Tabiiki, büyüklerin meclisinde oturmak bile insana büyük feyiz veriyor. Ve buna tasavvuf dilinde tasarruf deniliyor. Malum tasarruf ve manevi himmet Resulüllah (s.a.v.)?in zamanında  nasıl ki katı kalpli bir Arabi gelip önüne varmakla ve şehadet getirmesiyle birlikte  bir anda ahlakı değişiyor idiyse, aynen öyle de Resulüllah (s.a.v.)?in hakiki varisleri olan bu zatların önüne varan da yine bu şekilde değişerek kalplerinde tasarruf meydana gelmektedir. Hani kalpten kalbe yol vardır denilir ya, işte   kalpteki tasarrufta mürşidden müridlerin haline tasarruf yoluyla gelmekte. Zaten o gün bugündür anladım ki, hakikaten zahiri ilim tek başına fayda vermemekte,  insanı Allah?a yaklaştırmadığı gibi kimseye de faydası olmaz. Kelimenin tam anlamıyla bu büyük zatlar  manevi tasarruflarıyla insanlığa çok büyük  tesir yapıp faydaları olmuşlardır. Nasıl faydaları olmasın ki, insanlığa günahların zararları çok büyüktür. Nasıl ki  zehirin vücuda zararı olduğu gibi, günahların da ruha o kadar zararı çoktur. İstanbul?da yanıma gelen çok kişiler oluyor. Gelenlerin bu noktada  sıkıntılarının kaynağına indiğimizde bilhassa günahlara bulaşmanın neticesi olduğunu müşahede ediyoruz.  Günahlar hiç kuşku yoktur ki insanlara sıkıntı veriyor, insanların rızıklarının azalmasına sebep oluyor ve insanların yüzünün siyah olmasına vesile oluyor. İster istemez burda Resulüllah (s.a.v.)?in ?Günahlar küfrün elçisi?  diye beyan buyurduğu hadis-i şerifinin mana ve ruhu ortaya çıkıyor. Bir insan nasıl ki, müslüman kardeşini ateşte görüp ya da müslüman kardeşini suda boğulurken görüp onu kurtarması gerekiyorsa aynen bir müslümanı da içki ve alkolik aleminden neydik edip kurtuluşuna vesile olması  lazımdır. Hiç kuşkusuz bunun içinde  gerekli olan  kurtuluş reçetesi evvela kalbin tasfiyesiyle mümkün olmakta. Dolayısıyla  tasavvufun en büyük faydası kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etkisidir. Nitekim bu hususta İbn-i Hacer, Kitabül Kebair günah diye bir kitap yazmış. O kitabın başında ilkin kalbi günahlardan bahsediyor. Kitapta hased, kibir, hırs, şehvet gibi  bir dizi  67?ye ulaşan kötü hallerden bahisle diyor ki; neden bunları ilk evvela sıraladım derseniz, bunların çok daha tesiri fazla ve diğer günahlara sebep olacağından ötürüde onun için. Malumunuz  yeryüzünde ilk işlenen günahlara önderlik eden şeytandır. Şeytanı bu hale düşüren baş faktör neden  kibirden başkası değil elbet. Zira Resulüllah (s.a.v.) ?Gönlünde zerre miskal kibir olan kişi Cennet?e giremez? buyuruyor. Tabii  bu husus  Resulüllah (s.a.v.)?e şöyle soruluyor:

?- Ya Resulüllah, bir insan güzel elbise giymek, güzel ayakkabı giymek istiyor. Bu kibir midir??

Cevaben  buyuruyorlar ki:

?-Hayır, bu kibir değil. Asıl kibir insanları hor görmek ve hakikati kabullenmemektir.?

 Evet, Şeytan da  nasıl ki Allah?tan gelen emri kabullenmedi ve gurura kapıldı, aynen öyle de bir başkasını hor görmek de kibire yol açacağı muhakkak..

İkinci günah Habil-Kabil kavgasında gizli. Bu durumun baş sebebi de hiç kuşkusuz hasetten ileri gelmektedir. Peygamber (s.a.v.) hased hakkında ise şöyle beyan buyurur: ?Ateşin odunu yok ettiği gibi hased de hasenatı mahveder.?

Dikkat ettiyseniz  kibir ve hased dedik hep, tabii ki dahası var, yani  daha pek çok günah çeşitleri var elbet. Sonuçta  hangi günah çeşidi olursa olsun tüm günahların  izale yolu, tasavvuf yolunda nefsi tezkiye etmekle mümkün.

Bakınız, Gavs Hz.leri benim ilk mürşidim ve ilk üstadımdır. Seyda Hz.leri ile ilim yoluna birlikte çıkmışım, okumuşum ve ders almışım. Bir alim olarak bu yola  ilk koyulduğumda hased, ucub, kibir gibi mevzulara vakıftım ama, bir türlü içimi temizleyemiyordum. Bu niye böyle oluyor diye  kendi iç dünyamda sorgularken  bir gün mübarek bana buyurdu ki; işte kibir böyledir, hased böyledir, şu böyledir falan diye. Ben de o arada dedim ki:

-Kurban, eğer ben kendi nefsimi islah edebilseydim, size gelmeye ne gerek vardı ki.

Malum Gavs Hz.leri hem Arapça?yı hem de Farsça?yı çok mükemmel  bilirdi. Bunun üzerine bana cevaben Arapça  şöyle tabir ettiler :

?-İşaretül tasarrufil mürşidi fil mürid-i et-teslim??  Yani ?Bir mürşidin müride tasarruf olmanın şartı teslim olmaktır? diye buyurdular.

İşte o arada  her ne oluyorsa  Cenab-ı Allah (c.c) lutfetti, o  himmet etti, sanki kalbim onun elindeymişcesine  dedim ki:

?Kurban buyur kalbim sana teslim.?

Şimdi bu gerçeklerden hareketle olur ya, yinede bir insan düşünün ki  Seyda Hz.lerinin kapısına varıp markadı ziyaret etmesine rağmen   yine de  hiç  bir fayda görmedim diyorsa,  biliniz ki bu durumun  kapıyla hiç bir alakası yoktur, bizatihi kendisiyle ilgili bir durum. Yani kapıya tam manasıyla  teslim olmamanın bir neticesidir. Bizatihi kendim  bu kapıya tamamıyla  teslim olunca da elhamdülillah o günden bu yana kalbi hastalık nedir bilmiyorum. Allaha şükür  hased, kin ve kibir nedir bilmiyorum. İşte tasavvufun en büyük faydası budur. Kaldı ki, tasavvufun kaynağı ilahi vahiy?dir. Ayrıca Resulüllah (s.a.v.)?in de manevi medresesidir. Tasavvuf asla  mecusilerden, feylezoflardan ve sonradan gelen bir müessese değildir.

Bakınız Kur?an-ı Kerim?e birçok ayetler ameli konulardan, bir çok konular imandan, birçok konular da nefsin tezkiyesinden (ahlaktan) bahseder. Bu yüzden tasavvufun tek gayesi ahlaktır. Hatta tasavvufun hepsi ahlaktır dersek yeridir. Kim ahlakta üstünse onun tasavvufu  daha  fazladır diyebiliriz.

Tasavvufun ikinci anlamı ise, Cenab-ı Mevlanın (c.c) işaret ettiği:

İbadet etmek, kulluk etmek ve devamlı Cenab-ı Allah (c.c) beni görür, beni kontrol eder, beni müşahade eder düşüncesiyle amel etmektir. Amel edincede  Allah (c.c.)?ın bütün mahlukatına şefkat gözüyle bakıp  hiç kimseye kin beslememek, hiç ayırım yapmamak ve hiçbir tefrika içine girmemek diye tabir edeceğimiz tasavvufi ahlak olarak ortaya çıkmaktadır.

Bir gün insan kisvesine bürünmüş halde  gelen Cebrail (a.s), Resulüllah (s.a.v.)?in meclisi şerifinde yanına sokulup sorduğunda her bir soruya sırasıyla şöyle cevab alıyor:

Birinci soru:

- İslam nedir?

Rasulüllah (s.a.v.) cevaben İslamın beş şartını beyan ediyor.

İkinci soru:

- İman (akaid) nedir?

Resulüllah (s.a.v.) cevaben imanı beyan ediyor.

Üçüncü soru:

- İhsan nedir?

Resulüllah (s.a.v.) cevaben :

?İhsan, huşu üzerine Allah?ın huzurundayken, bir şey tasavvur etmeden Allah?ı görür gibi ibadet etmektir? diye buyurur ki, tasavvufta buna murakabe hali denir. Tabii bu soru cevap ilişkisinde  en son Hz. Resulüllah (s.a.v.) sahabesine  dönüp ?Bu gelen kimdi biliyor musunuz,  Cebrail?di elbet, dinimizi öğretmek için gelmişti.?  Üstelik  bu hadisi  Hz. Ömer (r.a) rivayet ediyor. Yani, hadis meşhurdur ve bütün hadis kitaplarında mevcut. İşte  burda en can alıcı nokta  budur.

Evet, Cebrail hem İslam?ı, hem imanı, hem de ihsanı sordu. Malum İslam, zahiri amel, namaz, oruç, zekat, hac, ukubat ve muamelat üzerine kurulu.. İmansa akaidin temeli, yani insanın kalbindeki tevhid meşalesidir, buna  amentü ve Resulüllah (s.a.v.)?ı tasdik ve iman etmekte dahildir. İhsan ise tasavvufta murakabenin adıdır. Nitekim  ihsan ismi  ilk defa Hicret?in 150. senesinde Ebu Haşim Sofiye nispetle verilerek tasavvuf denilmiştir. Kaldı ki tasavvufa sırf isim olarak da bakamayız, bunun yanısıra hakikatına baktığımızda ilahi vahye dayanmakta ve  müessiri  ilahi vahiydir. Besbelli ki Allahü Zülcelal İslam ve imanı beyan ettiği gibi  tasavvufu da beyan etmiştir.  

Seyda (k.s) şeyh olmanın ötesinde  aynı zamanda alimdi. Üstelik  hem anne hem de  baba tarafından Seyyid de.  Yani evlad-ı Resuldür. İşte bu tespiti yaptıktan sonra, şimdi gelelim ahlaki yönüne.  Malum,  ahlak nedir diye  tarif ettiğimizde  karşımıza iki ana başlık çıkıyor:

- Fıtri ahlak (doğuştan ahlak)

- İhtiyari ahlak (sonradan kazanılmış ahlak) diye.

Hiç kuşku yoktur ki Seydamız (k.s)?ın ahlakı  birinci başlıkta gizli, yani fıtri ahlaktı, üstelik sima bakımından da  Resulüllah (s.a.v.)?e çok benziyordu. Düşünsenize daha Gavs (k.s) hayatta iken  Haci Efendi adında bir sofi geldi:

?- Kurban ben rüyamda Resulüllah (s.a.v.)?i gördüm ve şu senin büyük oğluna çok benziyordu? deyip bunu tasdik ettirmiş bile.

Gavs (k.s)  ilim, ahlak ve fazilet timsali  bir alim şeyhti. İşte böyle bir zatın terbiyesi altında  yetişen Seydamızın (k.s) kamil ahlak sahibi olması gayet tabiidir.  Keza  hizmetkarlık yönü de öyleydi. Dile kolay babasının hayatı boyunca sürdürdüğü irşad süreci içerisinde  dergahın  tüm hizmetleri onun omuzları üzerineydi. Hakeza  dergaha gelen tüm misafirlerin hizmetine de o koşturuyordu. Peki ya alimliği?  Şüphesiz deniz gibiydi. Seyda Hz.leri üzüntülerini bile içinde tutup, dışarıya güzel ahlak verirdi. Ne kadar sıkıntı varsa, ne kadar hizmet varsa, bütün herkesin derdini içinde saklayıp, hemen  herkese karşı merhametli, şefkatli bir tavır sergilerdi. Değim yerindeyse  toprak gibiydi. Nasıl ki her çeşit kirli madde toprağa atıldığında topraktan binbir türlü reha güzel ürünler çıkar ya, aynen öyle de  Seydamızın hal ve tavrına bakanda güzel haslet sahibi olurdu.  Hiçbir şeye bağlılığı yoktu. Mesela kendisi zengin bir aileden olduğu halde yemeği  kendi hazırlardı veya ne hazırsa onu yerdi. Evinde günde bir sefer çay yapılıyor, haftada bir sefer çay içer, hiçbir şeye bağlılığının olmadığını müşahede ederdik. Hatta  şu yemek, bu yemek demez,  üzerinde tıpkı  Resulüllah (s.a.v.)?in fıtri ahlakı mevcuttu. Şefkat desen o da tüm  insanlara şamildi zaten. Tabii bunun bir istisnası vardı ki, Gavs (k.s) Gadir?de irşat yaptığı günlerde bir gün  Seyda Hz.leri ile birlikte beraber Nurşin?e taziyeye gittik. Dönüşte bir arabadan indik, akşam namazını kıldıktan sonra yayan köye doğru yürürken, tabii yolda konuşuyoruz. O arada Gavs (k.s) zamanında çok sağlam bir sofi ve seyr-i süluku bitirmiş, fakat daha sonra ondan sadır alan bazı hareketlerden dolayı Gavs (k.s.)?ın tard ettiği bir Hacı Efendi vardı. Ben de bunu Seyda Hz.lerine yolda hatırlatıp şöyle dedim:

?-Kurban, biz size devamlı geliyoruz, nereye gitsem Gavs, beni seninle gönderiyor, senden ayrılamıyorum. Fakat size sorum şudur ki: İşte bu adam seyr-i sülukunu bitirmiş, senelerce amel etmiş, üstelik  yaşı da ilerlemiş durumda.  Sonradan  bizimde başımıza aynı şeyler gelmesin.?

Bu sualim  üzerine Seyda Hz.leri şöyle der:

?- Yahya, insanın yapmış olduğu hata iki kısımdır. Zaten kimse hatadan masum değildir. Peygamberlerden başka kimse masum değildir ama hata eğer nefisten değilse insan bir yanlış davranışta bulunduğu zaman, sonra hatanın farkına varıyor, tevbe ediyor, pişman oluyorsa Allah affediyor ve bir şey olmuyor. Fakat eğer yaptığı hata kibirden ve nefisten gelirse farkına varırsa da o kimse pişman olmaz ve sadat da affetmez. Tabii bu dediğin adama ben bizzat babamdan habersiz yanına gittim. Ona acıdım, haline acıdım. Ayağına giderek, hatır ziyada bulundum. Çünkü haline acımıştım. Üzülerek söylüyorum ki, hiç pişmanlık ve nedamet duymadığı gibi  pes etmedi de. Eğer pişman olsaydı, babama gelip ricada bulunacaktım. Onun hatasından dönüşüne vesile olacaktım. Demek ki o adamın Gavs?a kabahati olmuş ki Gavs (k.s) tard etmiş.?

İkinci şefkat, vefatından 15 gün evvel Afyon?da beraber idik. Seyda Hz.lerine bir gün sordum:

?- Kurban buranın havası nasıl size iyi geliyor mu, hoş mu?? Cevaben dedi ki:

?- Tabii, çok hoş. Burası yaz, Menzil?de yazın çok yakıcı, çok sıcak havası var. Fakat şunu ifade edeyim ki, yine de üzgünüm, çok üzülüyorum.?

Bu cevabın üzerine:

?- Neden Kurban hayırdır?? dedim. Buyurdular ki:

?- Buraya gelen misafirlere birşey ikramda bulunamıyoruz. Baksanıza ne çorba, ne yemek, hiç birşey ikramda bulunamıyoruz. İkramda bulunamadığımız için çok üzülüyorum. Uzaktan geliyorlar, aç gelip, aç gidiyorlar. Neyse ki burası yapıldı, bitme aşamasında, inşallah önümüzdeki seneye gelen misafirleri yemeksiz bırakmayız.? İşte, bu ifadelerdende anlaşıldığı üzere   şefkati son derece doruk noktadadır.  

Seydamız (k.s.), ayrıca bütün işlerde mutedil üzereydi. Yani ifrat ve tefritten çok kaçıyordu. Herşeyde mutedildi. Mutabaat ve ibadetinde de öyle olup  Resulüllah (s.a.v.)?in sünnetine uygun  davranırdı. Hatta ayakkabı giyerken, camiiye girerken, camiiden çıkarken, hiçbir hal ve davranışında Resulüllah (s.a.v.) neyse, Seyda (k.s)?ın da mutabaatı da fıtri olmuştur hep. Mesela yine Seyda (k.s)?ın  Çanakkale?ye gidişi Resulüllah (s.a.v.)?e mutabaattır. Yani hicret istemediği halde memleketinden ayrıldı. Hatta memleketimizin büyük bir alimine sofinin birisi gidip; Seyda?mız gitti biz başsız kaldık falan diyor. İlginçtir o alim şu cevabı veriyor:

?Sofi sen ne diyorsun. Zaten Seydamız da bu eksik idi, bu da tamamlanmış olud.? Yani Resulüllah?a mutabaatlarında bir bu eksik kalmıştı, böylece bu da tamamlanmış oldu diyor.

Seyda (k.s.)?ın en önemli hasletlerinden bir yönü de hiçkimsenin hakkında şikayet ve hüküm vermemesiydi. Bu çok önemliydi. Tahkik etmeden, araştırmadan hüküm vermezdi. Hatta bir seferinde:

?Kurban, korkuyoruz, bazı yanlış şeyler söyleriz? diye. Cevaben buyurdular ki:

?- Endişelenmeyiniz, inşallah böyle birşey olmaz? diyerek bizlere teselli vermeyi ihmal etmezde.

Seyda (k.s.)?ın ibadeti daimi idi. Resulüllah (s.a.v.)?in ibadetine mutabaatı her halükarda tamdı. Her mevsimde sadatın gece 11 rekat namazı vardı ki, teheccüd namazıdır bu. Ayrıca günde bir cüz Kur?an-ı Kerim okumak, ayrıca sünnet-i müekked ve kuşluk namazı vardır. İşrak, tan doğuşuyla güneşin doğuşu arasında ibadetle geçirmek de daimi ibadeti idi. Her gece teheccüd namazı kılmak gibi. Tabii onlara özel olarak birde  bazı evradları vardı. Kaldı ki  devamlı insanlarla meşgul olduğu için de  ibadeti daimi sayılırdı. İbadeti daimi olduğu için de ?Onlar her halükârda Allah?ı zikretmiş oluyor.? Malum, bu zikir dil ile değil kalbi zikirdir. Yani zakir olduğundan, kalbi zikirle de ibadeti daimi olmuş oluyor. Gerek Gavs (k.s.), gerekse Seydamız (k.s) zaman zaman kalbi zikin çekenlerin  kalblerini test ederdi. Yani kalplerin böyle zikir yaptığını, ses duyduğunu, hatta bazılarının kalbine Seyda?mızın elini koyarak test eder, hatta biraz ağrıları olanları gördük. İşte bu zikir bu yüzden daimidir.

Onlar kuşluk namazını kıldıktan sonra ancak o zaman istirahat ederler di. Diğer vakitler taat ve daimi ibadetle meşgullerdi.

Şuda var ki, Menzil?de ibadetin yanısıra, Allah (c.c) için hizmet de esastır. Allah?a (c.c) muhabbet, Allah?ın (c.c) mahlukuna şefkat bu bakımdan geliyor. Bizlere birgün misafir geliyor, ikinci gün geliyor ve üçüncü gün de misafir geldiğinde huzursuz oluyoruz. Tabii bu bizim zaafımız, besbelli ki  Allah dostlarına günlerce devamlı gelen misafirlere şefkat göstermeleri ve her türlü ikramda bulunmaları vazife olmuş. Bunu ta Gavs (k.s) zamanından beri müşahede ettim de. Düşünsenize Gavs (k.s.) misafirleri az olduğu zaman başım ağrıyor diye şikayette bulunurdu. Seyda?mız da aynı titizliği devam ettirdi. Bu kadar gelen misafire ikramda bulunmak aslında kolay bir iş  değil, hakikaten burada büyük bir keramet de var. Çünkü gelen mahsulatı, bu giden mahsulatla karşılaştırdığımız zaman, çok büyük hikmetler gizli. Hele  bunca misafire yemek vermek, yetmedi yemekle beraber herbir misafirin cebine birkaç ekmek koyarak memlekete götürmelerini de hesaplarsanız, akıl sır erdiremezsiniz. Şahsen ben gittiğim zaman 10 ekmekten aşağı getirmiyorum. Hatta bir miktar çantamızda getiriyoruz ki müslümanlara faydamız olsun. Cenab-ı Mevlam (c.c)?ın büyük bir bereketi ve lütfu olmazsa bu kadar ekmek yetiştirmek  ne mümkün. Bütün bu hizmetler bir aşkın semeresi, aşkla, muhabbetle, canla ve başla o ailenin efradı olarak en fazla hizmet onlardan geliyor. Ondan sonra oradaki hizmetçiler devreye giriyor. Seyda Hz.lerinin bizzat Gavs (k.s) zamanında defalarca çorba taşıdığını gördük, müşahade ettik ve Gadir?deki değirmen de akşama kadar çalıştığını gördük. İşte Rıza-ı Bari demek  insanlara, müslümanlara hizmet etmek demektir. Hakeza  aile efradı da öyle idi. Nitekim annelerimiz de öyleydi. Seyda Hz.lerinin ailesi ve annemiz şimdi yaşlanmış durumdalar, herhalde  daha eskisi kadar hizmet  yapamayabilir, fakat zamanında çok büyük bir hizmette idiler. Gavs Hz.leri hayatta iken en fazla hizmet Seyda?mızın ve ailesi üzerine binmişti. Ve Gavs (k.s.)?ın şeyhliği de onların yardımıyla idi. Tabii bunların hepsi ilahi aşk, ilahi muhabbet ve Allah için çalışmakla oluyor. Zaten Allah?ın muhabbeti olmazsa, insan bu kadar hizmeti bir arada mümkün değil yapamaz. Yani onca hizmete can dayanamazdı. Seydamız (k.s) hem  kâmil, hem mükemmil bir zattı. Nitekim bu özelliğini halifelik zamanında alması da önemli bir husustur.

Malum Allah?ın (c.c) nimetleri namütenahidir, saysan bitmez ve mahluklara olan nimeti çok fazladır.  Bakın Cenab-ı Allah (c.c.) bu hususta  ?Allah?ın nimetlerini tek tek saymak isteseniz de biliniz ki fert fert birincisini dahi sayamazsınız? buyuruyor. Bu nimetleri iki kısımda mülahaza edebiliriz:

Birincisi dünyevi nimet, ikincisi uhrevi nimettir.

Allah (c.c.) dünyevi nimmetlerinde dost, düşman, Müslüman ve kâfir ayırmaksızın  herekese veriyor. Mesela bu zahiren göz, kulak, insan olmak gibi nimetler herkese vardır. Fakat uhrevi nimet öyle değil, Cenab-ı Allah (c.c)  sadece dostlarına vermiş, düşmanlarına vermemiştir. Dünyevi nimeti hem dostluna hem de düşmanına veriyor. Hatta dünyevi nimetlerden belki düşmanlara daha fazla vermiştir. Nitekim, Cenab-ı Mevlam (c.c.) ?Kafirlerin zengin zengin dolaşmaları lüks hayat yaşamaları sizi aldatmasın. Onlar geçici bir hayattır. Sonra onların yeri de Cehennem?dir ve en kötü yer de burasıdır? buyuruyor. Seyda?mız (k.s.)?ın maksadını hakiki manada Allah bilir. Vefatına yakın ?Nimetler? konusunu veda  hutbesi mesajında ifade etmesi çok büyük önem taşıyor. Müslüman olmak, insanın ebedi hayatını kurtardığı için İslamca yaşamak çok önemlidir. Tefrikadan da kesinlikle kaçın diye de tavsiye etmiştir.

Malumumuz İslam iki anlamdadır. Allah-ü Teala?ya tamamıyla inkiyad ve itaat anlamında, bir diğeri de barış ve sulh içinde olmaktır. Peygamber (s.a.v.) bu ikinci konuda ?Müslüman kime denilir? sorusuna ?Müslüman elinden ve dilinden insanların hatta hayvanların hatta eşyaların emin olduğu kişidir? cevabını vermiştir. Yani herkesle barışmak, hatta Resulüllah (s.a.v.) gayri müslimlerle bile barış içinde bulunmamızı tavsiye etmişlerdir. Ve: ?Kim bir ecnebiye eziyet ederse (içinizdeki bir hıristiyana, bir yahudiye eziyet ederse) kıyamet gününde bu hususta tek davacı benim? buyurmakta.

İkinci nimet malum, Peygamberimiz bütün kainatın efendisi. Bizzat Cenab-ı Mevlam (c.c) buyurmuş: ?Yeryüzüne gelen ümmetin en sevgilisi sizsiniz.? Yine Allah (c.c.) ?Sizi en hayırlı ümmet kıldık, bütün insanlara kıyamet günü şehadet ederseniz? diye buyurmaktadır. Hasan (r.a.) ?Bizim başka ümmetlere faziletimiz bakımından kâfiliği Resulüllah istemiştir.? O Resulüllah?ın söylemesidir, o bize kâfidir. Yani başka ümmetlere fazileti kâfidir. Resulüllah (s.a.v.)?in ümmeti olmak daha fazla değer kazandığımızdan dolayı en büyük nimet oluyor ve bunu da Seyda?mız (k.s) bütün insanlara , bütün müslümanlara hususi bütün sofilerine tavsiye bırakmıştır ki:

Madem ki bizim şerefimiz Resulüllah?ın (s.a.v.) ümmeti olmaktadır, o halde Resulüllah?ın yolunu bırakmıyalım.?

Resulüllah (s.a.v.) değil kendi dostlarına, kendi düşmanına dahi beddua etmez, dua ederdi. Malumunuz Resulüllah (s.a.v), Uhud Savaşı?nda Hz. Hamza (r.a)  şehid olmuş, yine de ?Allah?ım o kavme hidayet ver. Onlar bilmiyorlar? diye duada bulunmuştur.

Seyda (k.s) yine hepimize bir mesaj bırakmış ve vefatına yakın olarak da:

?Eğer gerçekten siz kurtuluş yolu arıyorsanız Resulüllah?ın yolunda olun. Çünkü biz onunla müşerref olduk, şerefimizi ondan aldık? beyan buyurarak bu şekilde ikinci nimetin önemini ortaya koymuştur.

Üçüncü nimeti Seyda?mız (k.s.), ahir zamanda az amelle çok kazanç elde edilebileceğini vurgulayarak çok kârlı ticareti ortaya koymuştur. Resulüllah (s.a.v.) demiş ki: ?Fesâd-ı ümmetim zamanında benim sünnetimi yapan, benim yolumu takip eden  yüz şehidin ecrini  sevabını kazanabilir.? Yani az amelle, çok büyük kazanç olduğunu, Seyda?mız (k.s) o bakımdan demiş. Bu zamana gelmemiz az bir amelle çok fazla kazanç yapıyoruz ve malumunuz kıtlık anında ne kadar ekmek kıymetli ise, şu zamanda taat da o kadar kıymetlidir. O yüzden Seyda Hz.leri buna işaret etmiştir.

Seyda (k.s.)?ın icazeti zamanında , Gavs?a (k.s) hem vefa borcu hem de onun oğlu olarak ameli bitirmiş, seyr-i sülukunu tamamlamış ve sadatların işaretleri gelmiş, fakat Gavs?ın mürşidi olan Şah-ı Hazne?nin oğlu Şehabeddin?den birinci isteği, onun istişaresiyle oğluna halifelik vermekti. Sene 1968?de Şehabeddin köye gelmişti, biz de onun ziyaretine gittik. Gavs (k.s) durumu Şehabeddin?e anlattı, böyle bir durum var diye. Şehabeddin oğlunu çağır gelsin görelim, öyle konuşalım. Gavs (k.s) adam gönderdi. Seydamız geldi. Bir ikinci gün Seydamız kaldıktan sonra, Şehabettin şöyle buyurdu:

?Bunun hakkı çoktan gelmiş. Bunu sen tehir etmişsin, hele şükür ki  Raşid?i görmüş oldum. Ülhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah, artık gözüm arkada kalmaz. Şu ana kadar ben amcamı çok düşünüyordum. Dedim ki, amcam yaşlıdır, eninde sonunda irtihal edecek. Acaba onun cemaatı çok, müridleri çok, onun yerine bakacak birisi olacak mı? Sonra Raşid?i görünce, artık kanatim odur  ki, sizden sonra da o iş devam edecek? dedi.

Alimlerin bir sözü var, kendinden sonra halife bırakan kişi ölmemiş sayılır ve ümidimiz o dur ki  inşallah bu  kapı kıyamete kadar devam edecektir.

Gavs (k.s.)?ın vefatından sonra hem Gavs?ı elimde yıkadım hem de Seyda?mız (k.s.)?ı yıkadım. Fakat Gavs (k.s) benim ilk mürşidim olduğu için, ağladım, üzüldüm, derken kendimi kaybetmiş oldum. O arada Seyda?mız geldi ve ben onu görünce toparlandım. Dedi ki:

?Yahya, Cenab-ı Mevla (c.c) hadisi kutside demiş: ?Benim kazama rıza göstermeyen yerini talep etsin? onun için bizim yapacağımız birşey yok.?

Ondan sonra da Gavs (k.s.)?ın vefatında mezarı üzerinde herkes dehşetli bir halde, tabii bu durumda Seydamız dönüp  bana:

?Bu benim babam değil, herkesin babasıydı. Fakat bu Allah?a kavuştu. Eğer siz bunun yaşamasını istiyorsanız, onun gittiği yolda devam edin, o yola girin.?

İşte tavsiyem o dur ki, kim Seyda (k.s.)?ını seviyorsa onun yoluna devam etsin. Böylece  onun tuttuğu yola devam etmekle onu yaşatmış oluruz.?

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2549/ilimsiz-tasavvuf-asla

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM