ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI

Eklenme Tarihi: 22.04.2017 09:26:00 - Güncellenme Tarihi: 05.07.2020 13:39:02

?

   Başlar baş olmalı ki ayaklar kokuşmasın.  Bir zamanlar balık baştan koktuğu içindir iki yakamız bir türlü bir araya gelememişti.  Ne şehirler şehirdi,  ne statükocü liderler liderdi, ne müesses nizam dedikleri nizamdı.

   Malum olduğu üzere, İstanbul birçok medeniyetlere beşiklik etmiş üçüncü baş Roma şehrimizdir. Nasıl üçüncü baş Roma şehir olmasın ki; Roma-Bizans-İslam medeniyetlerinin yaşandığı alan burasıdır. Kim derdi ki Osmanlı daha henüz iki yüz çadırlık bir beylikken ilk başkent nüvesinin temellerini Söğüt?te attıktan sonra bir gün gelip üçüncü Roma'ya dönüşeceğini.  Elbette ki bunu baştan kestirmek mümkün olmazdı. İşte söğütte temeli atılan bu nüve filiz verip dal budak saldıkça payitahtlarımız sırasıyla Yenişehir'e, Yenişehir'den Bursa?ya,  Bursa'dan Edirne?ye taşınmış,  derken Feth-i Mübin'in gerçekleşmesiyle birlikte İstanbul bizim kalıcı payitaht üçüncü Roma başkentimiz olmuştur.  Zaten dünyada böylesi bir dördüncü başşehir yoktur.  Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, bizim için başkenti devletine, devleti başkentine kavuşturan zat-ı şahane tek lider padişahımız dersek yeridir. O aynı zamanda Peygamberimizin mübarek lisanından; ?İstanbul?u fetheden kumandan ne büyük kumandan? övgüye mazhar olmuş Payitaht Başbuğumuzdur.  Evet, Fatih, bu hadis-i şerifin müjdesinde batıya karşı doğunun ışığı olmuştur.  Gerçekten de Fatih?in İslam mührünü İstanbul'a taşımasıyla birlikte bu şehir bir bambaşka çehre kazanır da. Öyle ki, İstanbul kısa bir zaman dilimi içerisinde tarihi, kültür ve medeniyet hamlesiyle her haliyle örnek bir başkent haline dönüşüm yaşar da.

        İstanbul sadece bizim değil,  tüm İslam dünyasının da merkezidir. Bakın Şam,  Tebriz, Basra, Bağdat, Semerkand,  Buhara Ankara?ya değil İstanbul?a aşinadır hala.  Aşinalıktan söz edilince ister istemez insanların aklına şu soru takılabiliyor; acaba şu koskoca dünyada İstanbul kadar kendine özgü, kendiliğinden başkentlik özelliği bulunan kaç şehir vardır diye.   Evet, iddiamız odur ki; İstanbul sadece müthiş güzelliği ile dikkat çeken bir şehir değil,  tüm medeniyet kodlarını bünyesinde taşıyan bir dünya başkentidir. Bir yandan gök kubbeden yedi tepeye esen rahmet rüzgârın yeliyle yedi düvele meydan okurcasına gönüllere hoş seda olurken öte yandan köklerinde mevcut olan medeniyet kodlarıyla insanlığı selamlayan bir şehir olarak dikkat çekmektedir. O bizi selamladığında her tepesinden onu seyre daldığımızda insana apayrı bir ruh katan şahika eser bir medeniyet şehri olduğunu idrak ettik bile. Bu yüzden o eşsiz güzelliğini seyretmenin bir ömre bedel olduğunu haykırsak yeridir. Zaten bu özelliği sayesinde hem Türkiye'mizin kalbi olmaya,  hem de dünyayı aydınlatan başkent bir şehir olmaya devam ediyor,  edecekte.   Besbelli ki dünyada birçok ülkeye baktığımızda birçoğu İstanbul'u örnek almış olsa gerek kendi kök kodlarının sembolü gördükleri başkentlerine dokunmamışlardır. Nitekim I. Dünya savaşının o ateşli havasından bizimle beraber aynı kaderi paylaşan Avusturya ve Macaristan imparatorlukları da mağlup düşmelerine rağmen başkentlerine dokunmamışlar, o gün bugündür Viyana hala başkenttir. 

        Peki, biz ne yaptık,  bir kere sınır uçlarında kalmanın risk olduğunu düşünerekten Anadolu?nun tam ortasında bir yerde konuşlanmışız. Özellikle kimselerin dikkatini çekmeyeceği bir yer seçmişiz, sanki burayı kimseler görmesin diye tasarlanmış. Tabiatıyla gözden uzak olunca köklerimizle bağımızı yitirir olduk.  Meğer atalarımız;  gözden uzak olan gönülden de uzak olurmuş demekle haklıymışlar. Anlaşılan çokluk içinde birlik anlayışının zıddı bir ulusal söylemle Anadolu?nun orta noktasına mıhlanmanın kararını almışız. Oysa İstanbul tarihi süreç içerisinde bin yıldan fazla payitahtlık yapmış bir şehirdi, Ankara ise daha henüz yüzüncü yılını bile doldurmuş değil. Milli mücadelenin ardından kendimizi göbek taşına kilitlemişiz adeta. Ankara?nın başkent oluşu sebebinin İstanbul?un işgal edilmesiyle yakından ilgisi olduğu söylenir hep. Varsayalım ki o zamanki şartlar çerçevesinde bu görüşü bir nebze geçerli kabul etsek bile, artık günümüzde cephe ilerisi de cephe gerisi de aynı ölçüde risk teşkil eden kapsam içerisinde olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak yine de İstanbul?un nüfus potansiyeli ve coğrafi konumu Ankara?ya göre çok daha bir korunma imkânı veriyor. Zaten zaman içerisinde anlaşıldı ki;  Ankara bu konumuyla karşılaştığımız her meselede üstesinden gelemeyecek bir başkent izlenimi vermektedir. Şayet Ankara üniversiteler şehri ya da ilim ve kültür merkezi şeklinde dizayn edilmiş olsaydı bu mesele bir çırpıda çözülmüş olacaktı. Dolayısıyla çok kültürlü ve aynı zamanda tüm medeniyetlerin izlerinin bir arada görmek imkânının bulunduğu payitahtı terki diyar eyleyeli, savunma ağırlıklı konumda kalmışız. Nasıl savunma konumda kalmayalım ki,   çok renklilikten tek renkliliğe geçişişi meziyet addetmişiz. Her şeyden önce İstanbul?la Ankara arasında göze çarpan bariz fark; biri hareketliliğin göstergesi, diğeri durağanlığın simgesi olmasıdır. Yine biri tarihle buluşmanın adresi niteliğinde medeniyetlerin beşiği olması, diğeri ise tarihten uzaklaşmanın ve durağan kalma özellik arz etmesidir. Maalesef dünyada soğuk savaş döneminin sonuna kadar etliye sütlüye karışmama politikasının en iyi şekilde icra edilen hüviyete bürünmüş başkent Ankara dersek yeridir. Neyse ki Tayyip Erdoğan dönemiyle birlikte Ankara?da İstanbul ruhuyla artık hareket eder durumdadır.

    ANKARA İSTANBUL'A ALTERNATİF OLABİLİR Mİ?

       Bir zamanlar dağdaki çoban da anlamış olsa gerek ki;   dünyadan olan bitenden haberdar olmak için ara sırada olsa şehre inmeye ihtiyaç hissetmez,  ne de olsa dünyadan bihaber durağanlığıyla meşhur içine kapanık bir başkent var niye ihtiyaç hissetsin ki, dolayısıyla dağdaki çobanın gamdan tasadan uzak sürülerinin başından ayrılmamasına şaşmamak gerekir.  Evet, çoban haklıdır, Ankara bu haliyle soğuk savaş döneminin sonuna kadar suya sabuna dokunmama politikasının en iyi şekilde uygulandığı bir başkent olarak dikkat çekmiştir. Fakat gelinen nokta itibariyle bu tutumun sürdürülebilirliği de yoktur. Özellikle etrafımızda cereyan eden etnik ve mezhebi ayrılıkların körüklediği meselelerin yanı sıra Balkanlarda, Orta doğuda, Asya'da,  Akdeniz'de ve Kafkasya'daki hareketlilik Ankara?nın umursamaz havasını bir anda silip süpürebiliyor. Derken artık bir dünya devleti olmak misyonumuza dönüş yapıp, yerimizde çakılı kalmak sevdasında ki ısrarımızdan vazgeçme noktasına geliyoruz. Ankara geçte olsa İstanbul?un misyonunu yüklenme gerektiğini fark ediyor, eskisi kadar bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın tavrı sergilemiyor ve bu anlayışı terk etme noktasına geldi nihayet. Her ne kadar eski klasik şablonlarla yetişmiş bir üst rütbeli askerimiz ?Bizim ne işimiz var Yemende, Lübnan?da? diye feryat etse de,  ülke çıkarları ne gerektiriyorsa onu yapmaya mecburuz, bu kaçınılmaz. Hani ne oldu o içe kapanık söz sadece söylenmekle kaldı, gördük ki askerimiz Kore?de olduğu gibi Afganistan ve Lübnan?a da pekâlâ asker gönderilebiliyormuş. Yetmedi Fırat kalkan harekâtıyla mazluma umut zalime korku salacak refleksle sınırlarımızın ötesine taşabiliyoruz artık.  

        Zaten istesek de istemesek de tarih ve sınır ötesi coğrafya ile yüzleşmekten kaçamayız, şartlar zorluyor çünkü.  Üstelik her geçen gün Ankara İstanbullaşıyor da.  Bakın İstanbul bir zamanlar yetmiş iki milletin derdiyle dertlenip din ve etnisite farkı gözetmeksizin adaletle yönetirken,  Ankara ise bırakın dış dünyada akan kana duyarlı olmayı, kendi insanının meselelerine bile kayıtsız kalmıştır. Yeni başkentimizin bugüne kadar Kore?ye asker gönderme ve Kıbrıs?a barış gücü çıkarmanın haricinde gözle görülür her hangi bir manevrasına şahit olamadık. Ankara durduk yerde 85 yıllık sürecini halkı tepeden yönlendirmeye çalışıp zaman kaybetmekle dış dünyaya karşı elimizi zayıflatmıştır. Hele şükür ki, halkımız bunca tepeden yönlendirmelerle hor görülüp itilip kakışılmasına rağmen ?Allah devletimize zeval vermesin?  diyecek bir gönül yürekliliğinden vazgeçmemiştir. İşte görüyorsunuz insanımız kökleriyle bağları koparılmaya çalışılsa da devletine kolay kolay devletine küsmeyen bir tavır sergileyebiliyor.  Hatta 28 Şubat post modern darbe ve 15 Temmuz FİTÖ ihanet çetesi darbe girişimiyle duyguları rencide edilse de ordumuzu Peygamber ocağı görmeye devam etmekte ısrarlı da. Tabii bu kayda değer bir erdemliliktir. Anlaşılan kök kodlarımız kolay kolay unutulmuyor. Allah korusun kök kodlarımız tırpanlanırsa ortada ne gövde,  ne dal,   ne de yaprak kalır.

         Yeni kurulan devlet Osmanlı?nın devamıydı, ama devamı olduğunun kabulü noktasında tereddüt hali yaşanması bugünkü sıkıntıların kaynağını oluşturdu. Bikere Türkiye Osmanlıdan devr aldığı dış borcu yüklenirken onu bir baba kabul ettiğine iyi bir işaretken Osmanlı devlet geleneğinin tarihi kodlarını inkâra kalkışması da bir o kadar kötüye gidişatın bir işaretiydi. Tabii bu büyük bir hataydı.  Sonradan anlaşıldı ki, kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, tarihi kodlar reddedilse bile Osmanlının torunlarıyız gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Ne var ki uzun bir süredir diplomaside masanın dışında kalmamız tarihi tecrübelerden kopmamızdan kaynaklanan bir durumdur. Neyse ki bugün diplomatik başarının masanın başında bulunmakla gerçekleşeceğini fark ettik, dahası ceddin babamızı hatırlayıp taşın altına elimizi koymayı yeniden keşfettik. Dünyada ki hızlı gelişmeler, hızlı dönüşümler bizi bu koridora kendiliğinden sürükledi bile. Artık sadece evimizin önü değil komşu bahçemizin durumu da bizi ilgilendirir anlayışı egemendir. Donuk kalmak bir yere kadarmış meğer. 

      İÇ GÜVENLİK KAYGISI

      Tek tip insan yetiştirmek, herkese aynı elbise giydirmek ve kültürü basitleştirmek uygulamaları tercih hatasıydı aslında. Sonradan anlaşıldı ki; tek düze uygulamalar içte sıkıntılar doğuruyor. Nasıl doğurmasın ki; geçmişte Şeyh Said?in şahsında simgeleşen Kürt olayı, Risaleyi Nur talebelerine uygulanan sıkı takip politikaları ve Türkçülere uygulanan tabutluk işkenceleri, 12 Eylül öncesi ülkücü ve devrimci refleksin tırmandırılması bunun en tipik misalleridirler. Üstelik Ankara, İstanbul gibi kültürleşemeyip siyasileştikçe her on yılda bir halk iradesi kesintiye uğruyordu. Her demokratik kesintinin ardından halk kendine yakın olanı iktidar yapıp tepkisini ortaya koysa da tek tip üniforma giydirme dayatmaları hız kesmiyordu. Birilerince habire bildik senaryolar servis edilip zaman zaman psikolojik hareketler tazelenerek ülkemizin yarınları karartılmak istense de gerek askeri vesayet simgesi 28 Şubat post-modern darbe, gerekse 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin Başkanlık sistemiyle yerle bir olacağını, yani 16 Nisan?la birlikte tarihin çöplüğüne gömüleceklerin işaretini almış olduk

        Bu arada bir başka mesele de;  kurtuluş savaşı mitinin canlı tutulmaya çalışılma hadisesidir. Galiba bu durum yılların birikmiş korkunun eseri olsa gerek, ikide bir her yıl kurtuluş günleri düzenleme ihtiyacını hissediyoruz. Ebette ki adı üzerinde Milli Mücadele, yani kurtuluş mücadelemiz, ancak garip bir korku hali mi desek, yoksa gereksiz endişe haline kapılmak mı desek bilinmez ama kurtuluş bayramlarını kutlamayı rutin hale getirmişiz. Oysa bu tür kutlamalarla durduk yere halkımıza her defasında korku hali salıyoruz.  Bakın,  Fransa ve Paris iki kez işgale uğramış, ama hiçbir Fransız kalkıp da kurtuluş günü yâd etmez. Biz ise bu güne kadar iç ve dış güvenlik dürtüleriyle kurtuluş törenleri düzenlemeyi hüner sanmışız. Hiç olmazsa bari kurtuluş değil de diriliş desek daha bir mana yüklemiş olurduk. İlginçtir Mareşal Fevzi Çakmak?a ulaşımla ilgili yol yapılması teklifi sunulduğunda,  bakın ne demiş: ?Ulaşım geldiğinde güvenliğimiz tehlikeye girer.?

         İşte sergilenen bu tavır sadece Paşanın şahsına münhasır değildi elbet, yaşanan korkuların tipik özetiydi sadece. Kaldı ki dünyanın hiçbir yerinde mantıken Zırhlı Birlikler içte konuşlandırılmaz. Bizim uçbeylerimizin adı ister tank birlikleri olsun, isterse mekanize ve motorize kuvvetler olsun hepsi sınır boylarındaydı, niye? Çünkü adı üzerinde uç kuvvetler, iç emniyeti almak için düşünülmüş bir uygulamadır. Allah aşkına şimdi soruyoruz; Ankara uç bir yer mi ki Zırhlı Birlikleri uç noktalardan orta sahaya alınmış. Tıpkı başkentimizi merkeze aldığımız garabete benzer bir mantık silsilesi sergilenmiş. Şaşmamak elde değil, belli ki iç tehdit duyarlılığı bu kararın alınmasında en önemli etken unsur olmuş. Meğer bir zamanlar kırmızıçizgilerimiz diye dillendirilen şey içte halka ayar çekmekmiş. Hal vaziyet böyle olunca dışa karşı pasif bir devlet görünümü verdik. Kelimenin tam anlamıyla içe karşı sert, dışa karşı esnek ve barışçıl görünmek temel politika addedilmiş. Derken bu tutum halkla devlet arasında güven duygusunu aşındırmaya yetmiştir.

           ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE DÖNÜŞÜM YAŞAMADI

          Ankara Ankara olalı Atatürk Menderes, Özal ve Tayyip Erdoğan'la devam eden böylesi diplomasi atağını yaşamamıştı hiç. Atatürk bir bakıyorsun Hatay?ı topraklarımıza katıyor, bir bakıyorsun Montrö Boğazlar meselesine el atıyor,  yine bir bakıyorsun İngiltere ve Fransa?ya göz kırparaktan müttefik gibi gözüküp İtalya ve Almanya?ya karşı kendimizi güvence altına alıyordu. Ne var ki İnönü çizgisinde bunları görmek mümkün değildi, bu çizgide daha çok suya sabuna dokunmamak vardır. Menderes, Özal ve Tayyip Erdoğan yönetimleri İstanbul merkezli çizginin dışa açılan penceresi olurken, İnönü, kısmen Demirel, Mesut Yılmaz ve Ecevit iktidarları da Ankara merkezli içe kapanma adresinin ana hattını temsil eder. Malum, Özal?da bürokratik görevinde ayrılıp politikaya soyunduğunda milletçe kabul gördü görmesine ama, o da ancak Ankara?nın derin güçlerini aşabildiği ölçüde dönüşüm projelerini gerçekleştirebilmiştir. Nitekim Tayyip Erdoğan?ın zaman zaman Ankara?nın bürokratik engellemelerini aşamadığı serzenişinde bulunması bu durumu teyit ediyor. Belli ki bürokrasiye genellikle değişim siyaseti izleyenler takılıyor hep. Zira bürokratların pek çoğu gerçek hayattan gelmiş insanlar değildi. Dolayısıyla siyaset bürokratik yapıya bürünmek zorunda kalıp,  Ankara nefes alamaz oluyordu.  Madem 16 Nisan 2017 refarandumuyla Başkanlık modeline geçtik o halde Ankara bir an evvel bürokrasinin o sıkıcı ve boğucu havasından kurtulmak zorundadır. Şayet yarınlarımızı heba etmek istemiyorsak, buna mecburuz da.

          Eski Türkiye?de az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, derken ?Ankara?nın taşına bak gözlerimin yaşına bakar? diyerek teselli olmuşuz hep. Bazı aklı evvel kendini elit sanan güruh hala eskinin kara tren türküleriyle avuna dursun,  bu ülkenin gerçek sahipleri lafla değil icraatlarıyla Ankara-Konya ve Ankara-İstanbul arası hızlı tren hattıyla gönül bağını kuruyor artık. Hızlı tren İstanbul?u daha bir cazip hale getirmesi bir yana orta noktadaki Ankara?yı kendine yakın kılıyor da.  Şu bir gerçek Ankara yakınlaştıkça bizde yakınlaşıyoruz. Elbette ki bu sevindirici bir gelişmedir. Tabii bitmedi dahası var, şöyle ki;  Türkiye?yi bir uçtan diğer uca demir ağlarla örmekle kalmayıp denizin altını da üstünü de demir ağlarla, oto yollarla örüyoruz. Hele demir ağlar, havalimanlarıyla ve otoyollarla Avrupa?yı tarihi ipek yoluyla birleştirecek hat tamamladığımızda tarihle yüzleşmemiz çok daha çabuk ve farklı insan ilişkiler ağıyla buluşmamız çok daha kolay olacaktır. Anlaşılan o ki, kültür merkezli İstanbul ile siyasi ve ticari merkezli Ankara?nın gerçek manada buluşmasına şahit olacağına inancımız boşa çıkmayacaktır. Gelinen nokta itibariyle ümit varız. Derken bu ümitle ufkumuzu ötelere yelken açmış olacağız.

         Vakit kaybetmeden bir arada yaşamak için yeniden el ele gönül gönüle verip birliği tesis etmeli ki yeniden dirilişe geçebilelim. Hem ayrımcılıktan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Şayet Ankara silkinirse ya da asıl kaynağına dönüş yaparsa dünyanın özlediği o asıl barış rüzgârları o zaman doğabilir.  Çünkü bu ümidi her zaman milletçe sinemizde taşıyoruz.

         Velhasıl; Artık ayağa kalkma zamanı. Gün bugündür. O halde tarihi misyonumuz gereği 2023 Türkiye?sine tez yol almalı. 

           Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1078/ankara-ankara-olali-boyle-bas-olmamisti

Sizin Yorumunuz:

*
*

Diğer Yazılar

02.07.2020 Esma-ül Hüsna
25.06.2020 Kader-i İlahi
18.06.2020 İmtihan Hayatın Bir Gerçeği
11.06.2020 İçi Başka Dışı Başka
04.06.2020 Gel Kardeşim Bir Olalım
28.05.2020 Sıla-i Rahim
21.05.2020 Ey Yolcu! Yolculuk Nereye?
14.05.2020 Niyet Hayır Akibet Hayır
07.05.2020 Gönüllü Açlık
30.04.2020 Amel-i Salih
23.04.2020 Günahın merkezi nefis mi?
16.04.2020 Çay Kahve Bahane, Gönül İlla Sohbet İster
09.04.2020 Ab-ı Hayat Tasavvuf
03.04.2020 Gündüz Gazetesi'nin Aydınlık Yüzü: Aziz Bal
01.04.2020 Aşk-ı Bendi
25.03.2020 Sofinin Dünyası
18.03.2020 Rabıta-i Şerife
11.03.2020 Arayan Bulur
04.03.2020   Suriye Ve Şah-ı Hazne
26.02.2020 Her Zamanın Bir Gavs'ı Var
19.02.2020 Evliyaullah
12.02.2020 Hatme-İ Hacegân
05.02.2020 Ben Sana Bendim
29.01.2020 Ne Mutlu Murad Mürşit Bulana
22.01.2020 Mürşid Beyatı
15.01.2020 Bey'at
08.01.2020 Vesile Olmadan Vasıl Olunmaz
01.01.2020 Himmet
25.12.2019 Tasavvufi Âdâb
19.12.2019 Âdâb ve Usul
11.12.2019 Nigâh Dâşt
04.12.2019   BÂZ GEŞT
27.11.2019 Yâd Daşt
20.11.2019 Yâd Kerd
13.11.2019 Vukuf-i Kalbì ve Vukuf-i Adedì
06.11.2019 Nazar Ber Kadem
30.10.2019 Vukuf-İ Zamani Ve Huş Der Dem
23.10.2019 Sefer Der Vatan
16.10.2019 Halvet Der Encümen
09.10.2019 İlahi İdrak
02.10.2019 Denge Âlem
25.09.2019 İnsanlığın Kurtuluşu
18.09.2019 İnsan İnsanın Kurdu mu?
11.09.2019 Kendimizi Keşfetmek
04.09.2019 Nurani Letaifler İnsan Göğsünde Kodlu
28.08.2019 Özgürlük Meşalesi İnsan Ruhunda Gizli
21.08.2019 Kendini Arayan İnsan
14.08.2019 Kâlù Belâ?da Verilen Söz
07.08.2019 Yıldız Falı Ve Gayb?dan Haber Vermek
31.07.2019 Melek, Şeytan ve Cin
24.07.2019 Şeytan ve Cehennem
17.07.2019 Ölüm Kar Beyaz
10.07.2019 Dünya Evinden Mahşere
03.07.2019 Dünya Fani Ahiret Baki
26.06.2019 Son Nefeste Pişman Olsan Ne Olmasan Ne
19.06.2019 İman Hem Nur Hem Kuvvet
12.06.2019 Zikir, Fikir, Şükür
04.06.2019 Zikir En Güzel Sermaye
29.05.2019 Tevbe Candan Olmalı ki Nasuh Gerçekleşsin
22.05.2019 Hürriyetin İlk Kapısı Tevbe
15.05.2019 Mürşid Odur ki İrşad Ede
08.05.2019 İrşad Olunmadan İrşad Edilmez
01.05.2019 Asıl Dava Nefsi Islah Etmektir
24.04.2019 Allah için Yol Gösterenler
18.04.2019 Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
10.04.2019 Tarikat-ı Aliye
03.04.2019 Mehdi (r.a)
27.03.2019 Cemaat ve imamet
20.03.2019 Fitne katilden beterdir
12.03.2019 Bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli
06.03.2019 Bedduaya lanet, duaya davet
27.02.2019 Hizmet nimettir
20.02.2019 Şeyh O?dur ki yolun başından sonunu göre
13.02.2019 Ölmek için doğunuz
06.02.2019 Halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır
30.01.2019 Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı
23.01.2019 Sonsuz kaynak Silsile-i Şerife
16.01.2019 Has bahçenin gülleri
09.01.2019 Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim-el Hüseyni
01.01.2019 Menzil'deki ışık: Seyda
26.12.2018 Güneş balçıkla sıvanamaz
19.12.2018 Bediüzzaman?ın Seyda-i Nurşin tutkusu
12.12.2018 Hepimiz aynı kıbleye yönelmiş hizmetkârlarız
05.12.2018 Cahilin Abidi de Sofisi de hüsrandadır
28.11.2018 Ortak payda İslam?dır
21.11.2018 Ne mutlu kıymet bilene
14.11.2018 Bir şafak yürüyüşü
09.11.2018 Gül nesil evladın Sabr-ı Cemil metaneti
31.10.2018 Gönüller Sultanı Seyda
24.10.2018 Seyda Hazretleri'nin hayat serüveni
18.10.2018 Seyda (K.S)?ın anısına röportaj
10.10.2018 Minye?den Menzil?e
03.10.2018 İlimsiz tasavvuf asla!
26.09.2018 Zehirli şırınga suikasti
19.09.2018 Ayet ve slogan
12.09.2018 12 Eylül din mazlumu
06.09.2018 Selçuk Özdağ ve Yusufiye çilesi
30.08.2018 Namık Kemal Zeybek ve ülkü yolu
21.08.2018 Muhsin Başkan ve istişare
16.08.2018 Kop Tipisi ışığı Osman Okutmuş
09.08.2018 MHP ve ülkü yolu eğitimcisi Yılmaz Saka
02.08.2018 Biricik nur yüzlü kızım Merve Nur
26.07.2018 Hey gidi üniversite yılları
20.07.2018 Memleket hasreti
16.07.2018 Rüzgâr eken fırtına biçer
12.07.2018 Artık yeni Türkiye vakti
05.07.2018 Bunalımdan çıkış vakti
28.06.2018 İki kutuplu bakıştan çıkma vakti
21.06.2018 Popülizmi tarihe gömme vakti
14.06.2018 Çokluk içinde birlik vakti
06.06.2018 Vakit aşkın gözyaşı birlik vakti
30.05.2018 Ahmet Er ağabeyimizin gönül dünyası
24.05.2018 Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz
17.05.2018 Kürtlerin soy kütüğü
11.05.2018 Türk-kürt Rabia'yız
03.05.2018 Dünden bugüne balans ayarı
26.04.2018 Fanatizm mi, diriliş mi?
19.04.2018 Fundamentalizm ve FETÖ belası
12.04.2018 Etnosantrizm ve Narsizim Canavarı
06.04.2018 Gelin canlar bir olalım
29.03.2018 Canlı bomba tedhişçiligi
22.03.2018 Terörizm
15.03.2018 Şiddet
08.03.2018 Dünden bugüne provokasyonlar
02.03.2018 28 Şubat Postmodern Darbe ve İrtica
25.02.2018 Yusuf Yüzlüler
19.02.2018 Ülkü kervanı
12.02.2018 Ülkü yolu
04.02.2018 Îlay-ı Kelimetullah davası
28.01.2018 Zaferle Değil, Seferle Yükümlüyüz
21.01.2018 OSMANLI ÜLKÜSÜ
14.01.2018 ÜÇ TUĞ?LU HİLÂL
14.01.2018 Bir şafak yürüyüşü
07.01.2018 MİKRO NİZAM-I ÂLEM
01.01.2018 NİZAM-I ÂLEM?İN FİKRİ TEMELLERİ
27.12.2017 MEHMET AKİF ERSOY
24.12.2017 NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
17.12.2017 HZ. ALİ VE NİZAM-I ÂLEM
10.12.2017 NİZAM-I ÂLEM?E SOSYOLOJİK BAKIŞ
03.12.2017 ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
26.11.2017 İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE
19.11.2017 YERELLİKTEN NİZAM-I ÂLEME
12.11.2017 BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET?TEN NİZAM-I ÂLEM?E
05.11.2017 KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
27.10.2017 PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI
19.10.2017 BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ
15.10.2017 ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
08.10.2017 AYASOFYA
01.10.2017 AKŞEMSEDDİN VE FATİH
24.09.2017 HACI BAYRAM-I VELİ
17.09.2017 BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
10.09.2017 İMAM-I GAZALİ
03.09.2017 AHİ EVRAN VE AHİLİK
25.08.2017 HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ
18.08.2017 MEVLANA
11.08.2017 YUNUS EMRE
04.08.2017 SELÇUKLU?NUN DOĞUŞU
28.07.2017 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY
21.07.2017 ARSLAN YABGU
14.07.2017 SULTAN TUĞRUL BEY
08.07.2017 ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK
01.07.2017 SELÇUKLU?NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI
24.06.2017 MOĞOL KASIRGASI
19.06.2017 Fİ?LEYLETİ?L-KADR
10.06.2017 ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
07.06.2017 ÖLÜM BİR MİHRİBAN
30.05.2017 BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER
29.05.2017 FETİH RUHU
19.05.2017 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
12.05.2017 YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE
06.05.2017 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
28.04.2017 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN
22.04.2017 ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI
17.04.2017 BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL
08.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK İÇİN TABİİ Kİ ?EVET?
01.04.2017 BAŞBUĞ BAŞKANLIK
24.03.2017 MUHSİN BAŞKAN'IN SONSUZLUĞA YOLCULUĞU
21.03.2017 NEVRUZ VE HIDRELLEZ
18.03.2017 TÜRKLER VE İSLÂMİYET
11.03.2017 YAFES NESLİ: TÜRK
04.03.2017 İLK MÜSLÜMAN TÜRK HAKANI: SATUK BUĞRA HAN
25.02.2017 YALNIZ KURT
18.02.2017 KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
11.02.2017 ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
04.02.2017 ORTA ASYANIN IŞIK KANDİLİ ŞEHİRLER
27.01.2017 İKİ IŞIK KANDİLİ: İMAM-I RABBANİ VE ABDULHALİK-I GÜCDÜVÂNÎ
21.01.2017 ŞARKIN TÜRK HAKANI: TİMURLENK
14.01.2017 PÎR-İ TÜRKİSTAN
07.01.2017 AHMED YESEVÎ VE ALPERENLERİ
31.12.2016 AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!
24.12.2016 ATA YURT ORTA ASYA
17.12.2016 GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
10.12.2016 KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
02.12.2016 BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
27.11.2016 ZEMAHŞERÎ
20.11.2016 EBU NASR FARABİ
14.11.2016 BİRÛNİ
07.11.2016 ŞEYHÜ?R-REİS İBN-İ SİNA
30.10.2016 MATEMATİĞİN PİRİ CEBİR
24.10.2016 DİLDE FİKİRDE İŞTE BİRLİK-IV
17.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-III
13.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-II
09.10.2016 DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK-I
22.09.2016 ÖLÜRÜM TÜRKİYEM