İrfan Sönmez


YENİ BAKANLAR: APO'YLA BARIŞ MUHALEFETLE KAVGA:

Kötüyü ödüllendiren bir sistemle karşı karşıyayız.


Lafa gelince herkes" Kuran, emaneti ehline veriniz,diyor" diye nutuk atar. Fakat birçok kişi emanetten neyin kast edildiğinin şuurunda   değildir.

İçişleri ve Adalet bakanları değişti.

Emaneti ehline vermekten bahsedenlere sormak lazım; bu atamalarda gerçekten  ehliyet bir tercih sebebi olmuş mudur?

Daha haber internet sitelerine düşer düşmez, yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi'nin hafızlığı, Kuran okuduğu görüntüler servis edilmeye başlandı.Üstelik bu paylaşımları yapanlar arasında Profesör titrine kadar uzanmış isimler de vardı. Ehliyet anlayışları- hafızlıktan- ibaretti.

Hafızlıkla devlet yönetimi arasında hiç bir ilişki yoktur. Osmanlı sultanlarının büyüklerinden hiç biri hafız değildi, ama dünyaya hükmetmişlerdi. Bir camiye, Kuran kursuna eğitimci aradığınız zaman hafızlık bir tercih sebebi olabilir.Çünkü hafızlık o işin istediği bir meziyettir. Bir kişi yüce kitabımıza duyduğu sevgi ve muhabbetle hafız olabilir, saygı duyulur. Dindarlık da kişiseldir, bunun  hakkını veren kendi adına doğru bir iş yapmış olur.Kimse muaheze edemez.Bununla hafızlığa karşı olduğum sonucu çıkarılmamalıdır. Benim bir kardeşim de hafızdır.Şunu söylemek istiyorum: devlet yönetmenin aradığı vasıflar farklıdır.Yapılacak işin hakkını verecek eğitime, donanıma ve meziyetlere sahip olmak gerekir. Yani dalgalı bir denizde kaptanın dindarlığına değil, gemiyi limana çekecek bilgi ve beceriye sahip olup olmadığına  bakılır.

Eleştirim; bu yanlış liyakat anlayışınadır. Dinle ilişkiyi tek liyakat kriteri olarak tuttuğumuz müddetçe kötü yönetilmekten kurtulmamız mümkün değildir. 

Doğru ve işinin ehli insanlarla da bazen başarılı bir yönetim sergilenmeyebilir. Çünkü sistemin de doğru olması gerekir. Bir milletin tarihine, kültürüne, siyasi geleneklerine uygun olmayan bir sistem varsa, ehliyet tek başına işe yaramayabilir. Bugün içine düşülen sıkıntıların bir sebebi de; sistemle toplumun sosyolojisi ve siyasal kültürü arasındaki tenakuzdur. Tek adam sistemi,  bir efendi ve köleler rejimidir ve tarihi boyunca köle olmamış bu milletin genlerine terstir. Türk milleti kışla düzeni ile yönetilmeyi içine sindirecek bir millet değildir.

Diğer taraftan atamalarda, toplumsal kabulü en yüksek olan adayların tercih edilmesi gerekir. Bir parti veya kişinin iktidarda olması, her şeyin bir parti veya kişinin egosuna göre belirlemeyi haklı kılmaz.Milletin tamamına hitap edecek makamlarda, mümkün olduğu kadar milletin kahir ekseriyetinin memnuniyetini sağlamak hedeflenmelidir.Toplumsal hoşnutluğun çapını büyütmek  aslında iç cepheyi de güçlendirmektir.

Akın Gürlek tercihinde bunun gözetilmediği, hatta bir anlamda muhalefetin inadına bir siyasetin izlendiği görülüyor.Gürlek,Savcılığı boyunca bir hukukçudan çok muhalefetle mücadele etmeyi gaye edinen bir siyasetçi gibi davrandı. Hiç bir zaman bir hukuk adamı gibi durmadı. Ülkenin birinci partisine yönelik operasyonların bir parçası oldu. Atama, onun taraflılığını ve siyaseti adalete önceleyen kişiliğini teyit etti. Savcılığında adil ve tarafsız olamayan, bakanlığında da tarafsız ve adil olamaz. İstanbul Başsavcılığındaki tutum ve davranışlarından sonra ondan toplumun adalet duygusunu tatmin edecek bir  yönetim beklemek mümkün değil.  Oysa Osman Gazi tam yedi buçuk asır önce ne diyordu?:" Adam Hıristiyan'dı,ama haklıydı. Dinimiz,hak sahibinin dinini, inancını sormaz;kim olursa olsun hakkını teslim eder." Gürlek böyle bir yol izlemedi. Siyasi duruşu,  hukukçu duruşuna tercih etti. 

 Belli ki Erdoğan, bu iki atama ile önümüzdeki seçimlerin kadrosunu kuruyor. Kendine tekrar seçilme yolunu açmaya çalışırken öbür yanda toplumdaki çatlakları büyütüyor.

Apo'yla barışıp muhalefetle kavga, ülkeye de buna yol verenlere de hayır getirmez.Gürlek'in ataması sadece yanlış değil, toplumun en az yarısının hissiyatını hiçe saymaktır. Bu artık sadece adı kalmış adalete vurulmuş  son darbedir.