O, şiirleriyle; Ergenekon’dan Anadolu’ya kültür köprüleri kurmuş ve bizleri Altaylardan Tuna’ya, Ötüken’den Mekke’nin Tevhîd nûruna uzanan Türk Dünyası’nın ve “Gül” kokulu medeniyet ufkumuzun, nâmütenâhi güzellikleriyle buluşturmuştur. O, destanlarda çiçek açan mısralarıyla; gönül coğrafyamızın ruh hamurkârlarının îmanını, alperenlerin dillere destan kahramanlarını ve mübârek ecdadımızdan tevârüs ettiğimiz ihlâsın, ahlâkın, yiğitliğin, kahramanlığın, asâletin, fazîletin, cesâretin, merhametin, muhabbetin, vakarın, mütevâzılığın ve gönül erliğinin şâhikalaşmış örneklerini şiirleştirmiş ve bizlere unutulmaz güldesteler sunmuştur.
O, şiirlerinde; Türk’ün kadim tarihini ve millî hâfızasını kıta kıta gözümüzde canlandırmış, Oğuz Beylerinin akınlara gidişini coşku dolu ifâdeler ve çok güzel tasvirlerle anlatmıştır. O’nun her bir mısraı göğsümüzü kabartırken sevinç kat sayımızı kerrâten arttırmış, başımız daha bir dikleşirken göz bebeklerimizdeki gurur parıltılarını ışıl ışıl çoğaltmış ve kendimizi ya Kürşad’ı kırk çerisinden birisi olduğumuzun veya serhat boylarında dolaşan akıncı beyleriyle at koşturduğumuzun tarifsiz heyecanını yüreklerimizde hissettirmiştir. O, destanlarında; kimi zaman Harput’un fethinde Balak (Belek) Gâzî’yle sırt sırta cenk etmenin hazzını soluklatmış, kimi zaman Ulubatlı Hasan’la İstanbul surlarına Üç Hilâlli Sancağımızı dikmenin onurunu yaşatmış, kimi zaman da Genç Osman’la Bağdat’ın kapılarını açmanın gururunu hayâlhânemizde ölümsüzleştirmiştir.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu; kimi zaman Mete Han’ın kurultayından, Bilge Kağan’la Orhun Yazıtlarından; kimi zaman Abdulkerim Satuk Buğra Han’ın mübârek fermanından, Tuğrul ve Çağrı Beylerin kahramanlığından, Sultan Alparslan’la Malazgirt Meydanı’ndan; kimi zaman Deviş Gâzîlerin gönül fütühatından, Ertuğrul Gâzî’nin nasihatinden, Şeyh Edebalı’nın belâgatinden; kimi zaman Söğüt Bacılarının duâsından, Osman Bey’in rüyâsından, “Dağ yürekli savaş erleri ve derya yürekli irfan erleri”[1] olan alperenlerin “Gül” kokulu sevdâsından; kimi zaman Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul kuşatmasından, Sütçü İmam’ın Maraş’ta istiklâl şafağını başlatmasından, Gâzî Paşa’nın Millî Mücâdele Destanı’ndan,… seslenmiştir.
Kalemiyle destanlaşan şâirimizin şiirleriyle; kimi zaman Ergenekon’da, Altay Dağları’nda, Ötüken’de, Semerkant’ta, Buhara’da, Kaşgar’da, Câber’de, Tuna’da, Budin’de, Plevne’de, Söğüt’te, Bilecik’te, Edirne’de, Bursa’da, İstanbul’da, Çanakkale’de Erzurum’da, Palandöken’de, Harput’a, Erciyes’te, Maraş’ta, Mohaç’ta, Kerkük’te, Kırım’da Afganistan’da, Doğu Türkistan’ın Bala Canlarında kendinizi bulursunuz. Kimi zaman Gül Medeniyetinin Başkentine gider, Kâniatın Solmayan Gülü’nün “Hicret” şafağını yâd eder ve “Gök kanatlı Cebrâil’in Hz. Muhammed’in katına yetmesini ve Ulu Tanrı’nın gönderdiği bildiriyi Yüce Peygambere iletmesini”[2] okursunuz. Kimi zaman Baykal Gölü’nün, Orhun Nehri’nin, Selenge Irmağı’nın, Tuna’nın, Fırat’ın, Kızılırmak’ın, Sakarya’nın sularında çağlar, kimi zaman Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî’nin, Mevlânâ’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bayram’ın Hacı Bektaş’ın, Âhi Evran’ın, Ak Şemdeddin’in,… rahle-i tedrisine oturur; kimi zaman mum ışığında Çaydaçıra söyler, kimi zaman Asker Mektupları okur, kimi zaman da Ârif Nihat Asya’nın, Âşık Veysel’in, Necip Fâzıl’ın, Dündar Taşer’in, Erol Güngör’ün, İlbeylerin, Gülbeylerin,… sagusunu dinlersiniz.
O; destanlarımızı şiirleştirirken bizleri yaşadığı devrin dışına çıkarır ve okurlarına tayy-i zaman ve tayy-i mekân yaşatırken; bâzen Göktürkleri, Karahanlıları, Selçukluları, Osmanlıları dizelerinde resm-i geçit yaptırır, bâzen Kür Şad ihtilalinde Kara Ozan, bâzen Niğbolu önlerinde Yıldırım Beyazıt Han, bâzen de İstanbul’un fethinde Fâtih Sultan Mehmet Han olursunuz. Bâzen Anadolu’ya ilk akınları yapıp fetihler gerçekleştiren yiğit Türkmen başbuğları Afşin Beyle, Kutalmışoğlu Süleyman Şahla, Artuk Beyle… kılıç sallar; bâzen de Âhi Mesud, bâzen Sütçü İmam, bâzen Kerkük’te kavim-kardaş, Balkanlarda Evlâd-ı Fâtihan, Doğu Türkistan’da Gök Bayraklı Bala Can,… olur ve onlarla nice güzellikleri ve hüzünleri birlikte yaşarsınız…
O; hicret ettiği zamana ve mekâna sizleri götürdüğü gibi, kaleme aldığı destanların geçtiği dönemde kullanılan terimler, tâbirler, ıstılahlarla birlikte mahallî ve arkaik kelimeler de yer vermiş ve o coğrafyadaki lehçeleri, şiveleri ve dil hususiyetlerini de -aşağıdaki örnekte olduğu gibi- şiirlerine aksettirmiştir.
“Gönümdeki od sönmez aksa da kanım,
Hakk’a ve hürriyete vardır îmanım.
Ezelden beri Türk’üm ve Müslümanım
. . .
Türk’üm! Cümle cihanda ünüm âşikâr
Türk’üm ve Müslümanım! Dinim âşikâr
Düşmanlarıma karşı kinim âşikârdır
Pinhan emez!..
Turfan Türkistan’ımın cennet bağıdır
Hoten ceylanlarımın baş otağıdır
O dağlarımın adı Tanrıdağı’dır
Ti-en-şan emez!..”[5]
O; bu şiirindeki “Ezelden beri Türk’üm ve Müslümanım” demesiyle, Gök Tanrı inancının lügat anlamından çok ötesindeki rûhî bir mânâyla buluşturmuş ve İslamiyet’ten önceki Türklerin hayatındaki Gök Tanrı inancının da hanif bir karakter arz ettiğine ve Tevhîdî bir idrâk ve îman olduğuna telmihte bulunmuştur. O, Türk milletinin; “Tek Tanrı” inancını, hayata bakışını ve tefekkürünü bütün yönleriyle anlatmış, “Allah katındaki Son İlâhî Din”le[6] müşerref olması sonucu İslâm îmanıyla Türk rûhunun vuslatının gönüllü olarak gerçekleştiğini ve o günden bugüne Türk-İslâm tefekkürünün her şeyin üstünde bir mîzan oluşturduğunu ecdâmızdaki hanif anlayışın Hunlarda ve Göktürklerde de vârolduğunu şu mısralarla ifâde etmiştir:
“Tuğ budur, tef budu, zil budur.
Elli bin kabzada el budur…
Mete’den Mehmed’e yol budur,
Tanrı Tek… Tanrı Tek… Tanrı Tek…”[7]
O, “Gökkubbeyi çadır, güneşi tuğ bilen” bir anlayışla Altaylardan kopan bir çığ gibi akan mısrâlarla; Oğuz Kağan otağından Abdulkerim Satuk Buğra Han’ın sevdâ ufkuna ilerlemiş, İ’lâ-yı Kelîmetullah için Nîzâm-ı Âlem Dâvâsını gerçekleştirmek için Anadolu şafağında Malazgirt Fethi’yle yükselen elli bin zafer tuğunun ve İstanbul surlarını yer ile yeksân eyleyen “Şâhi” toplarının gök gürlemesini andıran ses ve söz alemdârı olmuştur…
Hâsılı kelâm Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu; mükemmel bir erbâb-ı kalem olarak; tarihî destanlarımızı ruh dünyasında biçimlendirmiş, düşüncelerini nâzenin tasvir, edebî ifâdeler ve hayâl ufkuyla hemhâl eylemiş, millî hissiyâtımızı çok akıcı bir dil, korkusuz bir tavır ve Dâvûdî bir seslenişle dizelere dökmüş, manzum ve mensur tarzdaki şiir ve nesirleriyle gönül tellerimizi titretmiş, bütün bu özellikleri sebebiyle de ‘yalnız günümüzün değil başlangıçtan bugüne Türk edebiyatının yetiştirdiği en büyük destan şâiri’ unvânını anasının ak sütü gibi hak etmiştir.
* * *
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu; Son İlâhî Vahyi tebliğ için Âdemoğullarına semâvî sofralar kuran; çöle dönmüş gönülleri İslâm’ın cennet-âsâ güzellikleriyle buluşturan; “Gül Devri”nden çağlar ötesine Mâverâ’nın diriliş soluklarını taşıyan; her türlü üstünlüğe sâhip olmasına rağmen mü’minler arasında “insanlar içinde sıradan bir insan” gibi sâde ve fakirâne bir hayat yaşayan; kul ve resûl olarak emsâli bulunmayan; sîret ve sûret îtibâriyle eşi-benzeri olmayan; beşerî ve nebevî vasıfları hayâllere bile sığmayan; her hâli Esmâ-i İlâhîye’yi ve Sıfat-ı Sübhâniye’yi en mücellâ keyfiyetiyle yansıtan; her sâhada “en mükemmel” ve “en mükerrem” niteliklere, “en müstesnâ” ve “en müberrâ” güzelliklere, “en muazzez” ve “en mübârek” özelliklere, “en mütevâzı”ve “en müsâmahakâr” hasletlere, “en mümtaz” ve “en makbûl” meziyetlere sâhip olan “Âlemlere Rahmet olarak gönderilen”[8] Resuller Resûlü, Gül Mushaflı Sevdâmızın Sembolü, Kâinâtın Solmayan Gülü, Varlık Sebebimiz, İki Cihan Serverimiz, Sevgili Peygamberimiz Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz’in; Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i Münevvere’ye “Hicret”i hakkında da iki muhteşem şiir yazmıştır.
Hicret; on dört asır önce nübüvvetin 13. yılında “Kâfirler tarafından Mekke’den çıkartılan”[9]; bütün dünyaya Hakk’ı tebliğ edip adâleti hâkim kılmak, gönül çöllerini yeşertip İslâm’a yeni bir ivme kazandırmak ve Tevhid sancağını yükselterek insanlığı îman çağına ulaştırmak için; Yüce Rabbimizin izni ve inayetiyle yola çıkıp uçsuz bucaksız kızgın çölleri 13 günde aşan, “Yesrîb”i “Medîne-i Münevvere” yapan, dünya tarihinin en önemli dönüm noktasını oluşturan ve “yatay bir Mîr’ac”tır. “Hicret”; mü’minlerin îman ettikleri gibi yaşamak ve hayatlarıyla temsil edip, hâlleriyle tebliğ ettikleri İslâm ile insanları müşerref kılmak için mâllarını, mülklerini, yurtlarını, yuvalarını terk ederek, maddî servetlerini Mekke’de bırakıp, inandıkları değerleri yanlarında götürenlerin ve “Yesrib”i “Dâru’l-İslâm” hâline getirenlerin yazdığı “Gül” kokulu eşsiz bir destandır.
Hicret; İslâm güneşinin insanlık ufkunda bütün ihtişâmıyla parlayarak arzın dört bir yanını aydınlatması için Yesrib semâlarında irtifâ kazanmaya başlayan, umuda hayat katan ve hayatı umutlandıran, çölün yüreğinde mütebessim güller açtıran mukaddes bir yolculuktur.
O; “Peygamber ikliminden mahrem mânâlar fısıldayan”[10] bu kutsî yolculuğu îman, ihlas ve irfan dolu nûrânî tasvirlerle anlatmış ve Kâinatın Solmayan Gülü’ne duyduğu derûnî aşkı da mısrâ mısrâ yaşayarak “Hicret I ve II” başlıklı iki muazzam şiirle destanlaştırmıştır:
“Bir korku, bir telâş, bir zifirî gam
Kureyş beldesine indiği akşam
Küfrün en kudurgan, en bed vaktidir.
Delirir korkunun uykusuzluğu,
Kavurur geceyi kan susuzluğu…
Şirkin nübüvvete savlet vaktidir.
Mukaddes yataktan Murtaza kükrer!
Ağızlar bir karış, el-ayak titrer…
Bu an, yomsuzluğun hayret vaktidir.
Mekke sayıklarken bâtıl uykuda
En yüce dağların göbeği suda
Risâlet deryasının med vaktidir.
Kaç gün doğup battı, kaç ay dolundu…
Zaman gelip çattı ve emrolundu;
Kuvveden fille hicret vaktidir.
Güvercin yuvası, örümcek ağı…
Böyle şey gördün mü sen ey Sevr Dağı?
Hayretin yeri yok ibret vaktidir.
Has güller açarken çağın bağrında
İlâhî tecelli dağın bağrında
Yârla Yâr-i Gar’ın sohbet vaktidir.
Bir hadsiz sevincin Medine’sinden
Yükselen Allâhu Ekber sesinden
Belli ki, Tevhidin kudret vaktidir.
Binlerce göz yolda, gün, gece, şafak…
Bayraklar, bayraklar… Yeşil, kızıl- ak…
Belli ki, İslâm'ın devlet vaktidir.
Buyurdu Sâhibi, göklerin-yerin,
'Size gönderdiğim Son Peygamber'in
Bugün âlemlere rahmet vaktidir.”[11]
“Hicret”; sâdece bir mekân değişikliği değil, insanlığın hayat takviminde dönüm noktası olan büyük bir kıyâm, yeni bir başlangıç ve muazzam bir inkılâptır. “Hicret”; hayat suyunun kaynağı olan Mekke-i Mükerreme’den; îmâna susamış dudakları suya kandırabilmek ve risâlet ırmağının en mübârek pınarının Medîne-i Münevvere’den çağlayıp bütün insanlığa âb-ı hayat sunabilmesi için, İlâhî müsaadeyle yapılan mukaddes bir yolculuktur. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu; bu kutsî yolculuk sonrası Mekke’nin hâl-i pür melâlini de “Hicret -II” şiirinde şu müthiş ifâde etmiştir:
“Bir oymak meyledip zillete, züle
Bülbül olamadı açılan Gül’e…
Gül, etek toplayıp süzüldü çöle
Ve gitti şuur.
Artık ne el-Emîn var sokaklarda
Ne yâr var ne Yâr-ı Gar… sokaklarda
Haset ve gurur.
Bakışlar kin dolu, bakılan çirkin,
Yüzlerde izi var îmanı terkin,
Habâsetle büyümektedir şirkin
Beynindeki ur.
Mekke kıvranırken içinde ye’sin
Medine zevkinde ilahi sesin
Yeryüzü Fatiha, gökyüzü Yâ-sin,
Ay Sûre-i Nur.
Bir ufku kaplarken koyu melâmet
Bir ufukta her an hayra alâmet;
Bu ne ki daha bu küçük kıyâmet…
Bu birinci Sûr!” [12]
Dr. Mehmet GÜNEŞ
(Devam edecek)
[1] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, “Ağın”, Önsöz, Alperenler Destanı, 25
[2] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Destanlar Burcu, 230
[3] *Tungan: Çinli Müslüman
[4] *Emez: Değil
[5] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Reddiye, Destanlar Burcu, 135
[6] Âl-i İmrân, 3/19
[7] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Malazgirt Önlerinde, Destanlar Burcu, 257
[8] Enbiyâ, 21/107
[9] Tevbe, 9/40
[10] Necip Fâzıl Kısakürek, İman ve İslâm Atlası, 151
[11] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Hicret-I, Destanlar Burcu, 27-28
[12] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Hicret-II, a.g.e., 29