Mustafa Toygar


NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU - III

DESTAN ŞİİRİMİZİN DOKUZ TUĞLU SERDÂRI


Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, destanlarını; Yavuz Sultan Selim edâsıyla, Köroğlusa sâdâsıyla ve Dadaloğlu nidâsıyla haykırmış, “Koç yiğitlerin harman olduğu, gök mızrakların orman olduğu, Tekbirlerin gönüllere derman olduğu, zaferlerin Tanrı’dan ferman olduğu” mekânları anlatırken de gönüllere meydan meydan yıldırımvârî şerâreler düşürmüştür:

            “Şu yeryüzü er meydanı
            Gönül sevmez her meydanı
            Yüreksize yorgan döşek,
            Koç yiğide ver meydanı. 

Başbuğlar tuğ kaldıranda,
Atlar dizgin dolduranda,
Malazgirt’te, Çaldıran’da,
Sakarya’da gör meydanı.

            . . . 

Tanrı Kut Mete Çağı’ndan,
Son Peygamber kucağından,
Hacı Bektaş ocağından,
Açık bize sır meydanı.

. . . 

Yer yüzünde kalsan da tek
Eğme boyun, öpme etek!
Çin Seddi’nden, Nemçe’ye dek
Yeni baştan sar meydanı.

Bak neler var dünlerinde
Acı, tatlı günlerinde…
Dumlupınar önlerinde
Mehmetçik’ten sor meydanı

 . . . 

Dön ardına bir bak hele
Hatırına neler gele…
Dar boğazda Çanakkale
Tarihin en zor meydanı![1] 

O, verdiği bir röportajda; geçmişte yaşansa da günümüzde millete yeni bir ruh ve heyecan verecek ve millî duyguları harekete geçirecek olan destanlarımız konusundaki düşüncelerini şu cümlelerle açıklamıştır: “Destan, milletin, en yüksek duygu, düşünce ve isteklerini ifade eden ve değişmez özelliği, kahramanlık olan eserlerdir. Bu konuda, bir İngiliz şairi şöyle diyor: Bir kahramanlık şiiri, şüphesiz ki, insan ruhunun başarabileceği en büyük eserdir. Aynı zamanda destan, millî şuuru dinç tutan, millî î dinamizmi yoğuran en büyük âmillerden biridir. Millî şuur olmadan, millî hiçbir şey yapılamayacağına göre, gençlerin şuurlarına, bilenmiş bir süngü parlaklığı ve keskinliği kazandırmak istedim. Destanda ibretler vardır; dünya görüşümüz vardır, acılarımız, mutluluklarımız vardır…[2]

Gerçekten de destanlar; inanç değerlerini, toplumsal hâfızayı ve mâşeri vicdânı oluşturan, millî rûhun ayakta kalmasını sağlayan ve yüreğinde kutsî ülküleri barındıran; Türklük aşk ve heyecanının, kültür ve medeniyet değerlerimizin ve millet olma bilincinin yeni nesillere intikal ettirilmesinde ve millî kimliğimizin inşâsında çok önemli görevler yapan eserlerdir. Destanlar, bir milletin tarihî varlığına, kültürüne, inançlarına, zaferlerine, üzüntülerine, sevinçlerine, hayâllerine, umutlarına, ideâllerine, kahramanlarına, dünyayı ve hayatı algılama biçimlerine, millet olma yolundaki gayretlerine ilişkin derin izler taşıyan, uzak geçmişimle günümüz ve geleceğimiz arasına kapılar açıp gönül köprüleri kurmuştur / kurmaktadır…Bu mevzuda o, Tercüman Gazetesi’ndeki bir yazısında ise; “Hiçbir şiir; Ulubatlı Hasan’ın Bizans surlarına bayrak dikmesi, Genç Osman’ın kelle koltukta “Allah Allah” diyerek Bağdat’a girmesi, Malazgirt’te Türk ordusunun kendisinden dört kat üstün düşman kuvvetlerine karşı zafer kazanması kadar güzel olamaz. Ben bunun için destana hayranım ve destan yazıyorum. Destan, insanın bir anlık duygulanması ile yazılabilecek bir şiir türü değildir. Geçmişe ait oldukları için araştırma gerektirir. Geniş bir dil ve tarih kültürü icap ettirir. Sabırlı ve çileli bir çalışma gerektirir. Bu yüzden, şairlerimiz, başlangıçta şiir yazmaya hevesleniyor fakat işin zorluğun anlayınca bırakıyorlar.[3] demiştir.

O; şiirin bir şeyler öğretmesi için yazıldığına inandığı için destanlarında lirik ve epik ifâdelerin yanında didaktik unsurlara da yer vermiş ve edebiyatımızda destânî şiire dâir silinmez izler bırakmıştır.   20. Asrın Dede Korkut’u, Firdevsî’nin “Şehnâme” ile Fars milletine yeniden can vermesi gibi o da yazdığı görkemli destanlarla; millî hafızamızda yaşaması gereken kahramanları ve kahramanlıkları, ruh mîmarlarımızın Türklük hamurunu İslâm mayasıyla yoğurarak gönül fethine çıkmasını şiir dilinin etkileyici hitabıyla buluşturmuş, millî ve mânevî değerlerimizin yüreklerde kök salması için gayret göstermiş ve bu amaçla kendine özgü şiir diliyle mehâbetli destanlar kaleme almıştır. 

O; Türk milletine sevdalı ve kâmil mânâda “yerli ve millî” bir şâir olup bütün ömrünü Türk destanlarını yazmaya adamış, şiirlerinde Türk tarihini “mâzi-hâl-istikbal” bütünlüğü içinde ele almış ve geçmişten ilham alarak geleceğe yürünmesi gerektiğini, kendi değerlerimize dönüşün ehemmiyetini ve millî kimliğimizle yeni ufuklara yönelmenin önemini “Uyan Ey Türk Oğlu” başlıklı uzun şiirinde çarpıcı dizelerle dile getirmiştir. Sevinç Çokum da onun destanları hakkında; “Bu şiirler; değerleri sarsılmış, kültür kıyımına, kimlik kaybına uğramış bir milleti uyandıran, şahlandıran ses olmuştur. değerlendirmesini yapmıştır.

“Er meydanlarından çekilir oldun 
Çorak iklimlere ekilir oldun 
Eğilmek bilmezdin bükülür oldun... 
Sürer mi bu gaflet; daha kaç sene? 
Uyan ey Türk uyan! Uyumak nene? 

                       . . . 

Köklerinden koptu okumuşların

Batıyı put yaptı okumuşların, 

Yaptığına taptı okumuşların…

Ey Türk! Kendine Dön! Yad, yaban nene

Kalk, doğrul yerinden, yürü, geç öne 

 . . .

Sen, Oğuz Ata'nın has milleti, sen! 
Sen, Son Peygamber’in has ümmeti, sen! 
O seni boğmadan, boğ zilleti sen!... 
Uyan! Ey Türk oğlu! Uyumak nene? 
Kalk, doğrul yerinden! Yürü, geç öne! 

. . .

Destanlar yazılır, şanına lâyık, 
Yine de erişmez ününe lâyık, 
Olursan soyuna, dinine lâyık... 
Geçer bu gafletin; sürmez çok sene, 
Uyan ey Türk oğlu! Uyumak nene?[4]

O, destan vâdilerinde; Türkçemizin, millî veznimizin ve estetiğimizin güzellikleriyle kanatlanan şiirleriyle hudutların çok ötesine şehbâl açtırmış, esir Türk illerinin istiklâline kavuşması ve Türk Birliği mefkûresi yolundaki düşüncelerini de boynu bükük cümlelerle değil, Dede Korkut lisanıyla ve koçaklama üslûbuyla dünyaya meydan okumuş, düşlerini ve düşüncelerini Kürşad’ca kıyâma durdurmuş ve mısraların yüreğine yıldırımlar düşürürcesine şu dizelerle haykırmıştır:

Yeryüzünde varsa bir tek soydaşım

Ezilmiş, tutsak… 

En son damarımda bir damla kanım

Kalıncaya dek

Vuruşacağım.

Kanımla sulanmış her karış toprak

Benim oluncaya dek vuruşacağım.”[5] 

O, şiirin ana unsurlarını oluşturan; vezin, kafiyeye ve redife; şekil, muhteva ve durak uyumuna; ritim, âhenk ve armoniye çok büyük önem vermiş, aynı mısra içinde belli sessizlerin tekrarlanması olan aliterasyon ve belli  seslilerin tekrarlanması olan asonansları yerli yerinde ve çok başarılı bir şekilde kullanmış, mehter nağmelerini tedâî ettiren müzikal harmoniyi mısrâlarına yansıtmış, dizelerdeki sanat değeri yüksek ifâdeler, tekrarlar ve vurgulamalarla dil ve üslup yönündeki edebî başarısını da taklit edilemeyen muhteşem şiirler yazarak ortaya koymuştur.

O, bu konudaki düşüncelerini; “Şiirde kafiye; vezinden ve şekilden daha esaslı bir ses unsurudur. O; musikî bestelerinde tekrarlayan sesler gibi şiirde de ahengi kafiye yapmaktadır ve Türk şiiri, kafiyeli söz söyleme sanatından doğmuştur.” diye ifâde etmiş ve “Şiirdeki kafiyeler ritmik bir unsur olarak fevkalâde bir görev üstlendikleri gibi, fikrin ve hayâlin derinleştirilip daha çarpıcı hâle gelmesinde de etkili rol oynamaktadır. [6] demiştir. 

O; tariflere sığmayan şiiriin târifini ve şâirin millet içindeki konumunu da; 

Şiir; dikenlikte lâleye benzer

Ne fıkraya ne makâleye benzer.

Şâir; vatan içre kaleye benzer

AT uşaklığında görmez kârını

Korur milletinin itibârını.” 

diye anlatmış, sehl-i mümteni tarzındaki dizelerle ve sıra dışı bir üslupla tasvir ve târif etmiştir. 

O, destanlarının kahir ekseriyetinde millî veznimiz olan hece ölçüsünü kullanmış, şiirlerini sâde ve akıcı bir Türkçeyle yazmış, az sayıdaki   aruz vezniyle kaleme aldığı manzûmelerini kitaplarına almamıştır.  O; Ârif Nihat Asya’yı örnek aldığı serbest şiiri “kuralsız ve başı boş şiir” olarak görmemiş, serbest vezinde kafiye, ritim ve ses uyumuna îtina göstermiş, güçlü şiir diliyle Türkçenin inceliklerini ve icaz kudretini de mısrâ mısrâ ortaya koymuştur… “Destanların Efendisi”; en fazla 7, 8, 11 ve 14 lü hece kalıplarıyla şiirler yazmış, 9, 10, 12 ve 15’li hece kalıplarını çok az tercih etmiş; şiirlerinde genellikle yarım, tam ve zengin kafiyeye yer vermiş, tunç ve cinaslı kafiye ise pek iltifat etmemiştir. 

Dr. Mehmet GÜNEŞ'in kaleminden

                                                                                        (Devam edecek)

 


 

[1] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Ünlü Meydanlar Üstüne”, Destanlar Burcu, 209-211

[2] Şevket Bülent Yahnici, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Töre Dergisi, Sayı: 22, Mart 1973, 34-39.

[3] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Tercüman Gazetesi, 25 Kasım 1984.

[4] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Uyan Ey Türk Oğlu, Destanlar Burcu, 206-208

[5] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Reddiye, Destanlar Burcu, 134-135

[6] M. Mehdi Ergüzel, “Destan Şairi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ile Sohbet”, Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı: 175, Kasım 1985, 53.