İnsanlığın ne kadar süredir bu dünyada yaşadığı tartışmalı.
Bilim yüz binlerce yıldan söz eder; tarih ise bu uzun sürenin büyük bölümünün yıkımla, savaşla ve zulümle geçtiğini yazar.
Doğa felaketleri oldu.
Depremler, seller, kuraklıklar…
Devletler kuruldu, imparatorluklar yükseldi, sonra kan içinde çöktü.
Ama bütün bunların içinde, insanın insana yaptıkları hiçbir felaketle kıyaslanamadı.
Kendi yüzyılımızda, Avrupa’nın ortasında; milyonlarca insan yalnızca kimlikleri ve inançları nedeniyle sistematik biçimde öldürüldü.
Gaz odalarında.
Fırınlarda.
Çocuklar dâhil.
Bu, insanlık için bir kırılma anıydı.
Bir daha böyle bir şeyin yaşanmaması gerektiğini söylemiştik.
Hukukla, kurumlarla, insan haklarıyla kendimizi teminat altına aldığımızı sanmıştık.
Sonra Epstein dosyaları açıldı.
Okudukça insanın içi daralıyor.
Çünkü ortada ani bir sapkınlık, bireysel bir delilik yok.
Uzun yıllar boyunca bilinen, korunan, örtülen bir kötülük var.
Ve özellikle çocuklara yönelmiş bir kötülük bu.
Bu öyle bir vahşet ki, insanlığın yüzyıllardır anlattığı cehennem tasvirleri bile yetersiz kalıyor.
Dinlerin “en karanlık yer” diye tarif ettiği cehennemde dahi bir adalet fikri, bir ceza vaadi vardır.
Oysa burada ceza yoktur.
Burada hesap yoktur.
Burada yalnızca gücün koruduğu, sistemin sakladığı ve çocukların feda edildiği bir karanlık vardır.
Bu nedenle Epstein dosyası, Tanrı’nın cehenneminden bile daha soğuk bir kötülüğün adıdır.
İnsanı sarsan yalnızca suçun ağırlığı değil.
Suçun bu kadar rahat, bu kadar cezasız işlenebilmiş olması.
Devletlerin sustuğunu görüyoruz.
Yargının ağırlaştığını.
Medyanın seçerek konuştuğunu.
Bazı isimlerin dosyalardan sessizce silindiğini.
Tam da burada, Türkiye’de ve dünyada yaygın bir yanılgıya dikkat çekmek gerekiyor.
Bu tür suçlar gündeme geldiğinde, özellikle Türk kamuoyunda mesele hızla “Yahudiler” üzerinden okunuyor.
Oysa gerçek bu kadar basit değil; hatta bu yaklaşım gerçeği örtüyor.
Bu suçları işleyenlerin profillerine bakıldığında karşımıza tek bir din ya da tek bir inanç çıkmıyor.
Aksine; Yahudi, Hristiyan ve Müslüman kimliğine sahip, yani tek Tanrılı dinlere mensup olduklarını söyleyen insanlar görüyoruz.
Demek ki mesele din değil.
Mesele, dini ahlakın önüne koyan iktidar, dokunulmazlık ve cezasızlık düzenidir.
Altı milyon insan katledildiğinde, Holokost’tan sağ kurtulan yazar Elie Wiesel şu soruyu sormuştu:
“Tanrı neredeydi?”
Bugün aynı soruyu başka kelimelerle sormak gerekiyor:
İnsan neredeydi?
Vicdan neredeydi?
Bu kadar çocuğun sesi duyulurken herkes nasıl bu kadar sessiz kalabildi?
Yüzyıllardır din anlatıyoruz.
Bilim anlatıyoruz.
İlerleme, medeniyet, değerler diyoruz.
Ama çocukların korunamadığı, güçlülerin dosyalardan kaybolabildiği, hakikatin parça parça servis edildiği bir dünyada…
Bu kelimelerin hepsi içi boş kavramlara dönüşüyor.
Belki de sorun Tanrı’nın sessizliği değildir.
Belki de asıl sorun, insanın her çağda inancı bir kalkan gibi kullanıp kötülüğe gözlerini kapatmasıdır.
Epstein dosyası kapanabilir.
İsimler unutulabilir.
Ama bu utanç, insanlığın siciline çoktan yazılmıştır.
Kalın sağlıcakla
Köln – 08 Şubat 2026
