Rubil Gökdemir


DOGMATİZM ÜZERİNE AFORİZMALAR!

Dindar Dogmatikler mi, Seküler Dogmatikler mi?


Dindar Dogmatikler mi, Seküler Dogmatikler mi?                                                                                                                                      Masumiyet Üzerine Provokatif Bir Soru...

“Bence dindar dogmatikler, seküler dogmatiklerden daha masumdur. Çünkü hiç değilse onların ‘aşkınlığa’ dayalı bir varsayımları vardır…”

Bu cümle ilk bakışta rahatsız edici. Hele ki modern Türkiye’nin kültürel ve siyasal fay hatlarını düşündüğümüzde, adeta mayınlı bir alana basmak gibi. Ama belki de tam da bu yüzden tartışmaya değer.

Önce kavramları berraklaştıralım: Dogmatizm, sorgulamayı askıya alan zihinsel kapanmadır. Dindar da olabilir, seküler de. İnanç alanında olduğu kadar ideoloji alanında da karşımıza çıkar. Yani mesele “neye inandığın” değil, “nasıl inandığın”dır.

Fakat burada provokatif olan nokta şu: Dindar dogmatik, iddiasını aşkın bir referansa yaslar. Tanrı’ya, vahye, kutsala. Kendi aklını nihai ölçü ilan etmez. Yanılıyor olabilir, ama en azından teorik olarak kendisinden daha büyük bir hakikate teslim olduğunu söyler.

Seküler dogmatik ise çoğu zaman kendi aklını, ideolojisini ya da tarihsel anlatısını nihai ölçü haline getirir. “Bilim böyle diyor”, “ilerleme bunu gerektiriyor”, "marksizm bilimseldir", “çağdaşlık, ilericilik budur” diyerek bir tür dünyevi mutlakiyet üretir. Kutsalı reddederken, kendi önerdiği dünyevi kavramları kutsallaştırır.

İşte tartışmanın kalbi burada atıyor.

Aşkınlık mı, dünyevilik mi?

Friedrich Nietzsche “Tanrı öldü” dediğinde aslında sadece teolojik bir önermede bulunmuyordu. O, Batı’nın metafizik dayanaklarını kaybettiğini söylüyordu. Tanrı’nın ölümü, aynı zamanda insanın kendi değerlerini üretme zorunluluğu demekti.

Ama Nietzsche’nin korkusu şuydu: Tanrı’yı öldüren insan, yerine ne koyacaktı?

yüzyıl bize bir cevap verdi. Tanrı’nın yerine ulus, sınıf, ırk, devrim, ilerleme, bilim konuldu. Ve bu yeni “seküler kutsallar” adına milyonlarca insan öldü. Joseph Stalin, Mao Zedong ve Adolf Hitler dindar değildi. Ama dogmatikti. Ve aşkınlığa değil, dünyevi bir mutlak hakikat iddiasına yaslanıyorlardı.

Burada iddia şu: Aşkın referans, insanın kendisini sınırlamasını mümkün kılar. “Ben yanılabilirim; hakikat benden büyüktür” diyebilme ihtimali vardır. Seküler dogmatizmde ise insan çoğu zaman kendi aklını Tanrılaştırır.

Elbette bu her dindar için geçerli değil. Tarih, Tanrı adına işlenen zulümlerle de dolu. Ama dikkat edelim: O zulümlerde bile referans noktası insanın kendisi değil, “Tanrı’nın iradesi” olarak sunulan bir üst otoriteydi. Yani en azından teorik düzlemde, insan kendi sınırını kabul ediyordu.

Türkiye’nin Aynası

Türkiye’de bu tartışma soyut değil; canlı ve güncel.

Bir dönem seküler dogmatizm, devlet eliyle norm üretirken; bugün dindar dogmatizmin kamusal alanda daha baskın olduğu iddiaları var. Dün “çağdaşlık” mutlak bir ölçüydü, bugün “yerli ve milli değerler” benzer bir mutlakiyetle savunulabiliyor.

Asıl sorun şu: Taraflar birbirini dogmatizmle suçlarken, kendi dogmalarını görmezden geliyor.

Eğer seküler kesim kendi dünya görüşünü sorgulanamaz bir medeniyet standardı olarak dayatıyorsa, bu da bir dogmatizmdir. Eğer dindar kesim kendi yorumunu ilahi hakikatin tek temsilcisi olarak sunuyorsa, bu da dogmatizmdir.

Masumiyet tartışması tam burada anlam kazanıyor.

Dindar dogmatiğin masumiyeti, iddiasının doğruluğundan değil, kendisini aşkın bir otoriteye tabi kıldığını söylemesinden gelir. Seküler dogmatik ise çoğu zaman kendisini nihai hakem konumuna yerleştirir. İtirazın odağı burasıdır.

Asıl Tehlike

Belki de en büyük tehlike, aşkınlığı reddedip yine de mutlak hakikat iddiasında bulunmaktır.

Çünkü Tanrı adına konuşan birine “Yanılıyorsun” dediğinizde, en azından teorik olarak “Tanrı daha büyüktür” diyerek geri çekilme ihtimali vardır. Ama kendi aklını mutlaklaştıran birine ne diyeceksiniz? Hangi üst ölçüye başvuracaksınız?

Modern çağın krizi tam da bu değil mi?

Aşkınlığın kaybı, özgürlüğü artırmadı; yeni mutlakiyetler üretti. İdeolojiler, kimlikler, kültürel kodlar kutsallaştı. Ve herkes kendi dogmasını “rasyonellik” etiketiyle sunmaya başladı.

Sonuç Yerine

Belki mesele dindar mı seküler mi olduğu değil.

Mesele, insanın kendisini ne kadar sınırlayabildiği.

Eğer bir dünya görüşü insana “Hakikat senden büyüktür” diyorsa, orada en azından teorik bir tevazu imkânı vardır. Ama “Hakikat benim elimde” diyorsa, ister dini ister seküler olsun, tehlike başlar.

Dolayısıyla tartışmayı şöyle çevirebiliriz:

Aşkınlığa inanan dogmatik mi daha tehlikelidir, yoksa aşkınlığı reddedip kendi aklını aşkınlaştıran mı?

Belki de asıl ihtiyaç, hem dindarın hem sekülerin ortak bir cümlede buluşabilmesidir:

“Yanılıyor olabilirim.”

Eğer bu cümle ortadan kaybolursa, geriye sadece dogmalar ve dogmatizm kalır.                                          

                                                     Rubil GÖKDEMİR                                                                                                                                                                                     Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü